1- Andolsun! bürüdüğü zaman geceye,
2- Açıldığı zaman gündüze,
3- Erkeği ve dişiyi yaratana (yemin olsun ki)
4- Şüphesiz sizin çalışmalarınız dağınıktır.
Mekke'de nazil olan ayetler ve cümleler kısa kısadır. Yani anlamı insanların gönüllerine yerleştirebilmek için cümleler kısa tutulmuştur. Mekke insanı ilk defa Kur'ân'la muhatap oluyor. Allah (c.c) de, karşı tarafa mesajını yanlışsız, eksiksiz ulaşması için cümleleri kısa tutmuştur.
Bu ayetlerde, bir mâna güzelliği var, bir de lafız güzelliği var. Lafızla mana güzelliğinin birbirine uyumu, çiçeğin yapraklarıyla birbirine uyumu gibidir. Çekirdek de kabukla içindekinin birbirine uyumu gibidir.
İman edenler bir çok zorluğa katlanarak iman ediyorlar. Candan olmak, maldan olmak, makam ve mevkiden olmak var işin ucunda. İşte Hz. Ebu Bekir, işte Bilal Habeşi ve diğerleri
Karanlık devam etmez. Her gecenin bir sabahı vardır. Allah (c.c) inşirah suresinde; "Her zorluğun bir kolayı var" buyurmuştur.
Hiçbir zaman önünüze çıkan engelleri gözünüzde büyütmeyiniz. Bilinizki, her zehirin olduğu yerde panzehiri de vardır. Yılanlı vadilere girecek olsanız bile o vadide yılanların zehirini yok edecek kadar panzehiri Allah (c.c) orada yaratmıştır. Bunu kesinlikle bilelim.
Her karanlık gecenin mutlaka bir sabahının olduğunu gözlerimizle görüp durduğumuz gibi, kafirlerin de her zulmününde mutlak surette birgün sona ereceğini, hatta o sona erişle beraber büyük bir ferahlığın ve mutluluğun da olacağına işaret eder Rabbim.
Gecenin karanlığına yemin ettikten sonra gündüzün aydınlığına yemin ediyor Allah (c.c). Küfrün karabulutları güneşin ışığıyla aydınlığa dönüşüveriyor. Gecenin karanlığı gidip gündüzün aydınlığının geldiği gibi küfrün de karanlığı gidecek imanın aydınlığı gelecektir.
Biz ışığımızı güçlendirmeye, İslama yönelmeye, Kur'ân ayetlerinden güç almaya, ışığımızı kuvvetlendirmeye, fitilimizi yalnız Kur'ân ve sünnetten ateşlemeye gayret edeceğiz. Başkalarının küfründen ışık almaya çalışmayacağız. Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: "Müşriklerin ışığıyla ışıklanmayınız." Yani onların görüşleriyle yolunuzu aydınlatmaya kalkmayınız, onların fikirleriyle dünyanızı yönlendirmeye çalışmayınız diyor Peygamberimiz.
Biz, Allah (c.c)'ın bize bildirdikleriyle dünyamızı algılamaya, dünyamızı Kur'ân ayetleriyle yorumlamaya, gayret edeceğiz.
İnsan olarak erkeği de, dişiyi de yaratan O'dur. Erkeğe ve kadına uygun gelecek ve onların hayatını düzeltecek ve onların ruhi yapılarıyla uyum sağlayacak ayetleri de indiren Allah (c.c)'dir.
"Herkesin işinin ayrı ayrı olduğunu" da ifade ediyor Allah (c.c). Erkeğin kendi bünyesine uygun işleri, kadının kendi bünyesine uygun işleri vardır. Allah (c.c) şunu istemektedir. Gerek erkek ve gerekse kadın herkes, yaratılışı doğrultusunda Allah'ın kendilerine verdiği emir ve yasakları yerine getirsin.
Fıtratlarımızın farklı oluşları gibi amellerimiz de, işlerimiz de birbirinden farklıdır. Bu farklılık dünyayı güzelleştirmektedir.
5- Amma kim verir ve sakınırsa,
"Veren" derken herşeyimizi anlıyacağız. Cebimizdekini, kasamızdakini verirken gönlümüzde olanı da vereceğiz. Gönlümüzdeki, dünyada bitmeyen, yetişmeyen Allah kelamını insanlara vereceğiz.
Nasıl ki, bedenimiz topraktan geldiği için gıdasıda topraktan geliyor. Ama ruhumuz topraktan gelmemiş, Rabbimizden gelmiş, onun gıdası da Rabbimizden geliyor.
O, gıda olarak bir zamanlar Tevrat'ı indirmiş, Zebur'u indirmiş, İncil'i indirmiş ve kıyamete kadar gelecek olan insanlar da ruhi gıdalarını alsınlar diye Kur'ân-ı Kerim'i indirmiştir.
6- Güzeli (sözü) tasdik ederse,
7- Biz en kolay olanı ona kolaylaştıracağız.
Müslümanlar daha ilk yıllarda en güzel kelimelerle eğitiliyorlar. Mü'min güzel olan herşeyi tasdik eder ve doğrular. Yürekten o güzele destek verir. Neyin güzeli? Sözün güzeli, özün güzeli, eşyanın güzel taraflarını görmek ve onu tasdik etmek, her şeyin güzel olmasını istemek.
En güzel söz, bütün sözleri yaratan Allah'ın sözüdür. Bir başka surede mü'min anlatılırken; "müslümanlar her sözü duyarlar en güzeline uyarlar." diyor Allah (c.c). En güzel söz de, Allah'ın sözüdür. Biz en güzel söze kulak vereceğiz.
8- Amma kim cimrilik yapar (kendini) yeterli bulursa,
9- Güzeli (sözü) yalanlarsa,
10- Biz ona zora düşmesini kolaylaştıracağız.
Mü'minin üç özelliğine karşı, kafirin de üç özelliği veriliyor bu üç ayet-i kerimede.
-Mü'min verendir, kafir vermeyendir.
-Mü'min Allah'tan sakınandır, kendisini her an Allah'a muhtaç kabul eden ve O'ndan hep yardım isteyendir, kafir ise Allah'a başkaldıran, "benim Allah'a ihtiyacım yok" diyendir.
-Mü'min başta Allah'ın kitabı olmak üzere güzel olan her şeyi tasdik edendir, kafir de güzel olan her şeyi inkar edendir.
11- Yuvarlandığında malı onu kurtaramaz.
O ancak mal bekçiliği yapar. Mal bekçiliği ile ömrünü geçirir, dışarıya da hava atar zenginim diye. Bir gün ölüverdiğinde ve çukura düşüverdiğinde malı da ona hiçbir fayda vermez.
Trilyonlar kazanıyor ama dışarıya hiçbir faydası olmuyor, ömrü malını beklemekle geçiyor ve bir gün kefensiz de bu dünyadan gidiveriyor. Şansı olan bir kefenle gidiyor.
12- Şüphesiz bize düşen doğru yolu göstermektir.
13- Şüphesiz son da (ahiret) ön de (dünya) bize aittir.
Her şeyin evveli Allah, ahiri Allah, zahiri Allah, batını Allah. Ahiret de, dünya da Allah'a aittir.
14- Ben sizi alevlenen ateşle uyardım.
15- Oraya ancak şaki olan yaslanacak.
Allah (c.c) bir uyarıcı ile ahirette ateşin olduğunu ve yakıcı bulunduğunu Rabbim bize bildiriyor.
Eşkıyaların, eşkiyası oraya girecektir. Kimdir bu eşkiya? Allah'a başkaldıran adamdır.
Yani dağların tepesindeki eşkıyalar akla gelmesin. Kur'ân'ın ifadesiyle eşkiya; Allah'a iman etmeyen kişidir.
16- O ki yalanladı ve yüz çevirdi.
17- Muttaki olan o ateşden uzak tutulacak
Biz eşkiyanın karşısında olacağız. Allah'a inkara kalkışan, Peygamberi ve Kur'ân'ı yalanlayan ve insanların ona sırt dönmesine sebeb olan insanlar asıl eşkiyadır ve biz bunlara karşı olacağız.
Biz de bunun karşısında "etka" olacağız. Yani üzerimize düşeni yapacağız.
18- O ki malını verir temizlenir.
Malımızı temizlemek için vereceğiz, kendimizi temizlemek için de malımızı dağıtacağız ve vereceğiz.
19- Hiçbir kimsenin, onun yanında karşılığı verilecek bir ni'meti yoktur.
Yaptığınız her işi yalnız ve yalınız Allah rızası için yapacaksınız. Filanın filanın gönlünü kazanıp gözüne gireyim diye iş yapmıyacaksınız. Yapılan bir iş hak için yapılacaktır. Zaten yapılandan, halk yararlanıyor.
20- Ancak yüce Rabbinin rızasını aramak için (verir).
21- Ve o yakında, muhakkak razı olacaktır.
Hz. Ebubekir (r.a.) müşriklerden Ümeyye b. Halefin kölesi olan, Bilali Habeşi'yi (r.a.) satın alıp hürriyetine kavuşturmuştu. Karşılıksız vermenin ne olduğunu bilmeyen o günün müşriğine de, bu günün müşriğine de anlatmak mümkin değil. Günümüzde bazı semtlerde, selam verdiğin bir adam, hayretle bakıp "nereden tanışıyoruz" diyecek kadar yabani, vahşi ve bedevi olmuştur.
Kan bağışı yaptıktan sonra hasta sahibinin verdiği parayı almayan mü'mini görünce hastanın sahibi soruyor; "öyle ise niçin verdin" diyor. Biz yakında Rabbimin rızasına kavuşacağımızı ümit ederek veriyoruz. Onlar ise haram yollardan geçinmeye çalışıyorlar.
29 Kasım 2009 Pazar
25 Kasım 2009 Çarşamba
Leyl (Gece) Suresi Meali
Giriş:
Kendinizi 1400 sene öncesine götürün. Mekke çöllerinin, ot bitme¬yen vadilerinde, güneşin altında kavrulmuş kayaların arasında, yalnız zemzem suyuyla ciğerlerin söndürüldüğü, gündüzleri 60 °C dereceye kadar varan güneşin sıcaklığı altında, kumların aleve dönüşmesi ve o ortam içerisinde hayat mücadelesi veren dünyanın en bedevi insanları.
Bunların arasından, Allah (c.c), bütün kâinata örnek olsun ve o gün¬den bu yana tüm insanları yönlendirsin, annenin ve babanın çocuğu sevdiği ve terbiye ettiği gibi değil! Daha ileri bir seviyede topyekûn in¬sanlığa yön versin ve onların dünyadaki hayatlarını cennete döndürsün, ahiretlerini de cennet eylesin diye ve de onlara kendilerinden bir örnek olsun için Peygamber Efendimiz (s.a.v)'ı gönderdiğini düşünün.
Efendimizin içinde bulunduğu şartların zorluğunu düşünün. İnsan öl¬dürmenin tavuk öldürmekten daha kolay olduğu, çocuğunu diri diri göm¬menin bir fazilet sayıldığı, insanların en değerlisinin, öldürdüğü adama göre hesap edildiği bir ortamda, Efendimiz (s.a.v)'in Peygamber olarak gönderiliyor. Ve bu insanlar eğitilecek. İlk önce ilk muhatap olunan in¬sanlar eğitilecek.
Kendimizi ve insanımızı o dönemin insanıyla mukayese ettiğimizde, o dönemin imansızıyla günümüz imansızının arasında düşünce açısın¬dan fark olmadığını görüyoruz. Her ne kadar deveden trene, gemiye ve uçağa geçilmiş ise de vasıtalar değişmiş ama düşünceler değişmemiştir.
Onun içindir ki, Allah'ın bu ayetleri 1400 sene öncesinin insanın gönlünü aydınlattığı gibi, günümüz insanın da gönlünü aydınlatıyor. Bundan 1000 sene sonra gelecek olan insanların da gönlünü aydınlat¬maya yetecektir.
İnsanların dış dünyası değişiyor, iç dünyasında ise küfür değişmiyor. Firavun'un küfrü ne ise, Nemrud'un küfrü ne ise Ham an’ın küfrü ne ise, şeytanın inkârı ve küfrü ne ise, günümüz imansızın da küfrü aynı şey¬dir. Bunlar aynı madendendir, aynı küftendir.
Allah (c.c) bu insanların gönüllerinde küf bağlamış olan, pas bağlamış olan kirlerini gidermek, iman eden insanların da gönül ufuklarını daha geniş tutmak üzere, ard arda surelerini indiriyor.
Leyi "gece" demektir. Bu sureden sonra nazil olan surelere baktığımızda şunu görüyoruz. Fecr Suresi, sonra Duha Süresi. Yani geceden sonra sabah, sabahtan sonra kuşluk.
Müslümanlar bir gece yaşıyorlar. Kâfirler müminlerin gönüllerine gi¬ren iman ışığım söndürmeye çalışıyorlar. Allah (c.c); "Onlar Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Allah, kâfirler istemese de nurunu ta¬mamlayacaktır." buyuruyor.
O dönemdeki Mekke müşrikleri müminlerin gönüllerindeki iman nu¬runu söndürmeye çalışıyorlar, fakat onların söndürmek için üflemeleri, daha çok alevlendirmiştir. Onlar üfledikçe İslâm’ın ışığı daha çok yayılmış ve dünyanın birçok ülkesine de sirayet etmiştir.
(Mahmut Toptaş)
Meal:
[Yeryüzünü] karanlığa boğan geceyi, ve aydınlığı yükselten gündüzü düşün!
Erkeğin ve dişinin yaratılışını düşün!
[Ey insanlar], gerçekte, siz çok çeşitli hedefler peşindesiniz!
Her kim [başkaları için] harcar ve Allah'a karşı sorumluluk bilinci taşırsa, ve nihaî güzelliğin/iyiliğin gerçekliğine inanırsa, işte onun için [nihaî] huzur ve rahatlığa giden yolu kolaylaştıracağız.
Cimrilik yapana ve kendi-kendine yeterli olduğunu zannedene, ve nihaî güzelliği/iyiliği yalanlayana gelince, onun için zorluğa ve sıkıntıya giden yolu kolaylaştırırız; bakalım [mezarına] girdiği zaman serveti onu koruyacak mı?
Bakın, hem öteki dünya, hem de [hayatınızın] bu ilk bölümü [üzerindeki hakimiyet] Bize aittir, ve Bize düşen doğru yolu göstermektir.
İşte, sizi alevler saçan ateşe karşı uyarıyorum; [öyle bir ateş ki] en onulmaz azgınlar dışında kimse girmez; hakikati yalanlayan ve [ondan] yüz çeviren (azgınlar).
Ama, Allah'a karşı sorumluluğunun bilincinde olanlar (ateşten) uzak kalacak: arınmak için servetini [başkalarına] harcayanlar, gördüğü bir iyiliğin karşılığı olarak değil, ama yalnızca yüce Rabbinin rızasını kazanmak için.
İşte böyleleri de, zamanı geldiğinde sevinci tadacaklar.
Kendinizi 1400 sene öncesine götürün. Mekke çöllerinin, ot bitme¬yen vadilerinde, güneşin altında kavrulmuş kayaların arasında, yalnız zemzem suyuyla ciğerlerin söndürüldüğü, gündüzleri 60 °C dereceye kadar varan güneşin sıcaklığı altında, kumların aleve dönüşmesi ve o ortam içerisinde hayat mücadelesi veren dünyanın en bedevi insanları.
Bunların arasından, Allah (c.c), bütün kâinata örnek olsun ve o gün¬den bu yana tüm insanları yönlendirsin, annenin ve babanın çocuğu sevdiği ve terbiye ettiği gibi değil! Daha ileri bir seviyede topyekûn in¬sanlığa yön versin ve onların dünyadaki hayatlarını cennete döndürsün, ahiretlerini de cennet eylesin diye ve de onlara kendilerinden bir örnek olsun için Peygamber Efendimiz (s.a.v)'ı gönderdiğini düşünün.
Efendimizin içinde bulunduğu şartların zorluğunu düşünün. İnsan öl¬dürmenin tavuk öldürmekten daha kolay olduğu, çocuğunu diri diri göm¬menin bir fazilet sayıldığı, insanların en değerlisinin, öldürdüğü adama göre hesap edildiği bir ortamda, Efendimiz (s.a.v)'in Peygamber olarak gönderiliyor. Ve bu insanlar eğitilecek. İlk önce ilk muhatap olunan in¬sanlar eğitilecek.
Kendimizi ve insanımızı o dönemin insanıyla mukayese ettiğimizde, o dönemin imansızıyla günümüz imansızının arasında düşünce açısın¬dan fark olmadığını görüyoruz. Her ne kadar deveden trene, gemiye ve uçağa geçilmiş ise de vasıtalar değişmiş ama düşünceler değişmemiştir.
Onun içindir ki, Allah'ın bu ayetleri 1400 sene öncesinin insanın gönlünü aydınlattığı gibi, günümüz insanın da gönlünü aydınlatıyor. Bundan 1000 sene sonra gelecek olan insanların da gönlünü aydınlat¬maya yetecektir.
İnsanların dış dünyası değişiyor, iç dünyasında ise küfür değişmiyor. Firavun'un küfrü ne ise, Nemrud'un küfrü ne ise Ham an’ın küfrü ne ise, şeytanın inkârı ve küfrü ne ise, günümüz imansızın da küfrü aynı şey¬dir. Bunlar aynı madendendir, aynı küftendir.
Allah (c.c) bu insanların gönüllerinde küf bağlamış olan, pas bağlamış olan kirlerini gidermek, iman eden insanların da gönül ufuklarını daha geniş tutmak üzere, ard arda surelerini indiriyor.
Leyi "gece" demektir. Bu sureden sonra nazil olan surelere baktığımızda şunu görüyoruz. Fecr Suresi, sonra Duha Süresi. Yani geceden sonra sabah, sabahtan sonra kuşluk.
Müslümanlar bir gece yaşıyorlar. Kâfirler müminlerin gönüllerine gi¬ren iman ışığım söndürmeye çalışıyorlar. Allah (c.c); "Onlar Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Allah, kâfirler istemese de nurunu ta¬mamlayacaktır." buyuruyor.
O dönemdeki Mekke müşrikleri müminlerin gönüllerindeki iman nu¬runu söndürmeye çalışıyorlar, fakat onların söndürmek için üflemeleri, daha çok alevlendirmiştir. Onlar üfledikçe İslâm’ın ışığı daha çok yayılmış ve dünyanın birçok ülkesine de sirayet etmiştir.
(Mahmut Toptaş)
Meal:
[Yeryüzünü] karanlığa boğan geceyi, ve aydınlığı yükselten gündüzü düşün!
Erkeğin ve dişinin yaratılışını düşün!
[Ey insanlar], gerçekte, siz çok çeşitli hedefler peşindesiniz!
Her kim [başkaları için] harcar ve Allah'a karşı sorumluluk bilinci taşırsa, ve nihaî güzelliğin/iyiliğin gerçekliğine inanırsa, işte onun için [nihaî] huzur ve rahatlığa giden yolu kolaylaştıracağız.
Cimrilik yapana ve kendi-kendine yeterli olduğunu zannedene, ve nihaî güzelliği/iyiliği yalanlayana gelince, onun için zorluğa ve sıkıntıya giden yolu kolaylaştırırız; bakalım [mezarına] girdiği zaman serveti onu koruyacak mı?
Bakın, hem öteki dünya, hem de [hayatınızın] bu ilk bölümü [üzerindeki hakimiyet] Bize aittir, ve Bize düşen doğru yolu göstermektir.
İşte, sizi alevler saçan ateşe karşı uyarıyorum; [öyle bir ateş ki] en onulmaz azgınlar dışında kimse girmez; hakikati yalanlayan ve [ondan] yüz çeviren (azgınlar).
Ama, Allah'a karşı sorumluluğunun bilincinde olanlar (ateşten) uzak kalacak: arınmak için servetini [başkalarına] harcayanlar, gördüğü bir iyiliğin karşılığı olarak değil, ama yalnızca yüce Rabbinin rızasını kazanmak için.
İşte böyleleri de, zamanı geldiğinde sevinci tadacaklar.
22 Kasım 2009 Pazar
A'la; 1-19
1- Yüce Rabbinin adını teşbih et.
Sen "O yüce Rabbinin ismini tenzih et, teşbih et" diyor Allah (c.c). Bize de bu sure-i celile, günümüzde insanlara İslâmı anlatırken, nasıl hareket edeceğimizi güzelce öğretiyor. Kafirin gücüyle, kafirin plan ve programlarını büyüterek ömrümüzü geçirmiyeceğiz. Hangi kafir nerede ne iş yapıyor bunları bileceğiz. Ama bütün gücümüzü de onların yaptıklarını anlatmaya, ona buna duyurmaya, o konuda yazılar yazmaya konferanslar vermeye, açık oturumlar yapmaya yöneltmeyeceğiz. Yani gündemimizde kafirler olmayacak, gündemimiz de hep Allah (c.c) ve Allah'ın ayetleri olacaktır.
Dikkat edin, Mekke sokaklarında, Mekke evlerinde, Mekkenin işyerlerinde ve Mekke'de kurulan fuarlarda hep Peygamber Efendimiz'in mesajı konuşulurdu. O kendisine inen ayet-i kerimeleri hemen insanlara duyurur, inananları hemen onu yaymaya geçerler, böylece her gün bir mesaj sunulur.
Mekke sokaklarında, Mekke evlerinde kafirler kudururlar ve içlerinde biraz haşyet olan, biraz ürperme olan, biraz kendine saygısı olan, kendine saygısı olması nedeniyle de eşyaya saygısı olan insanlar kulak verirler, o ayetlere tereddütle bakarlar ama şöyle insaf gözüyle ve insaf gönlüyle de kulak verirler.
Neticede kendisine İslâm nasib olanlar, müslüman olurlar, müslüman olmayanlar küfürlerine devam ederler, bir kısımda müslüman olacağı zamana kadar yine küfründe devam edip gider.
Ama hergün gündemde olan Peygamber Efendimiz ve O'nun Rabbinden getirdiği ayet-i kerimelerdir. Rabbim bizi bu ayette de uyarıyor; Kafirler plan ve tuzaklarını kuradursun, sen yüce olan Rabbini teşbih et. Bu ayet nazil olduktan sonra Peygamber Efendimiz (s.a.v) namazlarının secdelerinde hep "Sübhane Rabbiyel A'la" demiş. Bizde O peygamberin sünnetine uyarak secdede, Allah'ın emrine uyarak da her yerde "sübhane Rabbiyel A'la" demeye devam ediyoruz. "En yüce olan Rabbı tenzih ve teşbih edeceğiz".
Teşbih; Allah(c.c)'ı noksan sıfatlardan tenzih etmektir. Biz görme ve duymada sınırsız değiliz. Bu uzuvlarımızın sınırları var. Allah (c.c) böyle yarattığı için bu bir eksiklik değildir. İşte Allah (c.c) böyle değildir. O yaratılmışlara benzemez, yaratılmışlardan hiçbiri de O'na benzemez. Çünkü yaratılanlar ölümlüdür. Yaratan ise ölümsüzdür. Çünkü O en güzel ve en mükemmeldir. İşte biz "Subhane Rabbiye'1-A'la" derken "en yüce olan Allah(c.c)'ı teşbih ediyoruz."
Burada "Allah" ismi değil de "Rab" ismi verilmiştir. Yani insanları yaratan, onları koyduğu kanunlarla bir düzene koyan, terbiye eden anlamında Allah (c.c)'ın Rabb ismi verilmiştir.
Kafirlerde Rab'lık iddiasında bulunuyorlar. Firavun "En Yüce Rabbiniz benim" diyor. Firavun insanlara; "benim gösterdiğim yolda yürüyeceksiniz ve ben sizi en doğru yola çıkarırım." diyor. Yani "benim kanunlarım en güzel kanundur, benim kanunlarıma göre hareket edeceksiniz" diyor. İşte bu Rab'lık iddiasında bulunmaktır. Bunu uygulamayanlara karşı planlar, programlar, tuzaklar kurmuşlar ama kendi tuzaklarına kendileri düşmüşler. Firavunun yok oluşunu Kur'ân-ı Kerim'de Allah (c.c) bize teferruatıyla anlatıveriyor.
2- Ki O yaratıp düzenledi.
O herşeyi yaratan ve kıvama getirendir.
Tin Suresinde de "İnsanı en güzel kıvamda yarattığını" Allah (c.c) bize ifade ediyor. Yalnızca insan mı kıvamda yaratılmıştır? Hayır! Yaratılan her şeyde bir kıvam vardır. Yeter ki görecek göze sahip olalım.
Huzurunda eğildiğimiz, adını zevkle zikrettiğimiz Allah (c.c) her şeyi yaratandır. Hiçbir şey yaratmayan, hiçbir şeyi de düzeltemeyen, düzenleyemeyen birilerinin adını devamlı anmak, o dile hakarettir, o gönüle hakarettir. Kendisi gibi bir başka dili anması, kendisi gibi bir gönüle sahip, kendisi gibi bir göze sahip bir insana böyle bakıp durmak, O'na tapınmak o gözlere hakarettir.
Biz, gözlerimizi yaratan, gönlümüzü yaratan, zikreden dilimizi yaratan Allah'a itaat ediyor ibadet ediyor, O'nun huzurunda eğiliyor, secdeye kapanıyor ve O'nun gücü karşısında, güçsüzlüğümüzü, topraktan gelip toprağa döndüğümüzü, secdede alnımızı yere koymak suretiyle ifade ediyoruz.
Ya Rabb! bu baş senin yarattığın baştır. Sen bunu topraktan yarattın. Sana baş kaldırmamalı bu baş. Bu baş sana itaat etmelidir. Sana itaatte hürriyeti bulmalıdır. Eğer sana itaat edecek olursa, huzurunda "Sübhane Rabbiyel Â'la" diyecek olursa o zaman başkalarını "A'la" sıfatıyla sıfatlandırmaz. Başkalarının huzurunda eğilmez.
Alnını secdeye koyamayan, Sübhane Rabbiye'l a'la deyip Allah'ı en yüce kabul edemeyenler kendisi gibi insanların huzurunda eğiliyor.
3- O (Rabbin) ki, ölçülü yarattı ve yol gösterdi.
Allah (c.c) yine kendisini tanıtmaya devam ediyor. O herşeyi ölçen biçen ve her şeyi bir hesap üzere yaratandır. Her şeyi nereden getirdiğini biliyor, ne olacağını biliyor, her anını biliyor. Rahman Suresinde Allah (c.c) kendisinin eşya üzerindeki hakimiyetinin her an devam ettiğini ifade ediyor.
Eşyayı yaratan Allah (c.c), onlara yol gösteriyor. Biliyoruz ki, bir ördeğin yavrusu yumurtadan çıkar çıkmaz suda yüzüyor. Buna kim öğretiyor yüzmeyi ki? Allah (c.c) bu özelliği fıtratına veriyor.
İşte Allah (c.c) tabiatta sayılarını tespit edemediğimiz bu kadar canlı hayvanın yeme, içme yaşama ve düşmanını tanıma ve ona karşı savunma ve dostlarını sevme ve onlarla birlikte olma özelliğini bilgisayara bilgi yerleştirir gibi onların iç dünyalarına yerleştirivermiştir.
Buna ilim adamlarımız refleks demişler. Doğrudur. Refleks bir kanuna tabi mi? Evet. Öyleyse bu refleks kanununu koyan kim? İşte O Allah (c.c)'dür.
İşte biz bu kanunu koyana iman ettiğimizi A'la suresinde ilan ediyoruz ve herkese de duyuruyoruz. Diyoruz ki; yeryüzünde tesadüf yoktur.
4- O (Rabbin) ki, otlakları çıkardı.
Mer'aları yaratan Allah(c.c)'dır. Yani otlakları yaratan Allah'tır. Bu kadar canlıyı yaratan Allali(c.c) onların besleneceği çayırları da yaratan Allah'tır. Yarattığı bu çayırları da hayvanların her birinin beğenisine göre yaratmıştır.
İnsanlara yiyecekleri rızıkları yarattığı gibi hayvanların da yiyeceği azıklarını veren O'dur.
5- Sonra onları simsiyah çerçöp haline çevirdi.
Yaratılanları daha sonra kararmış çer çöp haline getiriveren de O'dur. Birde bakmışsınız O yeşil meraları güz mevsiminde sararıp soldurur.
Mesela filan ressam sonbahar manzarasını kayda geçirivermiş. Hafife almak istemiyorum. O da fevkalade güzeldir ama o mevsimleri yaratan, bahar mevsiminde orayı yeşerten, güz mevsiminde yine sarartan Allah(c.c)'dür.
Ressam veya fotoğrafçı manzaranın bir anını resmediyor o kadar. Allah (c.c) ise 24 saatimizdeki bütün anlarınızı yaşatıyor. Her an gıdasını veriyor, havasını veriyor. Yani takdir eden O'dur.
Burada ahireti inkâr edenlere de bir işaret vardır. Bahar bir diriliştir, güz mevsimi ise ölümdür. İşte insanında yarın ahirette nasıl dirileceğini bize bu dünyada gösteriveriyor.
6- Sana (Kur'ân'ı) okutacağız, sen unutmayacaksın.
Peygamber Efendimiz'in Kur'ân'a ve Rabbine olan bağlılığı o kadar fazla idi ki! Cebrail kendisine Kur'ân ayetlerini getirdiğinde onu dinlerken, "bir kelime kaçırmayayım, bir harfini unutmayayım" diye endişe ediyor süratle dinlediklerini okumaya çalışıyor. Allah (c.c) ise "sana okutacak olan biziz ve sen unutmayacaksın" diyor.
7- Allah'ın dilediği müstesna. Şüphesiz O açığı da gizliyi de bilir.
Yani tamamıyla unutmamak yalnızca Allah'a mahsustur. Burada Allah (c.c) kendisine ortaklık şüphesi verecek ifadeyi dahi kullanmıyor. Unutmama özelliği tamamıyla Peygamberimize ölümüne kadar verilmiş mi? Rabbim o olmaz diyor. "Allah'ın diledikleri müstesna" diyor. Yani madem ki insandır, nisyan da beraberindedir. Ama Kur'ân konusunda unutmayacaktır diyor Allah. (c.c).
Burada, Peygamber Efendimizin de bazı şeyleri unutabileceğine dikkatimizi çekiyor Allah (c.c). Unutmayan yalnız ve yalnız Allah'tır. Buhari ve Müslim gibi hadis kitaplarını okuduğunuzda Peygamberimiz'in de bazı şeyleri unuttuğunu göreceksiniz.
Sahabe anlatıyor, "Peygamberimiz (s.a.v) şunu şöyle unutmuştu da biz Ona hatırlatmıştık." diyorlar. İnsandır, unutacaktır. Ancak arapca bir şiir vardır, tercümesi şöyle;
-Muhammed de beşerdir ama bizim gibi değil. -Taşlar arasındaki yakut taşı gibidir. Peygamberimizin de bizim aramızdaki durumu aynıdır. Allah (c.c) gizliyi de bilir, açıkta olanı da bilir. Mekke'de inen bu ilk ayetler, iman edenlerin hallerini düzeltiyor.
Burada kafirlere de bir korku veriyor. Bakın iman etmezseniz bile yaptıklarınız bilinmektedir. Ebu Cehil'in evinde gizlice toplanıp planlar kuracak olursanız, Allah onları görmektedir. Allah (c.c) kendi Rasulüne de bazı olayları bildirmektedir. Yani gizli bir şeyiniz yok.
Günümüzde de kafirler bir kapının değil, on kapının arkasında dünyanın bütün sırlarını topluyorlar. Tehdid ederler, bütün plan ve programlar ordadır derler. Desinler. Allah (c.c) her şeyi bilir. Yeterki Allah (c.c)'a yürekten bağlı ve bütün hal ve hareketlerim Allah'ın koyduğu kurallara göre ayarlayan ve bunu meleke haline getiren mü'minler olsun.
Günümüzde de Allah (c.c) bir çok kullarının gönlüne bazı şeyleri ilham ediverir. Bir insan dostça gelirken, yani sizin dininize kast eden insan dostça gelirken, bazı kullarına Allah öyle bir özellik verir ki, adamın yüzüne baktığında onun iç dünyasındaki bütün pislikleri hissedebilir. Biz binlerce plan ve program peşinde koşsak yetişemeyiz.
Öyleyse bütün kafirlerin plan ve programlarım bilen Allah'a olan bağlılığımızı kuvvetlendirelim. Bu yanlış anlaşılmasın. Dünyadaki kafirlerin plan ve programları takip edilmesin anlamında değil. Peygamber Efendimiz kul olarak tedbirini almıştır. Bu tedbirin alınması da Allah'a bağlılıktır.
Fert olarak anlayacak olursak, O Allah (c.c), karanlık gecede, hiç kimsenin görmediği yerde işlenen suçları da, yaptığımız iyilikleri de bilmektedir.
8- En kolay olanı sana kolaylaştıracağız.
Bir kere İslâmın bize emrettikleri zor değil kolaydır. Kur'ân-ı Kerim'de başarılması mümkün olmayan bir tek emir veya yasak yoktur. Allah (c.c), kolaya giden yolu kolaylaştıracağız diyor.
9- Eğer öğüt fayda verirse öğüt ver.
İnsanlara Allah'ı hatırlat, Allah'ın kelamını hatırlat ki, insanlara fayda versin. Kimlere fayda verip kimlere vermeyeceğini biz bilemiyoruz.
Onun için biz her insana Allah'ı ve Allah'ın kelamını hatırlatmakla görevliyiz. "Nasihat et, Allah'ı hatırlat. Çünkü hatırlatma ve zikir mü'minlere fayda verir." diyor. Allah (c.c). Biz hatırlatmakla görevliyiz.
10- (Allah'dan) korkan öğüt alacaktır.
Haşyet; ürperme halidir. Yani Allah'a olan sevgisini yitirmekten sakınmaktır. İbadetini onun için yapar. Rabbin rızasını kazanmak için dolaşır durur. Bu Rabbin rızası namazdadır, namazı kılar, oruçtadır, orucu tutar, dinin bütün emirlerini yaşamaktadır, onları yerine getirir. Allah'ın rızasını kaybettirecek her türlü davranıştan da kaçınır. İşte haşyet budur.
11- Şaki olan ondan(öğütten) kaçınacaktır.
"Eşkah " eşkıyanın en kötüsü demektir. Eşkıya denilince hatırınıza ne geliyor? Genellikle dağlarda yol kesen eşkıya geliyor. Halbuki asıl eşkıya Allah'ın mülküne sahip olmaya kalkıp, "senin burada müdahelen yok." diyendir. Allah'a diyor ki; "sen kulları yaratmışsın, insanları da yaratmışsın ama müdahale etme. Bu mülk benimdir, burada hakimiyet benimdir." diyor. Asıl eşkıya budur.
Eşkıyanın tarifi basının ve yetkililerin tarif ettiği gibi değildir. Kur'ân'ın asıl eşkıya tarifi, "dünya benimdir, bu dünyada senin Kur'ân'ının hükmü geçmez, senin adın geçmez, senin hükmün geçmez" diyen adamdır. İşte o eşkıya Allah'ın kelamından yüz çevirir. Allah'ı hatırlattığınızda yüzünü dönüverir. Allah'ın indirdiği ile hükmet dediğinizde de, Onu duymamazlıktan gelir. Duyar ve de gücü yetecek olursa, Allah'ın kanunlarına karşı harb bile ilan eder.
12- O ki,en büyük ateşe girecektir.
13- Sonra orada ölmeyecek ve dirilmeyecek.
Cehennemde Ölmek de yok. Derileri yanıp yanıp dökülüyor, yeniden azab duyması için tekrar yenileniyor. Dökülenler irin halinde kaynıyor ve kendilerine içiriliyor. Cehennemde yaşamak da yok.
14- Temizlenen mutlaka kurtuluşa erdi.
15- Rabbinin adını zikredip, namaz kılan (kurtuluşa erdi)
Dışını halk için temizleyen, içini de Hakk için temizleyenler kurtuluşa ermişlerdir.
16- Ama sizler dünya hayatını tercih ediyorsunuz.
17- Halbuki ahiret daha hayırlı ve bakidir.
18- Şüphesiz bunlar önceki sahifelerde vardır.
19- İbrahimin ve Musa'nın sahifelerinde (de vardır).
Yani bizim çizgimiz Peygamberler çizgisidir. Şu anda tüm insanlığa mesaj sunabilecek tek toplum biziz. Çünkü biz yahudilerin inandık dediği Musa (a.s)'a ve Tevrat'a gerçek olarak iman ediyoruz, İsa (a.s)'a ve încile gerçek olarak iman ediyoruz.
Dünyadaki bütün devletlerin bir apartmanda oturduğunu düşünün.
Bu apartmanın yönetimi hangi devletin veya sistemin kurallarına göre yönetilecek.
İşte burada İslam, belirli bir ırkın dini olmadığından, hepsinin inandıklarının doğru' taraflarını kabul ettiğinden, dünya genelinde düşünen beyinlerin tercih ettiği din olmakta ve bu dünya apartmanını yönetmeye en layık olduğunu isbat etmektedir.
Sen "O yüce Rabbinin ismini tenzih et, teşbih et" diyor Allah (c.c). Bize de bu sure-i celile, günümüzde insanlara İslâmı anlatırken, nasıl hareket edeceğimizi güzelce öğretiyor. Kafirin gücüyle, kafirin plan ve programlarını büyüterek ömrümüzü geçirmiyeceğiz. Hangi kafir nerede ne iş yapıyor bunları bileceğiz. Ama bütün gücümüzü de onların yaptıklarını anlatmaya, ona buna duyurmaya, o konuda yazılar yazmaya konferanslar vermeye, açık oturumlar yapmaya yöneltmeyeceğiz. Yani gündemimizde kafirler olmayacak, gündemimiz de hep Allah (c.c) ve Allah'ın ayetleri olacaktır.
Dikkat edin, Mekke sokaklarında, Mekke evlerinde, Mekkenin işyerlerinde ve Mekke'de kurulan fuarlarda hep Peygamber Efendimiz'in mesajı konuşulurdu. O kendisine inen ayet-i kerimeleri hemen insanlara duyurur, inananları hemen onu yaymaya geçerler, böylece her gün bir mesaj sunulur.
Mekke sokaklarında, Mekke evlerinde kafirler kudururlar ve içlerinde biraz haşyet olan, biraz ürperme olan, biraz kendine saygısı olan, kendine saygısı olması nedeniyle de eşyaya saygısı olan insanlar kulak verirler, o ayetlere tereddütle bakarlar ama şöyle insaf gözüyle ve insaf gönlüyle de kulak verirler.
Neticede kendisine İslâm nasib olanlar, müslüman olurlar, müslüman olmayanlar küfürlerine devam ederler, bir kısımda müslüman olacağı zamana kadar yine küfründe devam edip gider.
Ama hergün gündemde olan Peygamber Efendimiz ve O'nun Rabbinden getirdiği ayet-i kerimelerdir. Rabbim bizi bu ayette de uyarıyor; Kafirler plan ve tuzaklarını kuradursun, sen yüce olan Rabbini teşbih et. Bu ayet nazil olduktan sonra Peygamber Efendimiz (s.a.v) namazlarının secdelerinde hep "Sübhane Rabbiyel A'la" demiş. Bizde O peygamberin sünnetine uyarak secdede, Allah'ın emrine uyarak da her yerde "sübhane Rabbiyel A'la" demeye devam ediyoruz. "En yüce olan Rabbı tenzih ve teşbih edeceğiz".
Teşbih; Allah(c.c)'ı noksan sıfatlardan tenzih etmektir. Biz görme ve duymada sınırsız değiliz. Bu uzuvlarımızın sınırları var. Allah (c.c) böyle yarattığı için bu bir eksiklik değildir. İşte Allah (c.c) böyle değildir. O yaratılmışlara benzemez, yaratılmışlardan hiçbiri de O'na benzemez. Çünkü yaratılanlar ölümlüdür. Yaratan ise ölümsüzdür. Çünkü O en güzel ve en mükemmeldir. İşte biz "Subhane Rabbiye'1-A'la" derken "en yüce olan Allah(c.c)'ı teşbih ediyoruz."
Burada "Allah" ismi değil de "Rab" ismi verilmiştir. Yani insanları yaratan, onları koyduğu kanunlarla bir düzene koyan, terbiye eden anlamında Allah (c.c)'ın Rabb ismi verilmiştir.
Kafirlerde Rab'lık iddiasında bulunuyorlar. Firavun "En Yüce Rabbiniz benim" diyor. Firavun insanlara; "benim gösterdiğim yolda yürüyeceksiniz ve ben sizi en doğru yola çıkarırım." diyor. Yani "benim kanunlarım en güzel kanundur, benim kanunlarıma göre hareket edeceksiniz" diyor. İşte bu Rab'lık iddiasında bulunmaktır. Bunu uygulamayanlara karşı planlar, programlar, tuzaklar kurmuşlar ama kendi tuzaklarına kendileri düşmüşler. Firavunun yok oluşunu Kur'ân-ı Kerim'de Allah (c.c) bize teferruatıyla anlatıveriyor.
2- Ki O yaratıp düzenledi.
O herşeyi yaratan ve kıvama getirendir.
Tin Suresinde de "İnsanı en güzel kıvamda yarattığını" Allah (c.c) bize ifade ediyor. Yalnızca insan mı kıvamda yaratılmıştır? Hayır! Yaratılan her şeyde bir kıvam vardır. Yeter ki görecek göze sahip olalım.
Huzurunda eğildiğimiz, adını zevkle zikrettiğimiz Allah (c.c) her şeyi yaratandır. Hiçbir şey yaratmayan, hiçbir şeyi de düzeltemeyen, düzenleyemeyen birilerinin adını devamlı anmak, o dile hakarettir, o gönüle hakarettir. Kendisi gibi bir başka dili anması, kendisi gibi bir gönüle sahip, kendisi gibi bir göze sahip bir insana böyle bakıp durmak, O'na tapınmak o gözlere hakarettir.
Biz, gözlerimizi yaratan, gönlümüzü yaratan, zikreden dilimizi yaratan Allah'a itaat ediyor ibadet ediyor, O'nun huzurunda eğiliyor, secdeye kapanıyor ve O'nun gücü karşısında, güçsüzlüğümüzü, topraktan gelip toprağa döndüğümüzü, secdede alnımızı yere koymak suretiyle ifade ediyoruz.
Ya Rabb! bu baş senin yarattığın baştır. Sen bunu topraktan yarattın. Sana baş kaldırmamalı bu baş. Bu baş sana itaat etmelidir. Sana itaatte hürriyeti bulmalıdır. Eğer sana itaat edecek olursa, huzurunda "Sübhane Rabbiyel Â'la" diyecek olursa o zaman başkalarını "A'la" sıfatıyla sıfatlandırmaz. Başkalarının huzurunda eğilmez.
Alnını secdeye koyamayan, Sübhane Rabbiye'l a'la deyip Allah'ı en yüce kabul edemeyenler kendisi gibi insanların huzurunda eğiliyor.
3- O (Rabbin) ki, ölçülü yarattı ve yol gösterdi.
Allah (c.c) yine kendisini tanıtmaya devam ediyor. O herşeyi ölçen biçen ve her şeyi bir hesap üzere yaratandır. Her şeyi nereden getirdiğini biliyor, ne olacağını biliyor, her anını biliyor. Rahman Suresinde Allah (c.c) kendisinin eşya üzerindeki hakimiyetinin her an devam ettiğini ifade ediyor.
Eşyayı yaratan Allah (c.c), onlara yol gösteriyor. Biliyoruz ki, bir ördeğin yavrusu yumurtadan çıkar çıkmaz suda yüzüyor. Buna kim öğretiyor yüzmeyi ki? Allah (c.c) bu özelliği fıtratına veriyor.
İşte Allah (c.c) tabiatta sayılarını tespit edemediğimiz bu kadar canlı hayvanın yeme, içme yaşama ve düşmanını tanıma ve ona karşı savunma ve dostlarını sevme ve onlarla birlikte olma özelliğini bilgisayara bilgi yerleştirir gibi onların iç dünyalarına yerleştirivermiştir.
Buna ilim adamlarımız refleks demişler. Doğrudur. Refleks bir kanuna tabi mi? Evet. Öyleyse bu refleks kanununu koyan kim? İşte O Allah (c.c)'dür.
İşte biz bu kanunu koyana iman ettiğimizi A'la suresinde ilan ediyoruz ve herkese de duyuruyoruz. Diyoruz ki; yeryüzünde tesadüf yoktur.
4- O (Rabbin) ki, otlakları çıkardı.
Mer'aları yaratan Allah(c.c)'dır. Yani otlakları yaratan Allah'tır. Bu kadar canlıyı yaratan Allali(c.c) onların besleneceği çayırları da yaratan Allah'tır. Yarattığı bu çayırları da hayvanların her birinin beğenisine göre yaratmıştır.
İnsanlara yiyecekleri rızıkları yarattığı gibi hayvanların da yiyeceği azıklarını veren O'dur.
5- Sonra onları simsiyah çerçöp haline çevirdi.
Yaratılanları daha sonra kararmış çer çöp haline getiriveren de O'dur. Birde bakmışsınız O yeşil meraları güz mevsiminde sararıp soldurur.
Mesela filan ressam sonbahar manzarasını kayda geçirivermiş. Hafife almak istemiyorum. O da fevkalade güzeldir ama o mevsimleri yaratan, bahar mevsiminde orayı yeşerten, güz mevsiminde yine sarartan Allah(c.c)'dür.
Ressam veya fotoğrafçı manzaranın bir anını resmediyor o kadar. Allah (c.c) ise 24 saatimizdeki bütün anlarınızı yaşatıyor. Her an gıdasını veriyor, havasını veriyor. Yani takdir eden O'dur.
Burada ahireti inkâr edenlere de bir işaret vardır. Bahar bir diriliştir, güz mevsimi ise ölümdür. İşte insanında yarın ahirette nasıl dirileceğini bize bu dünyada gösteriveriyor.
6- Sana (Kur'ân'ı) okutacağız, sen unutmayacaksın.
Peygamber Efendimiz'in Kur'ân'a ve Rabbine olan bağlılığı o kadar fazla idi ki! Cebrail kendisine Kur'ân ayetlerini getirdiğinde onu dinlerken, "bir kelime kaçırmayayım, bir harfini unutmayayım" diye endişe ediyor süratle dinlediklerini okumaya çalışıyor. Allah (c.c) ise "sana okutacak olan biziz ve sen unutmayacaksın" diyor.
7- Allah'ın dilediği müstesna. Şüphesiz O açığı da gizliyi de bilir.
Yani tamamıyla unutmamak yalnızca Allah'a mahsustur. Burada Allah (c.c) kendisine ortaklık şüphesi verecek ifadeyi dahi kullanmıyor. Unutmama özelliği tamamıyla Peygamberimize ölümüne kadar verilmiş mi? Rabbim o olmaz diyor. "Allah'ın diledikleri müstesna" diyor. Yani madem ki insandır, nisyan da beraberindedir. Ama Kur'ân konusunda unutmayacaktır diyor Allah. (c.c).
Burada, Peygamber Efendimizin de bazı şeyleri unutabileceğine dikkatimizi çekiyor Allah (c.c). Unutmayan yalnız ve yalnız Allah'tır. Buhari ve Müslim gibi hadis kitaplarını okuduğunuzda Peygamberimiz'in de bazı şeyleri unuttuğunu göreceksiniz.
Sahabe anlatıyor, "Peygamberimiz (s.a.v) şunu şöyle unutmuştu da biz Ona hatırlatmıştık." diyorlar. İnsandır, unutacaktır. Ancak arapca bir şiir vardır, tercümesi şöyle;
-Muhammed de beşerdir ama bizim gibi değil. -Taşlar arasındaki yakut taşı gibidir. Peygamberimizin de bizim aramızdaki durumu aynıdır. Allah (c.c) gizliyi de bilir, açıkta olanı da bilir. Mekke'de inen bu ilk ayetler, iman edenlerin hallerini düzeltiyor.
Burada kafirlere de bir korku veriyor. Bakın iman etmezseniz bile yaptıklarınız bilinmektedir. Ebu Cehil'in evinde gizlice toplanıp planlar kuracak olursanız, Allah onları görmektedir. Allah (c.c) kendi Rasulüne de bazı olayları bildirmektedir. Yani gizli bir şeyiniz yok.
Günümüzde de kafirler bir kapının değil, on kapının arkasında dünyanın bütün sırlarını topluyorlar. Tehdid ederler, bütün plan ve programlar ordadır derler. Desinler. Allah (c.c) her şeyi bilir. Yeterki Allah (c.c)'a yürekten bağlı ve bütün hal ve hareketlerim Allah'ın koyduğu kurallara göre ayarlayan ve bunu meleke haline getiren mü'minler olsun.
Günümüzde de Allah (c.c) bir çok kullarının gönlüne bazı şeyleri ilham ediverir. Bir insan dostça gelirken, yani sizin dininize kast eden insan dostça gelirken, bazı kullarına Allah öyle bir özellik verir ki, adamın yüzüne baktığında onun iç dünyasındaki bütün pislikleri hissedebilir. Biz binlerce plan ve program peşinde koşsak yetişemeyiz.
Öyleyse bütün kafirlerin plan ve programlarım bilen Allah'a olan bağlılığımızı kuvvetlendirelim. Bu yanlış anlaşılmasın. Dünyadaki kafirlerin plan ve programları takip edilmesin anlamında değil. Peygamber Efendimiz kul olarak tedbirini almıştır. Bu tedbirin alınması da Allah'a bağlılıktır.
Fert olarak anlayacak olursak, O Allah (c.c), karanlık gecede, hiç kimsenin görmediği yerde işlenen suçları da, yaptığımız iyilikleri de bilmektedir.
8- En kolay olanı sana kolaylaştıracağız.
Bir kere İslâmın bize emrettikleri zor değil kolaydır. Kur'ân-ı Kerim'de başarılması mümkün olmayan bir tek emir veya yasak yoktur. Allah (c.c), kolaya giden yolu kolaylaştıracağız diyor.
9- Eğer öğüt fayda verirse öğüt ver.
İnsanlara Allah'ı hatırlat, Allah'ın kelamını hatırlat ki, insanlara fayda versin. Kimlere fayda verip kimlere vermeyeceğini biz bilemiyoruz.
Onun için biz her insana Allah'ı ve Allah'ın kelamını hatırlatmakla görevliyiz. "Nasihat et, Allah'ı hatırlat. Çünkü hatırlatma ve zikir mü'minlere fayda verir." diyor. Allah (c.c). Biz hatırlatmakla görevliyiz.
10- (Allah'dan) korkan öğüt alacaktır.
Haşyet; ürperme halidir. Yani Allah'a olan sevgisini yitirmekten sakınmaktır. İbadetini onun için yapar. Rabbin rızasını kazanmak için dolaşır durur. Bu Rabbin rızası namazdadır, namazı kılar, oruçtadır, orucu tutar, dinin bütün emirlerini yaşamaktadır, onları yerine getirir. Allah'ın rızasını kaybettirecek her türlü davranıştan da kaçınır. İşte haşyet budur.
11- Şaki olan ondan(öğütten) kaçınacaktır.
"Eşkah " eşkıyanın en kötüsü demektir. Eşkıya denilince hatırınıza ne geliyor? Genellikle dağlarda yol kesen eşkıya geliyor. Halbuki asıl eşkıya Allah'ın mülküne sahip olmaya kalkıp, "senin burada müdahelen yok." diyendir. Allah'a diyor ki; "sen kulları yaratmışsın, insanları da yaratmışsın ama müdahale etme. Bu mülk benimdir, burada hakimiyet benimdir." diyor. Asıl eşkıya budur.
Eşkıyanın tarifi basının ve yetkililerin tarif ettiği gibi değildir. Kur'ân'ın asıl eşkıya tarifi, "dünya benimdir, bu dünyada senin Kur'ân'ının hükmü geçmez, senin adın geçmez, senin hükmün geçmez" diyen adamdır. İşte o eşkıya Allah'ın kelamından yüz çevirir. Allah'ı hatırlattığınızda yüzünü dönüverir. Allah'ın indirdiği ile hükmet dediğinizde de, Onu duymamazlıktan gelir. Duyar ve de gücü yetecek olursa, Allah'ın kanunlarına karşı harb bile ilan eder.
12- O ki,en büyük ateşe girecektir.
13- Sonra orada ölmeyecek ve dirilmeyecek.
Cehennemde Ölmek de yok. Derileri yanıp yanıp dökülüyor, yeniden azab duyması için tekrar yenileniyor. Dökülenler irin halinde kaynıyor ve kendilerine içiriliyor. Cehennemde yaşamak da yok.
14- Temizlenen mutlaka kurtuluşa erdi.
15- Rabbinin adını zikredip, namaz kılan (kurtuluşa erdi)
Dışını halk için temizleyen, içini de Hakk için temizleyenler kurtuluşa ermişlerdir.
16- Ama sizler dünya hayatını tercih ediyorsunuz.
17- Halbuki ahiret daha hayırlı ve bakidir.
18- Şüphesiz bunlar önceki sahifelerde vardır.
19- İbrahimin ve Musa'nın sahifelerinde (de vardır).
Yani bizim çizgimiz Peygamberler çizgisidir. Şu anda tüm insanlığa mesaj sunabilecek tek toplum biziz. Çünkü biz yahudilerin inandık dediği Musa (a.s)'a ve Tevrat'a gerçek olarak iman ediyoruz, İsa (a.s)'a ve încile gerçek olarak iman ediyoruz.
Dünyadaki bütün devletlerin bir apartmanda oturduğunu düşünün.
Bu apartmanın yönetimi hangi devletin veya sistemin kurallarına göre yönetilecek.
İşte burada İslam, belirli bir ırkın dini olmadığından, hepsinin inandıklarının doğru' taraflarını kabul ettiğinden, dünya genelinde düşünen beyinlerin tercih ettiği din olmakta ve bu dünya apartmanını yönetmeye en layık olduğunu isbat etmektedir.
19 Kasım 2009 Perşembe
A'la Suresi; Meali
1. YÜCELT Rabbinin sınırsız şanını: Yüceler-Yücesi[nin şanını],
2. O ki, [her şeyi] yaratmakta ve amacına uygun şekiller vermektedir;
3. O ki, [bütün mevcudatın] tabiatını belirlemekte ve onu [hedefine doğru] yöneltmektedir;
4. O ki, yeşil ot(lar)ı çıkarmakta,
5. ve sonra on[lar]ı kara-kavruk kök haline getirmektedir!
6. BİZ SANA öğreteceğiz ve [öğrendiklerinden hiç birini] unutmayacaksın,
7. Allah'ın [unutmanı] diledikleri hariç; çünkü, [yalnız] O'dur [insanın] kavrayışına açık olan her şeyi ve [ondan] gizli olanları bilen:
8. Biz, [böylece] [nihaî] huzura ve rahatlığa giden yolu senin için kolaylaştıracağız.
9. O HALDE, [hakikati başkalarına] hatırlat, bu hatırlatma ister fayda ver[iyor görün]sün, [ister görünmesin]:
10. [Allah'ın] sevgisini kaybetmekten korkanlar, düşünüp ondan ders alır,
11. O'na yabancılaşan ise bir zavallı bîçare olarak kalır;
12. böylesi, [öteki dünyada] büyük ateşe atılacak
13. ve orada ne ölecektir ne de diri kalacak.
14. [Bu dünyada] arınmayı başaran ise, [öteki dünyada] mutluluğa ulaşır,
15. ki böylesi, Rabbinin ismini hatırlayan ve [O'na] ibadet edendir.
16. Malesef siz (ey insanlar), bu yakın ve aşağı hayatı tercih ediyorsunuz,
17. oysa gelecek hayat daha iyi ve daha kalıcıdır.
18. Gerçek şu ki, [bütün] bunlar, geçmiş vahiylerde [bildirilmiş]tir.
19. İbrahim ve Musa'ya indirilen vahiylerde.
7. Klasik müfessirlere göre, yukarıdaki sözler özel olarak Hz. Peygamber'e yöneliktir ve bu nedenle, ona Kur’an'ın öğretilmesini ve “Allah'ın [unutmasını] diledikleri hariç”, ondan hiçbir şeyin unutturulmayacağını kasdetmektedir. Bu istisna cümleciği, o günden beri müfessirleri çok sıkıntıya sokmuştur, çünkü Hz. Peygamber'e Kur’an'ı vahyeden Allah'ın Kur’an'ın herhangi bir kısmını o'na unutturacağını düşünmek pek makul değildir. Bu nedenle, ilk dönemlerden günümüze kadar pek de tatminkar olmayan birçok açıklama getirilmiştir. En az tatminkar olanı da, her şaşkın Kur’an yorumcusunun son olarak sığındığı “nesih doktrini”dir. Ancak, yukarıdaki pasajın, görünürde Hz. Peygamber'e hitab etmesine rağmen, genel olarak insana yönelik olduğunu ve daha önceki Kur’an vahyi ile -yani, 96. surenin (‘Alak) ilk beş ayeti ve özellikle Allah'ın “insana bilmediğini belletti”ğini söyleyen 3-5. ayetler ile- yakından bağlantılı bulunduğunu kabul edersek, sözkonusu yorum zorluğu ortadan kalkmış olur. Bu ayetler ile ilgili 3. notta, sözkonusu ayetlerin, kuşaktan kuşağa ve bir uygarlıktan diğerine devrolunan insanoğlunun tecrübe yoluyla eriştiği kazanımlarına ve rasyonel bilgi birikimine işaret ettiği görüşünü ifade etmiştim: şimdiki pasajın işaret ettiği olgu da budur. Burada, insanı yaratılış amacına uygun olarak şekillendiren ve ona doğru yolu göstereceğini vaad eden Allah'ın, ona, insanlığın biriktireceği, kaydedeceği ve kollektif olarak “hatırlayacağı” bilgi unsurlarını elde etme yeteneği vereceği (ve böylece, ona “öğreteceği”) bildirilmektedir. Ancak Allah'ın, insana, yeni tecrübeler edinme vasıtasıyla erişilebilen ileri becerileri de kapsayan daha geniş ve zengin bilgilerin yanısıra tümden-gelimci veya spekülatif bilgi unsurlarına sahip olması sonucu “unutturabileceği” (başka bir deyişle, terk ettirebileceği) gereksiz ve yararsız hale gelen bilgiler bunun dışında kalır. Ancak, bir sonraki cümle, dış dünyayı gözlemleme ve spekülasyon yoluyla ulaşılan bütün bilgilerin, ne kadar gerekli ve değerli olsalar da, kesinlikle sınırlı bir geçerliliğe sahip olduklarını ve bu nedenle tek başlarına nihaî gerçekliği bulmamıza yetmeyeceklerini açıkça ortaya koymaktadır.
Bu surenin tefsirine başlamadan önce Mealini ve 7. ayetin tefsrini (Muhammed Esed) paylaşmak istedim. 1. ayetin tefsiri ile devam edebilirsiniz.
2. O ki, [her şeyi] yaratmakta ve amacına uygun şekiller vermektedir;
3. O ki, [bütün mevcudatın] tabiatını belirlemekte ve onu [hedefine doğru] yöneltmektedir;
4. O ki, yeşil ot(lar)ı çıkarmakta,
5. ve sonra on[lar]ı kara-kavruk kök haline getirmektedir!
6. BİZ SANA öğreteceğiz ve [öğrendiklerinden hiç birini] unutmayacaksın,
7. Allah'ın [unutmanı] diledikleri hariç; çünkü, [yalnız] O'dur [insanın] kavrayışına açık olan her şeyi ve [ondan] gizli olanları bilen:
8. Biz, [böylece] [nihaî] huzura ve rahatlığa giden yolu senin için kolaylaştıracağız.
9. O HALDE, [hakikati başkalarına] hatırlat, bu hatırlatma ister fayda ver[iyor görün]sün, [ister görünmesin]:
10. [Allah'ın] sevgisini kaybetmekten korkanlar, düşünüp ondan ders alır,
11. O'na yabancılaşan ise bir zavallı bîçare olarak kalır;
12. böylesi, [öteki dünyada] büyük ateşe atılacak
13. ve orada ne ölecektir ne de diri kalacak.
14. [Bu dünyada] arınmayı başaran ise, [öteki dünyada] mutluluğa ulaşır,
15. ki böylesi, Rabbinin ismini hatırlayan ve [O'na] ibadet edendir.
16. Malesef siz (ey insanlar), bu yakın ve aşağı hayatı tercih ediyorsunuz,
17. oysa gelecek hayat daha iyi ve daha kalıcıdır.
18. Gerçek şu ki, [bütün] bunlar, geçmiş vahiylerde [bildirilmiş]tir.
19. İbrahim ve Musa'ya indirilen vahiylerde.
7. Klasik müfessirlere göre, yukarıdaki sözler özel olarak Hz. Peygamber'e yöneliktir ve bu nedenle, ona Kur’an'ın öğretilmesini ve “Allah'ın [unutmasını] diledikleri hariç”, ondan hiçbir şeyin unutturulmayacağını kasdetmektedir. Bu istisna cümleciği, o günden beri müfessirleri çok sıkıntıya sokmuştur, çünkü Hz. Peygamber'e Kur’an'ı vahyeden Allah'ın Kur’an'ın herhangi bir kısmını o'na unutturacağını düşünmek pek makul değildir. Bu nedenle, ilk dönemlerden günümüze kadar pek de tatminkar olmayan birçok açıklama getirilmiştir. En az tatminkar olanı da, her şaşkın Kur’an yorumcusunun son olarak sığındığı “nesih doktrini”dir. Ancak, yukarıdaki pasajın, görünürde Hz. Peygamber'e hitab etmesine rağmen, genel olarak insana yönelik olduğunu ve daha önceki Kur’an vahyi ile -yani, 96. surenin (‘Alak) ilk beş ayeti ve özellikle Allah'ın “insana bilmediğini belletti”ğini söyleyen 3-5. ayetler ile- yakından bağlantılı bulunduğunu kabul edersek, sözkonusu yorum zorluğu ortadan kalkmış olur. Bu ayetler ile ilgili 3. notta, sözkonusu ayetlerin, kuşaktan kuşağa ve bir uygarlıktan diğerine devrolunan insanoğlunun tecrübe yoluyla eriştiği kazanımlarına ve rasyonel bilgi birikimine işaret ettiği görüşünü ifade etmiştim: şimdiki pasajın işaret ettiği olgu da budur. Burada, insanı yaratılış amacına uygun olarak şekillendiren ve ona doğru yolu göstereceğini vaad eden Allah'ın, ona, insanlığın biriktireceği, kaydedeceği ve kollektif olarak “hatırlayacağı” bilgi unsurlarını elde etme yeteneği vereceği (ve böylece, ona “öğreteceği”) bildirilmektedir. Ancak Allah'ın, insana, yeni tecrübeler edinme vasıtasıyla erişilebilen ileri becerileri de kapsayan daha geniş ve zengin bilgilerin yanısıra tümden-gelimci veya spekülatif bilgi unsurlarına sahip olması sonucu “unutturabileceği” (başka bir deyişle, terk ettirebileceği) gereksiz ve yararsız hale gelen bilgiler bunun dışında kalır. Ancak, bir sonraki cümle, dış dünyayı gözlemleme ve spekülasyon yoluyla ulaşılan bütün bilgilerin, ne kadar gerekli ve değerli olsalar da, kesinlikle sınırlı bir geçerliliğe sahip olduklarını ve bu nedenle tek başlarına nihaî gerçekliği bulmamıza yetmeyeceklerini açıkça ortaya koymaktadır.
Bu surenin tefsirine başlamadan önce Mealini ve 7. ayetin tefsrini (Muhammed Esed) paylaşmak istedim. 1. ayetin tefsiri ile devam edebilirsiniz.
15 Kasım 2009 Pazar
Tekvir; 15-29
15- Hayır, sinen (gizlenen yıldız) lere yemin olsun!
16- Yuvasına akıp gidenlere,
17- Gelen geceye,
18- Nefes alan sabaha (yemin olsun ki).
Sabahın gelişini, ışıldamasını, hayat bahşetmesini de "teneffüs" kelimesiyle ifade etmiş. Sanki canlıymış gibi hayal ettiriyor Allah (c.c). Gökyüzünde yıldızların parlamasını sonra kaybolup gitmesine yemin ediyor. Gece gidiyor, gündüz geliyor, gündüz gidiyor, gece geliyor, bunları bir getirip götüren var. Bütün bunlara yemin ettikten sonra Allah (c.c);
19- Şüphesiz O, değerli bir elçinin (getirdiği) sözüdür.
"Bu çok değerli bir elçinin getirdiği bir sözdür." Cebrail'in Allah'tan getirdiği bir sözdür. Burada anlatılmak istenen Kur'ân-ı Kerim'i getirenin Cebrail olduğu ve çok değerli bir elçi olduğu söyleniyor.
20- Kuvvetli, arşın sahibi yanında yüksek bir mevki sahibidir.
21- Orada, itaat olunan ve güvenilen(Bir elçi) dir.
Arş indinde değeri olan çok güçlü ve kuvvetli. Yani hiçbir güç, gönderilen bu sözleri Kur'anı o elçinin elinden alıp, ona yeni ayetler ilave ettiremez, içinden ayet de çalamaz.
Top yekûn cinler, şeytanlar bir araya gelseler, şeytan gibi insanlar bir araya gelseler, Cebrail'e etki edemezler. Allah (c.c) kendisine güvenilen böyle bir elçi ile ayet-i kerimeleri indirdiğini ifade ediyor.
Yemin edilerek anlatılmak istenen Kur'ân-ı Kerim. Ama Kur'ân-ı Kerim'e gelmeden önce yemin edilen Yıldızlar var. Nasıl yıldızlar biliyor musunuz? "Efendim teknoloji çok ileri gitti. İnsanlar hergün harikalar yaratıyor." diye seviniyoruz, İnsanların yaptığı nedir biliyor musunuz? Allah'ın yarattığını anlamaya çalışmaktır.
Yüzlerce Rasathanelerde, binlerce ilim adamı, Allah'ın yarattığı yıldızların daha sayımını yapamamıştır. Yıldız yaratması diye bir şey yok. İnsan oğlunun teknolojisi, bundan (1998) bin sene sonra da yıldız yaratamayacaktır. Bir buğday tanesini yoktan yapamayacaktır.
Allah (c.c) bunlara yemin ettikten sonra, Kur'ân-ı Kerim'i getiren güçlü, kuvvetli bir elçiden yani Cebrail'den bahsediyor. Bu ayetler bizim dikkatimizi nereye çekiyor biliyor musunuz?
Günümüzde şöyle diyenler var. "Kur'ân'a iman ediyorum. Ammaa., Kur'ân-ı Kerim günümüz şartlarına uygun değil. 1400 sene öncesinin ihtiyaçlarını karşılamak üzere indirilmiş ve o gün için fevkalade imiş. Ama zaman değişti şartlar değişti, insanların ihtiyaçları değişti, sorumlulukları değişti."
"Zamanın değişmesiyle ahkam değişir" diyor bir hukuk profesörü. Kendisine şöyle dedim: "Tabiattaki kanunlar ne zaman yaratıldı?" "Milyonlarca sene önce" dedi. "Milyonlarca sene önce yarattığı kanunlarda Rabbimin eksikliği var mı? Yani Fizikçiler veya kimyacılar veya biyoloji alimleri; bu çiçek böyle olmamalıydı, bu böcek böyle uçmamalıydı, bu güneşin ışınları şöyle açmamalıydı, mor Öyle değilde şöyle olmalıydı gibi, güneşin rengine, denizin dalgasına, yıldızın yanmasına, çiçeğin açmasına, böceğin uçmasına müdahale edebiliyorlar mı?
Yani "2000 li yıllara giriyoruz, bu hava Hz. Adem'in soluduğu hava, bu su Hz. Adem'in içtiği su, çok geri bir şey, biz çağımıza uygun hava ve içecek gibi şeyler icad edeceğiz" diyorlar mı? Hayır. Demiyorlar. Yani milyonlarca sene önce koyduğu tabiat kanunları hala güzelliğini eksiksizliğini koruyor değil mi?" "Evet koruyor" dedi. "Peki milyonlarca sene önceki yarattığı milyonlarca kanununda Allah kusur etmemiş de, 1400 sene öncesindekinde mi kusur etsin?" deyince, kabul etti ve "hocam bunun yazılması lazım. "dedi. Yani bizim hukukçular çevresine duyurulması lazım diyor.
Rabbim Kur'ân'ım anlatacak ya. Kur'ân'ım anlatmadan önce gözlerimizi gökyüzüne çeviriyor, gözlerimizi yeryüzüne çeviriyor her gün yaşadığımız geceye ve gündüze çeviriyor, şafağın atışına, güneşin batışına dikkatimizi çekiyor. Bütün bunları evirip çeviren, bütün bunları bir kanun içerisinde yürüten Allah (c.c) orada kusur etmezse, Kur'ân'ında mı kusur edecek? Elbette hayır.
22- Arkadaşınız deli değildir.
Bu Kur'ân'ı getiren Peygamber, sizin arkadaşınızdır. Onun deli olmadığını siz biliyorsunuz.
23- Andolsunki, Onu (Cebraili) apaçık bir ufukta gördü.
24- O gayb üzerine (Allah'tan gelen ayetleri tebliğde) cimri değildir.
25- O (Kur'ân), kovulmuş şeytanın sözü değildir.
26- (Kur'ân'ı bırakıp) nereye gidiyorsunuz?
Peygamberimizin Cebrail'i gördüğünü ve O gaybdan getirdiği Allah'ın ayetlerinden hiçbir şey eksiltmeden verdiğini ve şeytan sözünün bu kitaba hiç girmediğini, Allah kelamının güçlü, kuvvetli ve güvenilen bir elçi, olan Cebrail'le bize geldiğini ifade ettikten sonra Rabbim; "Nereye gidiyorsunuz?" diyor. Herkes kendi kendine bu soruyu sorsun.
27- Bu, alemler için ancak bir öğüttür.
28- Sizden doğru olmak isteyen için (bir öğüttür)
29- Alemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe, siz hiçbirşey dileyemezsiniz.
Herkes Sirat-1 Müstekimi istemelidir. Sırat-ı Müstekime gönlünü açarsa, doğru olmak isterse, Kur'ân ona fayda verecektir.
Bu Kur'ân doğruluğu isteyenlere fayda verir. Dünyanın her tarafında hakkı, gerçeği, mutlak doğruyu arayan insanlar vardır. İşte o insanlara Kur'ân ulaştınlırsa onlar hidayete ererler gerçeği bulurlar.
Ancak doğruluğu istemeyen, çıkarlarını eğrilikte görenler, Kur'ana karşı olacaklardır. Ve Kur'ân onlarında hüsranını artırır. Surenin 28. ayetinde insan iradesiyle doğruluğu istemesinin gerekliliği vurgulandıktan sonra, 29. ayette, bütün iradelerin ve isteklerin, Allah'ın isteğine uygun düşmesi gerektiği vurgulanıyor.
Biz bu dünya üzerinde , değirmen taşının üzerindeki karınca gibiyiz. Dünyanın dönüş yönünü ve şeklini istesek de değiştiremeyiz. Bir kısım insanlar yağmurun yağmasını ister, bir kısım da yağmamasını ister. Bunlardan hangisinin isteği Rabbimizin isteğine uygunsa o gerçekleşir.
Yoksa dünyanın düzeni bozulur. İnsan istediği herşeyi yapabilseydi, ilk önce üzerinde yaşadığımız toprağı altın yapmaya çalışırdı. Sonrada yiyecek birşey bulamazdı. Akif güzel söylemiş; Allaha dayan, saye sarıl, hükmüne ram ol. Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.
16- Yuvasına akıp gidenlere,
17- Gelen geceye,
18- Nefes alan sabaha (yemin olsun ki).
Sabahın gelişini, ışıldamasını, hayat bahşetmesini de "teneffüs" kelimesiyle ifade etmiş. Sanki canlıymış gibi hayal ettiriyor Allah (c.c). Gökyüzünde yıldızların parlamasını sonra kaybolup gitmesine yemin ediyor. Gece gidiyor, gündüz geliyor, gündüz gidiyor, gece geliyor, bunları bir getirip götüren var. Bütün bunlara yemin ettikten sonra Allah (c.c);
19- Şüphesiz O, değerli bir elçinin (getirdiği) sözüdür.
"Bu çok değerli bir elçinin getirdiği bir sözdür." Cebrail'in Allah'tan getirdiği bir sözdür. Burada anlatılmak istenen Kur'ân-ı Kerim'i getirenin Cebrail olduğu ve çok değerli bir elçi olduğu söyleniyor.
20- Kuvvetli, arşın sahibi yanında yüksek bir mevki sahibidir.
21- Orada, itaat olunan ve güvenilen(Bir elçi) dir.
Arş indinde değeri olan çok güçlü ve kuvvetli. Yani hiçbir güç, gönderilen bu sözleri Kur'anı o elçinin elinden alıp, ona yeni ayetler ilave ettiremez, içinden ayet de çalamaz.
Top yekûn cinler, şeytanlar bir araya gelseler, şeytan gibi insanlar bir araya gelseler, Cebrail'e etki edemezler. Allah (c.c) kendisine güvenilen böyle bir elçi ile ayet-i kerimeleri indirdiğini ifade ediyor.
Yemin edilerek anlatılmak istenen Kur'ân-ı Kerim. Ama Kur'ân-ı Kerim'e gelmeden önce yemin edilen Yıldızlar var. Nasıl yıldızlar biliyor musunuz? "Efendim teknoloji çok ileri gitti. İnsanlar hergün harikalar yaratıyor." diye seviniyoruz, İnsanların yaptığı nedir biliyor musunuz? Allah'ın yarattığını anlamaya çalışmaktır.
Yüzlerce Rasathanelerde, binlerce ilim adamı, Allah'ın yarattığı yıldızların daha sayımını yapamamıştır. Yıldız yaratması diye bir şey yok. İnsan oğlunun teknolojisi, bundan (1998) bin sene sonra da yıldız yaratamayacaktır. Bir buğday tanesini yoktan yapamayacaktır.
Allah (c.c) bunlara yemin ettikten sonra, Kur'ân-ı Kerim'i getiren güçlü, kuvvetli bir elçiden yani Cebrail'den bahsediyor. Bu ayetler bizim dikkatimizi nereye çekiyor biliyor musunuz?
Günümüzde şöyle diyenler var. "Kur'ân'a iman ediyorum. Ammaa., Kur'ân-ı Kerim günümüz şartlarına uygun değil. 1400 sene öncesinin ihtiyaçlarını karşılamak üzere indirilmiş ve o gün için fevkalade imiş. Ama zaman değişti şartlar değişti, insanların ihtiyaçları değişti, sorumlulukları değişti."
"Zamanın değişmesiyle ahkam değişir" diyor bir hukuk profesörü. Kendisine şöyle dedim: "Tabiattaki kanunlar ne zaman yaratıldı?" "Milyonlarca sene önce" dedi. "Milyonlarca sene önce yarattığı kanunlarda Rabbimin eksikliği var mı? Yani Fizikçiler veya kimyacılar veya biyoloji alimleri; bu çiçek böyle olmamalıydı, bu böcek böyle uçmamalıydı, bu güneşin ışınları şöyle açmamalıydı, mor Öyle değilde şöyle olmalıydı gibi, güneşin rengine, denizin dalgasına, yıldızın yanmasına, çiçeğin açmasına, böceğin uçmasına müdahale edebiliyorlar mı?
Yani "2000 li yıllara giriyoruz, bu hava Hz. Adem'in soluduğu hava, bu su Hz. Adem'in içtiği su, çok geri bir şey, biz çağımıza uygun hava ve içecek gibi şeyler icad edeceğiz" diyorlar mı? Hayır. Demiyorlar. Yani milyonlarca sene önce koyduğu tabiat kanunları hala güzelliğini eksiksizliğini koruyor değil mi?" "Evet koruyor" dedi. "Peki milyonlarca sene önceki yarattığı milyonlarca kanununda Allah kusur etmemiş de, 1400 sene öncesindekinde mi kusur etsin?" deyince, kabul etti ve "hocam bunun yazılması lazım. "dedi. Yani bizim hukukçular çevresine duyurulması lazım diyor.
Rabbim Kur'ân'ım anlatacak ya. Kur'ân'ım anlatmadan önce gözlerimizi gökyüzüne çeviriyor, gözlerimizi yeryüzüne çeviriyor her gün yaşadığımız geceye ve gündüze çeviriyor, şafağın atışına, güneşin batışına dikkatimizi çekiyor. Bütün bunları evirip çeviren, bütün bunları bir kanun içerisinde yürüten Allah (c.c) orada kusur etmezse, Kur'ân'ında mı kusur edecek? Elbette hayır.
22- Arkadaşınız deli değildir.
Bu Kur'ân'ı getiren Peygamber, sizin arkadaşınızdır. Onun deli olmadığını siz biliyorsunuz.
23- Andolsunki, Onu (Cebraili) apaçık bir ufukta gördü.
24- O gayb üzerine (Allah'tan gelen ayetleri tebliğde) cimri değildir.
25- O (Kur'ân), kovulmuş şeytanın sözü değildir.
26- (Kur'ân'ı bırakıp) nereye gidiyorsunuz?
Peygamberimizin Cebrail'i gördüğünü ve O gaybdan getirdiği Allah'ın ayetlerinden hiçbir şey eksiltmeden verdiğini ve şeytan sözünün bu kitaba hiç girmediğini, Allah kelamının güçlü, kuvvetli ve güvenilen bir elçi, olan Cebrail'le bize geldiğini ifade ettikten sonra Rabbim; "Nereye gidiyorsunuz?" diyor. Herkes kendi kendine bu soruyu sorsun.
27- Bu, alemler için ancak bir öğüttür.
28- Sizden doğru olmak isteyen için (bir öğüttür)
29- Alemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe, siz hiçbirşey dileyemezsiniz.
Herkes Sirat-1 Müstekimi istemelidir. Sırat-ı Müstekime gönlünü açarsa, doğru olmak isterse, Kur'ân ona fayda verecektir.
Bu Kur'ân doğruluğu isteyenlere fayda verir. Dünyanın her tarafında hakkı, gerçeği, mutlak doğruyu arayan insanlar vardır. İşte o insanlara Kur'ân ulaştınlırsa onlar hidayete ererler gerçeği bulurlar.
Ancak doğruluğu istemeyen, çıkarlarını eğrilikte görenler, Kur'ana karşı olacaklardır. Ve Kur'ân onlarında hüsranını artırır. Surenin 28. ayetinde insan iradesiyle doğruluğu istemesinin gerekliliği vurgulandıktan sonra, 29. ayette, bütün iradelerin ve isteklerin, Allah'ın isteğine uygun düşmesi gerektiği vurgulanıyor.
Biz bu dünya üzerinde , değirmen taşının üzerindeki karınca gibiyiz. Dünyanın dönüş yönünü ve şeklini istesek de değiştiremeyiz. Bir kısım insanlar yağmurun yağmasını ister, bir kısım da yağmamasını ister. Bunlardan hangisinin isteği Rabbimizin isteğine uygunsa o gerçekleşir.
Yoksa dünyanın düzeni bozulur. İnsan istediği herşeyi yapabilseydi, ilk önce üzerinde yaşadığımız toprağı altın yapmaya çalışırdı. Sonrada yiyecek birşey bulamazdı. Akif güzel söylemiş; Allaha dayan, saye sarıl, hükmüne ram ol. Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.
14 Kasım 2009 Cumartesi
Tekvir Suresi ;1-14
Tekvir, Arabın dilinde: sarığın sarılmasına denir. Bu surenin bir ayet-i kerimesinde "Küvvirat" kelimesi geçtiğinden dolayı Tekvir Sûresi" denilmiştir. Mekke'de nazil olmuş, yirmidokuz ayettir.
Allah (c.c), her canın ahirete gittiğini, her doğanın öldüğünü, her tenin solduğunu her gün bizim gözlerimizin önüne seriveriyc İnsanların doğup-öldüğünü görüyoruz da acaba güneş de bir gün öl mü? Yıldızlar bir gün dökülür mü? Bütün dağlar yerinden oynar mı? Denizler bir gün kaynar mı?
Bütün bunların neticesinin ne olacağını, bunların da ecelinin gelec ğini, Allah (c.c) bu suresinde en çarpıcı ifadelerle bize anlatıvermiştir.
1- Güneş dürüldüğünde,
2- Yıldızlar söndüğünde,
3- Dağlar yürütüldüğünde!,
4- Değerli mallar bırakılıverdiğinde!,
5- Vahşiler toplandığında!,
6- Denizler ateşlendiğinde!,
7- Nefisler çiftleştiğinde!,
8- Diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda!,
9- Hangi günahdan öldürüldü? diye,
10- Sahifeler açıldığında!,
11- Gökyüzü yüzüldüğünde!,
12- Cehennem alcvlendirildiğinde!,
13- Cennet yaklaştırıldığında!,
14- Kişi kendisi için önceden ne hazırladığını bilecek.
Dikkatimizin çekildiği şeyler her gün gördüğümüz şeylerdir. Allah (c.c)'Mekke'de nazil olan bu sûrelerde, genelde her sabah, her akşam, her gece ve gündüzde gördüğümüz, elimizi değemediğimiz fakat hayretler içerisinde kaldığımız gökyüzüne dikkatlerimizi çekiyor, gözlerimizi daha fazla çevirmemizi sağlıyor.
Her okulun bir eğitim salonu veya bir eğitim sınıfı vardır ve orada dersler verilir. Sınıflarda dersleri vermek için yazı tahtası, tebeşirler vardır, orada öğretmen yazar, çizer bir şeyler gösterir.
Allah (c.c) de insanları eğitirken, sınıf olarak dünyayı kullanmış, dünya bizim sınıfımız. Topyekün beş milyar insan aynı sınıfta ders yapıyoruz. Yazı tahtalarımız gördüğümüz şeyler olan, güneş, yıldızlar, denizler, çiçekler, böcekler, taşlar ve kuşlardır.
Bütün bunlara dikkatimizi çekiyor Allah (c.c). Bunlardan bir kısmının doğup-öldüğünü görüyoruz,. İnsanın doğup öldüğünü, hayvanm doğup öldüğünü görüyoruz. Çiçeklerin açtığını ve solduğunu görüyoruz. Ama dağların öldüğünü falan görmüyoruz; dağların üzerinde ağaçların doğduğunu-büyüdüğünü, solduğunu görüyoruz. Bahar mevsiminde açtığını, güz mevsiminde yaprak dökümü yaptığını, danelerinin toprağa düşüp öldüğünü ve üzerine yapraklarla kefenler sardığını, üzerini kar gibi kefenlerle örttüğünü ama bir bahar mevsiminde yeniden dirildiğini gözlerimizle görüyoruz.
Bunlar bize, ahiretin mutlaka geleceğini, Allah'ın .söylediklerinin mutlaka olacağını gösteriyor. Yani bu dünyada iken bize mahşerin nasıl olacağını Rabbimiz tabiattan örnekler vermek suretiyle gösteriyor. Değil bir ağacın ölmesi, değil bir çiçeğin solması, değil bir böceğin ölmesi, bunlara hayat bahşeden güneş bir gün ölür diyor, bu ilk ayet-i kerimede.
"Güneş dürülüverecek" Topyekün dünyamıza ve diğer bütün yıldızlara ışık veren, ısı veren, yedi renginden binlerce renk tonu oluşturan bu güneş, bir gün o ışıklarım kendisine toplayıverecek. Kuruyacak, simsiyah hale geliverecek. Ondan ışık alan ve almayan diğer yıldızlar da dökülüverecek "inkederat" kelimesinde hem dökülüvermek hem de saçılıvermek anlamı vardır.
Hareket eden bize hayat bahşeden dağlarda birgün yerinden yürütü-lüverecektir. Dağlar yürütülünce ne olur? Dünyanın en cimri insanı mah biriktirir, biriktirir, malını hep kasada dinlenrîirirmiş. Kendisine sorulmuş; "yahu bu parayı niye kasada tutuyorsun?" denilince, demişki; "bu para çok yoruldu. Dünyanın her tarafını gezdi, şimdi dinlendiriyorum".
Bütün mal varlığını kasasında biriktiren cimri bile; bir gün gelir can bedenden gitmeye az kaldığı zamanlarda, şöyle bir kasasına bakar, kasası ve içindeki parası onun gözünde değersiz hale geliverir. "Aman, gözüm görmesin, boşuna biriktirmişim. 50 senemi verdim ama benim ölümümü engelliyemiyor, ağrılarımı dindiremiyor." der.
Allah (c.c) de; "bir gün gelir insanların en değerli malları gözlerinde değersiz hale geliverir" diyor.
"işar" arabın dilinde en değerli hamile develer için kullanılmış. O gün için arabın en değerli malı, paradan da değerli. Paranın fazla iş . yapmadığı dönemler. Bir yerden bir yere eşyaları taşımak için kullanılan, bu günün taşıtlarından tırlar, kamyonlar, tanklar mesabesinde değerli hayvanlar. Tırlardan daha değerli. Çünkü istediği zaman kesip etini yiyebiliyor, derisinden ayakkabı yapabiliyor, sırtına elbise yapabiliyor, yününden kumaşlar dokuyabiliyor, sütünden içebiliyor.
Böylesine değerli, hayatının bir parçası olan mal da bir gün gelecek, değersiz-hale geliverecek diyor Allah (c.c). Öyle ya, kişinin binlerce devesi olsa, milyonlarca dolan olsa, ama oturmakta olduğu ev ayağının altından kaymaya başlayınca, o para ona ne yapabilecek? "Dağlar yerinden oynayıverdiğinde" tirilyonlarca dolan olsa o ne yapacak? İstanbul için düşünelim; marmara denizi yanmaya başlayınca, altındaki toprak kaymaya başlayınca, üzerindeki yıldızlar dökülmeye başlayınca, Holdinglerin kulelerinde olsalar o para ona ne fayda verebilir ki?
Bunlar ne zaman olacak? Bunu bilmiyoruz? Allah (c.c) 1400 sene önce bu ayeti indirmiş. Bizim müslümanlanmızm tamamı 1400 seneden beri bu sureyi okuyarak geliyor. Kesinlikle inanıyoruz ki, bir gün gelecek, bunlar olacak.
Ama bunlar olmadan da bizim yıldızımız zaten sönüyor. Bizim güvendiğimiz dağlar elimize geliveriyor. En değerli mallarımız gözü-müzde değersiz hale dönüşüveriyor.
Yani ölüm döşeğine yattığımızda, bir kalp hastası olup aniden ölüme hazırlandığımızda, en değerli mallarımız gözlerimizde değersiz hale geliveriyor. Öyleyse biz, ecelimiz gelmeden hazırlığımızı yapalım.
Hiçbirimiz nerede öleceğimizi bilmiyoruz. Öyleyse hazırlıklı olmalıyız. Önce imanımızı sağlam tutacağız, sonra o imanımızın çiçeği olan amellerimizi yerine getireceğiz. Abdestli olmaya dikkat edeceğiz. İyi düşünceler içinde olmak için, hep iyi şeyler düşüneceğiz. Güzellikler içinde ölecek olursak, Allah bizi güzel yerlere koyacaktır. Allah (c.c); "iyi ve güzel insanlar, güzel yerlere layıktır." diyor,
"Birbirine yabani olan birbirine zıt olanlar bir araya getiriliverdiğinde." Tefsirler bunu şöyle anlatır. Zalimlerle mazlumlar kucak kucağa gelecek, ikisinin de üzerinde birbaşka güç kendi otoritesini gösteriyor. Dağlar yerinden oynayıverince, yıldızlar dökülmeye başlayınca, her kes de bir panik ve o panik zalimle mazlumu bir araya getiriverecek.
Kucak kucağa gelecekler, birbirlerinden yardım isteyecekler. Ama yardım edecek kimse yok. Kurt ile kuzu bir araya gelecek. Çünkü kurdun kuzuyu yeme iştahı gitmiştir, zira ayağının altındaki dağ, kıl taneleri gibi atılmaya başlamıştır. Öyle bir ortamda kurt kuzudan birşey beklemiyor, herkes can derdine düşüyor.
Zaruri olduğundan dolayı kurt gibi insanlarla kuzu gibi insanların bir araya gelmesi, onlara bir sevap kazandırmaz. Çünkü bu bir araya geliş korkudan olmuştu. Dinimiz, korkmadan bir araya gelmemizi ister.
Yani hayati endişenin olmadığı bir anda, hiçbir tehlikenin bulunmadığı bir zamanda, kimsenin zorlamasının olmadığı bir durumda, sadece Allah (c.c) emrettiği için insanlarla birlikte yaşamaya, insanlara İslâmı öğretmeye, İslâm'ın ihsanı ve adaleti içerisinde insanlara müthiş bir hayat sürdürmeye gayret göstermemiz gerektiğine Kur'ân ayetleri işaret etmektedir.
Allah (c.c) diyor ki; "Denizler alevlendirildiğinde." Atalarımızın güzel sözlerinden biri de şudur: "Deniz yanar mı? İhtimal." İstanbul'da bir denizin yandığını İstanbullular gördü. Bir tanker çarpışması neticesinde denizi günlerce alev aldı. Denizlerin de kaynadığı bir gün gelecek. Nasıl olacak? Tefsircilerimiz birçok şey söylüyorlar. Ama ayet kesin ifadesiyle denizlerinde alevleneceğine, kaynayacağına dikkatimizi çekiyor.
Olur mu? diye hatıra gelebilir. Allah(cc) olur dedikten sonra olur. Bir kere bunu bileceğiz. Ama tefsircilerimiz bu olayı aklımıza da yaklaştırma, anlatılma ihtiyacı hissetmişler. Demişler ki; toprağın merkezine doğru gidildikçe bir metrede şu kadar C° sıcak]ık artmaktadır. Dünyanın merkezinde lavlar kaynamaktadır. Dağlar yerinden oynatılınca arz kabuğu çatlayınca denizin tabanından lavlar da dışarıya çıkar ve denizler kaynar. Veya sular aşağı doğru gittiğinde denizler kaynar. Veya Allah(cc) dünyayı güneşe biraz daha yaklaştırır ve sular ısınır kaynar. Hem de fokur fokur. Öyle bir gün gelmeden kendimizi hazır tutalım.
"Nefisler çiftleştiriliverdiğinde "Yani canla beden bir araya geliverdiğinde ölünce canla beden bir birinden ayrılıyor. Canımız ruhlar alemine gidiyor. Azabı tatması için. canla bedenin birbiriyle alakası devam ediyor. Nasıl devam eder? İnsanoğlunun yapmış olduğu birçok elektronik oyunlarında uzaktan kumanda ile birbirlerini nasıl etkilediğini görüyoruz.
İnsanoğlu kabrinde yatarken veya kül olmuş havada uçarken veya denizin dibinde yüzerken en küçücük zerresiyle ruhunun alakasını yine sürdürüyor. Mü'min olarak ölmüşse, cennet bahçelerinden bir.bahçede gibi hayat sürüyor. Kafir olarak ölmüşse cehennem çukurlarından bir çukurda o hayatını devam ettiriyor. Mahşer gününde can ve beden bir araya gelerek mahşer yerine gelecekler.
Dostlar bir araya geliverdiğinde. Veya aynı düşüncedeki insanlar bir araya geliverdiğinde. Bu dünyada dikkatli olalım. Ahirctte kiminle birlikte olmak istiyorsak, bu dünyada onu sevelim ve onunla beraber olalım ve onun yolundan gidelim. Biz sevgili, peygamberimizi seviyoruz.
Onun gittiği yere gitmek istiyoruz. O'nun komşusu olmak istiyoruz cennette. Bunun yolu nereden geçiyor? Bunun yolu O'nun getirdiği Kur1 ân'a uymak, sünnetini aynen hayatımıza uygulamaktan geçiyor.
"Ben imansızların yolundan giderim aynı zaman da Peygamberi de severim, O'nun yanında da olurum." diyorlar. Olmaz!, bu yalan olur.! Çünkü sevmek, sevdiğinin isteklerini yerine getirmek demektir.
Ahirette mahşer yerine varıldığında, her şey ayan beyan görüldüğünde, insanlar sağ tarafına bakıyor cenneti görüyor, sol tarafına bakıyor cehennemi görüyor. Tabiki orada hesap-kitap yapılıyor. Yaptıklarımızdan hesaba çekiliyoruz.
Allah (c.c)'de şöyle buyurur: "Sahifeler yayılıverildiğinde." Yani Herkesin amel defterleri ellerine tutuşturulduğunda. Rabbim başka bir-, ayetinde; ağzımızdan çıkan her kelimenin kaydedildiğini ifade ediyor. . "Kiramen katibin" melekleri amellerimizi yazmaktadır.
Öyleyse bizde amel defterimize kötü şeyler yazdırmayalım, iyi şeyler yazdıralım. Kulaklarımızı, gözlerimizi günahlarla kirletmemeye dikkat edelim. Kur'ân'ın ve sünnetin güzelliklerini üzerimizde gösterelim.
Amel defterleri açılrverdiğinde "kişi kendisine ne hazırladığını bilecek." Hepimiz nasıl ameller işlediğimizi bilmediğimizi biliyoruz. Cennetlik miyiz? cehennemlik miyiz? bilemiyoruz. Kimsenin garantisi yok. Yaşayan bir insan, "ben cennetliğim" diyorsa, yalan söylüyordur. Bir diğeri de; "ben cehennemliğim" derse o da yalan söyler.
Biz cenneti ümid ederek, cehenneme düşme korkusunu taşıyarak yaşayacağız. Eskilerin ifadesiyle "Havf ile Reca" arasında yaşayacağız: Peygamberler ve Peygamberlerin haber verdiği, müjdelediği insanların dışında kimsenin cennet garantisi yoktur. Ama şu söylenir. "İmanla bu dünyadan göçmeyi başaran herkes cennete gidecektir." Bu kesindir. Ama kim imanla gitti? Bunu bilemiyoruz.
Biz imanımızı en mukaddes varlığımız olarak koruyacağız, Paralarımızdan, evimizden, malımızdan ve mülkümüzden daha fazla koruyacağız. Çünkü ölüm döşeğinde hiçbir malımız bize fayda vermiyor.
Allah (c.c), her canın ahirete gittiğini, her doğanın öldüğünü, her tenin solduğunu her gün bizim gözlerimizin önüne seriveriyc İnsanların doğup-öldüğünü görüyoruz da acaba güneş de bir gün öl mü? Yıldızlar bir gün dökülür mü? Bütün dağlar yerinden oynar mı? Denizler bir gün kaynar mı?
Bütün bunların neticesinin ne olacağını, bunların da ecelinin gelec ğini, Allah (c.c) bu suresinde en çarpıcı ifadelerle bize anlatıvermiştir.
1- Güneş dürüldüğünde,
2- Yıldızlar söndüğünde,
3- Dağlar yürütüldüğünde!,
4- Değerli mallar bırakılıverdiğinde!,
5- Vahşiler toplandığında!,
6- Denizler ateşlendiğinde!,
7- Nefisler çiftleştiğinde!,
8- Diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda!,
9- Hangi günahdan öldürüldü? diye,
10- Sahifeler açıldığında!,
11- Gökyüzü yüzüldüğünde!,
12- Cehennem alcvlendirildiğinde!,
13- Cennet yaklaştırıldığında!,
14- Kişi kendisi için önceden ne hazırladığını bilecek.
Dikkatimizin çekildiği şeyler her gün gördüğümüz şeylerdir. Allah (c.c)'Mekke'de nazil olan bu sûrelerde, genelde her sabah, her akşam, her gece ve gündüzde gördüğümüz, elimizi değemediğimiz fakat hayretler içerisinde kaldığımız gökyüzüne dikkatlerimizi çekiyor, gözlerimizi daha fazla çevirmemizi sağlıyor.
Her okulun bir eğitim salonu veya bir eğitim sınıfı vardır ve orada dersler verilir. Sınıflarda dersleri vermek için yazı tahtası, tebeşirler vardır, orada öğretmen yazar, çizer bir şeyler gösterir.
Allah (c.c) de insanları eğitirken, sınıf olarak dünyayı kullanmış, dünya bizim sınıfımız. Topyekün beş milyar insan aynı sınıfta ders yapıyoruz. Yazı tahtalarımız gördüğümüz şeyler olan, güneş, yıldızlar, denizler, çiçekler, böcekler, taşlar ve kuşlardır.
Bütün bunlara dikkatimizi çekiyor Allah (c.c). Bunlardan bir kısmının doğup-öldüğünü görüyoruz,. İnsanın doğup öldüğünü, hayvanm doğup öldüğünü görüyoruz. Çiçeklerin açtığını ve solduğunu görüyoruz. Ama dağların öldüğünü falan görmüyoruz; dağların üzerinde ağaçların doğduğunu-büyüdüğünü, solduğunu görüyoruz. Bahar mevsiminde açtığını, güz mevsiminde yaprak dökümü yaptığını, danelerinin toprağa düşüp öldüğünü ve üzerine yapraklarla kefenler sardığını, üzerini kar gibi kefenlerle örttüğünü ama bir bahar mevsiminde yeniden dirildiğini gözlerimizle görüyoruz.
Bunlar bize, ahiretin mutlaka geleceğini, Allah'ın .söylediklerinin mutlaka olacağını gösteriyor. Yani bu dünyada iken bize mahşerin nasıl olacağını Rabbimiz tabiattan örnekler vermek suretiyle gösteriyor. Değil bir ağacın ölmesi, değil bir çiçeğin solması, değil bir böceğin ölmesi, bunlara hayat bahşeden güneş bir gün ölür diyor, bu ilk ayet-i kerimede.
"Güneş dürülüverecek" Topyekün dünyamıza ve diğer bütün yıldızlara ışık veren, ısı veren, yedi renginden binlerce renk tonu oluşturan bu güneş, bir gün o ışıklarım kendisine toplayıverecek. Kuruyacak, simsiyah hale geliverecek. Ondan ışık alan ve almayan diğer yıldızlar da dökülüverecek "inkederat" kelimesinde hem dökülüvermek hem de saçılıvermek anlamı vardır.
Hareket eden bize hayat bahşeden dağlarda birgün yerinden yürütü-lüverecektir. Dağlar yürütülünce ne olur? Dünyanın en cimri insanı mah biriktirir, biriktirir, malını hep kasada dinlenrîirirmiş. Kendisine sorulmuş; "yahu bu parayı niye kasada tutuyorsun?" denilince, demişki; "bu para çok yoruldu. Dünyanın her tarafını gezdi, şimdi dinlendiriyorum".
Bütün mal varlığını kasasında biriktiren cimri bile; bir gün gelir can bedenden gitmeye az kaldığı zamanlarda, şöyle bir kasasına bakar, kasası ve içindeki parası onun gözünde değersiz hale geliverir. "Aman, gözüm görmesin, boşuna biriktirmişim. 50 senemi verdim ama benim ölümümü engelliyemiyor, ağrılarımı dindiremiyor." der.
Allah (c.c) de; "bir gün gelir insanların en değerli malları gözlerinde değersiz hale geliverir" diyor.
"işar" arabın dilinde en değerli hamile develer için kullanılmış. O gün için arabın en değerli malı, paradan da değerli. Paranın fazla iş . yapmadığı dönemler. Bir yerden bir yere eşyaları taşımak için kullanılan, bu günün taşıtlarından tırlar, kamyonlar, tanklar mesabesinde değerli hayvanlar. Tırlardan daha değerli. Çünkü istediği zaman kesip etini yiyebiliyor, derisinden ayakkabı yapabiliyor, sırtına elbise yapabiliyor, yününden kumaşlar dokuyabiliyor, sütünden içebiliyor.
Böylesine değerli, hayatının bir parçası olan mal da bir gün gelecek, değersiz-hale geliverecek diyor Allah (c.c). Öyle ya, kişinin binlerce devesi olsa, milyonlarca dolan olsa, ama oturmakta olduğu ev ayağının altından kaymaya başlayınca, o para ona ne yapabilecek? "Dağlar yerinden oynayıverdiğinde" tirilyonlarca dolan olsa o ne yapacak? İstanbul için düşünelim; marmara denizi yanmaya başlayınca, altındaki toprak kaymaya başlayınca, üzerindeki yıldızlar dökülmeye başlayınca, Holdinglerin kulelerinde olsalar o para ona ne fayda verebilir ki?
Bunlar ne zaman olacak? Bunu bilmiyoruz? Allah (c.c) 1400 sene önce bu ayeti indirmiş. Bizim müslümanlanmızm tamamı 1400 seneden beri bu sureyi okuyarak geliyor. Kesinlikle inanıyoruz ki, bir gün gelecek, bunlar olacak.
Ama bunlar olmadan da bizim yıldızımız zaten sönüyor. Bizim güvendiğimiz dağlar elimize geliveriyor. En değerli mallarımız gözü-müzde değersiz hale dönüşüveriyor.
Yani ölüm döşeğine yattığımızda, bir kalp hastası olup aniden ölüme hazırlandığımızda, en değerli mallarımız gözlerimizde değersiz hale geliveriyor. Öyleyse biz, ecelimiz gelmeden hazırlığımızı yapalım.
Hiçbirimiz nerede öleceğimizi bilmiyoruz. Öyleyse hazırlıklı olmalıyız. Önce imanımızı sağlam tutacağız, sonra o imanımızın çiçeği olan amellerimizi yerine getireceğiz. Abdestli olmaya dikkat edeceğiz. İyi düşünceler içinde olmak için, hep iyi şeyler düşüneceğiz. Güzellikler içinde ölecek olursak, Allah bizi güzel yerlere koyacaktır. Allah (c.c); "iyi ve güzel insanlar, güzel yerlere layıktır." diyor,
"Birbirine yabani olan birbirine zıt olanlar bir araya getiriliverdiğinde." Tefsirler bunu şöyle anlatır. Zalimlerle mazlumlar kucak kucağa gelecek, ikisinin de üzerinde birbaşka güç kendi otoritesini gösteriyor. Dağlar yerinden oynayıverince, yıldızlar dökülmeye başlayınca, her kes de bir panik ve o panik zalimle mazlumu bir araya getiriverecek.
Kucak kucağa gelecekler, birbirlerinden yardım isteyecekler. Ama yardım edecek kimse yok. Kurt ile kuzu bir araya gelecek. Çünkü kurdun kuzuyu yeme iştahı gitmiştir, zira ayağının altındaki dağ, kıl taneleri gibi atılmaya başlamıştır. Öyle bir ortamda kurt kuzudan birşey beklemiyor, herkes can derdine düşüyor.
Zaruri olduğundan dolayı kurt gibi insanlarla kuzu gibi insanların bir araya gelmesi, onlara bir sevap kazandırmaz. Çünkü bu bir araya geliş korkudan olmuştu. Dinimiz, korkmadan bir araya gelmemizi ister.
Yani hayati endişenin olmadığı bir anda, hiçbir tehlikenin bulunmadığı bir zamanda, kimsenin zorlamasının olmadığı bir durumda, sadece Allah (c.c) emrettiği için insanlarla birlikte yaşamaya, insanlara İslâmı öğretmeye, İslâm'ın ihsanı ve adaleti içerisinde insanlara müthiş bir hayat sürdürmeye gayret göstermemiz gerektiğine Kur'ân ayetleri işaret etmektedir.
Allah (c.c) diyor ki; "Denizler alevlendirildiğinde." Atalarımızın güzel sözlerinden biri de şudur: "Deniz yanar mı? İhtimal." İstanbul'da bir denizin yandığını İstanbullular gördü. Bir tanker çarpışması neticesinde denizi günlerce alev aldı. Denizlerin de kaynadığı bir gün gelecek. Nasıl olacak? Tefsircilerimiz birçok şey söylüyorlar. Ama ayet kesin ifadesiyle denizlerinde alevleneceğine, kaynayacağına dikkatimizi çekiyor.
Olur mu? diye hatıra gelebilir. Allah(cc) olur dedikten sonra olur. Bir kere bunu bileceğiz. Ama tefsircilerimiz bu olayı aklımıza da yaklaştırma, anlatılma ihtiyacı hissetmişler. Demişler ki; toprağın merkezine doğru gidildikçe bir metrede şu kadar C° sıcak]ık artmaktadır. Dünyanın merkezinde lavlar kaynamaktadır. Dağlar yerinden oynatılınca arz kabuğu çatlayınca denizin tabanından lavlar da dışarıya çıkar ve denizler kaynar. Veya sular aşağı doğru gittiğinde denizler kaynar. Veya Allah(cc) dünyayı güneşe biraz daha yaklaştırır ve sular ısınır kaynar. Hem de fokur fokur. Öyle bir gün gelmeden kendimizi hazır tutalım.
"Nefisler çiftleştiriliverdiğinde "Yani canla beden bir araya geliverdiğinde ölünce canla beden bir birinden ayrılıyor. Canımız ruhlar alemine gidiyor. Azabı tatması için. canla bedenin birbiriyle alakası devam ediyor. Nasıl devam eder? İnsanoğlunun yapmış olduğu birçok elektronik oyunlarında uzaktan kumanda ile birbirlerini nasıl etkilediğini görüyoruz.
İnsanoğlu kabrinde yatarken veya kül olmuş havada uçarken veya denizin dibinde yüzerken en küçücük zerresiyle ruhunun alakasını yine sürdürüyor. Mü'min olarak ölmüşse, cennet bahçelerinden bir.bahçede gibi hayat sürüyor. Kafir olarak ölmüşse cehennem çukurlarından bir çukurda o hayatını devam ettiriyor. Mahşer gününde can ve beden bir araya gelerek mahşer yerine gelecekler.
Dostlar bir araya geliverdiğinde. Veya aynı düşüncedeki insanlar bir araya geliverdiğinde. Bu dünyada dikkatli olalım. Ahirctte kiminle birlikte olmak istiyorsak, bu dünyada onu sevelim ve onunla beraber olalım ve onun yolundan gidelim. Biz sevgili, peygamberimizi seviyoruz.
Onun gittiği yere gitmek istiyoruz. O'nun komşusu olmak istiyoruz cennette. Bunun yolu nereden geçiyor? Bunun yolu O'nun getirdiği Kur1 ân'a uymak, sünnetini aynen hayatımıza uygulamaktan geçiyor.
"Ben imansızların yolundan giderim aynı zaman da Peygamberi de severim, O'nun yanında da olurum." diyorlar. Olmaz!, bu yalan olur.! Çünkü sevmek, sevdiğinin isteklerini yerine getirmek demektir.
Ahirette mahşer yerine varıldığında, her şey ayan beyan görüldüğünde, insanlar sağ tarafına bakıyor cenneti görüyor, sol tarafına bakıyor cehennemi görüyor. Tabiki orada hesap-kitap yapılıyor. Yaptıklarımızdan hesaba çekiliyoruz.
Allah (c.c)'de şöyle buyurur: "Sahifeler yayılıverildiğinde." Yani Herkesin amel defterleri ellerine tutuşturulduğunda. Rabbim başka bir-, ayetinde; ağzımızdan çıkan her kelimenin kaydedildiğini ifade ediyor. . "Kiramen katibin" melekleri amellerimizi yazmaktadır.
Öyleyse bizde amel defterimize kötü şeyler yazdırmayalım, iyi şeyler yazdıralım. Kulaklarımızı, gözlerimizi günahlarla kirletmemeye dikkat edelim. Kur'ân'ın ve sünnetin güzelliklerini üzerimizde gösterelim.
Amel defterleri açılrverdiğinde "kişi kendisine ne hazırladığını bilecek." Hepimiz nasıl ameller işlediğimizi bilmediğimizi biliyoruz. Cennetlik miyiz? cehennemlik miyiz? bilemiyoruz. Kimsenin garantisi yok. Yaşayan bir insan, "ben cennetliğim" diyorsa, yalan söylüyordur. Bir diğeri de; "ben cehennemliğim" derse o da yalan söyler.
Biz cenneti ümid ederek, cehenneme düşme korkusunu taşıyarak yaşayacağız. Eskilerin ifadesiyle "Havf ile Reca" arasında yaşayacağız: Peygamberler ve Peygamberlerin haber verdiği, müjdelediği insanların dışında kimsenin cennet garantisi yoktur. Ama şu söylenir. "İmanla bu dünyadan göçmeyi başaran herkes cennete gidecektir." Bu kesindir. Ama kim imanla gitti? Bunu bilemiyoruz.
Biz imanımızı en mukaddes varlığımız olarak koruyacağız, Paralarımızdan, evimizden, malımızdan ve mülkümüzden daha fazla koruyacağız. Çünkü ölüm döşeğinde hiçbir malımız bize fayda vermiyor.
12 Kasım 2009 Perşembe
Tebbet Suresi
Mekke devrinde nazil olmuştur, beş ayetten müteşekkildir. ."Mesed veya Leheb Suresi" de denilmektedir.
Bir bayan, öğretmenlikten emekli olduktan sonra "başımı kapattım, namazlarımı kılmaya başladım, Kur'ân-ı Kerim'i de mealinden okudum. Ancak çocukluğumuzda ezberlediğimiz Tebbet suresinde önemli bir şey görmedim. Manasını bilmeden okurken daha fazla etkileniyordum. Ama manasım öğrendikten sonra fazla etkilenmedim," diyor. Niye? diye sordum.
Dedi ki; "orada biz, Ebu Leheb ve hanımına lanet okuyormuşuz. Olur mu? İnsan Allah'ın huzuruna varınca namazında geçmişte bir insana -ki o aynı zaman da Peygamberimizin amcası- suçundan dolayı kıyamete kadar gelecek insanların lanet okuması doğru mu?" dedi.
Bu tür insanların Kur'anı Tefsirden okumadığı surece yalnız ayet-i kerimenin mealini -ki meal, terceme yapanın o ayetin kelimelerinden anladığı manayı Türkçeye aktarmasıdır- okuduğu sürece bu kanaate varması normal.
Meal yazanlar da, Kur'ân'ı anlamanın yalnız meal okumakla mümkün olamıyacağını sözlerinde belirtirler. Hatta. 10, 20, 30 ciltlik tefsir yapan alimler de "benim anlayabildiğim bu kadar" derler.
Hani güneş yedi rengiyle tabiatta milyonlarca renk üretiyor. Güneşe, menekşe bakıyor, mor alıyor, karanfil bakıyor kırmızı alıyor.
İşte biz de öyleyiz. Allah'ın kelamından bir şeyler alırken, bizim ön hazırlığımız da bizi yönlendirmektedir aslında.
Onun için ön hazırlıklarımızı atarak, Allah kelamına gönlümüzü bembeyaz bir kağıt gibi açarak okuyacak olursak ve bu konuda da değerli ilim adamlarımızın eserlerinden yararlanacak olursak, yanlış anlamalardan kurtulmuş oluruz. Tefsirler bu yanlışları gideren değerli eserierimizdir.
Ben de, O soruyu soran hanım efendiye dedim ki; "Ben de bu gün-' lerde daha çok okuyorum." Niye?
"Çünkü Ebu Leheb bir semboldür. Kıyamete kadar gelecek olan imansızların sembolü Ebu Leheb'dir. Geçmiştekilerin sembolü Firavun'dur, Nemrud'dur, Karun'dur, Haman'dır. Diğer peygamberlerin düşmanları olduğu gibi, bu ümmetin düşman sembolü ise, Peygamber Efendimizin karşısına dikilen; "sana bu fırsatı vermem bu peygamberliğini yaydırmam, insanların tek Allah'a itaat ettirmene müsade etmem, bu Mekke parlementosunun otoritesini zedeletmem." deyip, o günkü ordularıyla Efendimize karşı çıkan Ebu Leheb anlatılıyor.
"İşte kıyamete kadar gelecek olan, devletlerin, şahısların, kuruluşların, kurumların vakıfların her türlü faaliyetlerini temsilen Ebu Leheb zikredilmiştir." Ben de bu günlerde bu sureyi daha çok okuyorum.
Günümüzde ben de, İslâm dinini yok etmek, müslümanları zayıflatmak, hizmette büyük merhaleler kaydetmiş müslümanları çeşitli daleverelerle kendilerine katmak için faaliyet gösteren, bunda başarılı olamadığı takdirde, Birleşmiş Milletlerin ve NATO'nun askerleriyle müslümanların üzerine yürüyenleri duyduğumda, televizyonda gördüğümde, gazeteler de haber olarak okuduğum da; namazda tekrar Fil Sûresi ile Tebbet Sûresini biraz daha fazla okur ve Allah'm(cc) bu sûrelerinden moral bulurum.
Her dönemin gücü, kendi gücüyle orantılıdır. Peygamber Efendimize en yakın insan, Efendimizin en zayıf ve tek başına olduğu. bir dönemde kendisini destekleyen, yalnız Hz. Hatice validemiz.
Bu dönemde Mekke parlementosunun da gücünü arkasına alarak Peygamberimizin hareketini durdurmak, daha doğmadan, boğmak üzere faaliyete geçen insanların karşı saldırıları var.
Böyle bir durumda Allah'ın nurunu yaymak isteyenlere karşı gelenlerin sonunda hüsrana uğrayacaklarını, ona malının, mülkünün, evladının, hanımının kendisine fayda vermediğini, tek basmada olsa, inananların zafere ulaşacağını Allah (c.c) bu sure-i celileyle bize haber verir. 20. Asırda da eğer biz Peygamberimizin gösterdiği cesareti, gayreti, cihadı yapacak olursak, Ebu Leheb'in yolunda yürüyen devletler, şahıslar, kurumlar veya kuruluşların da aynı şekilde dayandıkları güç ve otoritenin kendilerine fayda vermiyeceğini tekrarlamış oluyoruz biz bu sureyle.
(Mahmut Toptaş)
Meal:
1. Kahrolsun (o parlak yüzlünün) Ebu Leheb'in çifte gücü, ve kahrolsun kendisi!
2. Ne faydası olacak servetinin ve kazancının?
3. Zamanı gelince şiddetle parlayan bir ateşe atılacak,
4. Karısı da (onun ateşine) odun hamallığı yapacak,
5. gerdanında (takı yerine sanki) çelikten bir halat (bulunacak).
Tefsir (Muhammed Eset)
Hz. Peygamberin amcasının gerçek adı, Abdül‘uzzâ idi. Ama halk arasında, daha çok parlak yüzünde ifadesini bulan güzelliğinden dolayı Ebû Leheb (lafzen, “Alev sahibi”) lakabı ile tanınıyordu (Beğavî, Mukâtil'den rivayeten. Zemahşerî ve Râzî, yukarıdaki ayet ile ilgili yorumlarında aynı rivayete dayanırlar: Fethu'l-Bârî, VIII, 599). Bu lakab, yahut künye, İslam'ın doğuşundan önce de kullanıldığından ona olumsuz bir anlam yüklemenin geçerli bir dayanağı yoktur. Yukarıdaki cümledeki “iki el” ifadesi, klasik Arapça'daki kullanıma göre, Ebû Leheb'in sahip olduğu büyük etkiyi yansıtan “güc”ün bir simgesidir.
Lafzen, “odun hammalı”, insanlar arasında “nefret ateşini tutuşturmak için” gizliden gizliye gerçek dışı söylentiler yayan ve iftiralar atan kişiyi anlatan meşhur bir deyim (Zemahşerî; bkz. ayrıca Taberî'nin nakliyle ‘İkrime, Mücâhid ve Katâde). Kadının adı Ervâ Ummu Cemîl binti Harb b. Umeyye idi: Ebû Süfyân'ın kardeşi ve dolayısıyla Umeyye saltanatının kurucusu Muâviye'nin halası idi. Onun Muhammed (s)'e ve O'na tâbi olanlara karşı nefreti o kadar şiddetliydi ki, sık sık, karanlıkta Hz. Peygamber'in evinin önüne O'nu yaralamak için dikenli çalılar serperdi; ve bu büyük öfkesini sürekli olarak Hz. Peygamber'i ve O'nun mesajını zedeleyici iftiralar atmak suretiyle gösterirdi.
Mesed terimi, maddesi ne olursa olsun, bükülmüş iplerden yapılan her türlü şeyi gösterir (Kâmûs, Muğnî, Lisânu'l-‘Arab). Burada soyut anlamdaki kullanılışı ise ikili bir muhteva taşımaktadır: hem bu kadının kötülüğe meyilli, bozuk ve eğri tabiatını, hem de “her insanın kaderi boynuna bağlanmıştır” manevî gerçeğini anlatır -ki 2. ayetle birlikte bu surenin genel, zamanlar üstü muhtevasını ortaya koyar.
Bir bayan, öğretmenlikten emekli olduktan sonra "başımı kapattım, namazlarımı kılmaya başladım, Kur'ân-ı Kerim'i de mealinden okudum. Ancak çocukluğumuzda ezberlediğimiz Tebbet suresinde önemli bir şey görmedim. Manasını bilmeden okurken daha fazla etkileniyordum. Ama manasım öğrendikten sonra fazla etkilenmedim," diyor. Niye? diye sordum.
Dedi ki; "orada biz, Ebu Leheb ve hanımına lanet okuyormuşuz. Olur mu? İnsan Allah'ın huzuruna varınca namazında geçmişte bir insana -ki o aynı zaman da Peygamberimizin amcası- suçundan dolayı kıyamete kadar gelecek insanların lanet okuması doğru mu?" dedi.
Bu tür insanların Kur'anı Tefsirden okumadığı surece yalnız ayet-i kerimenin mealini -ki meal, terceme yapanın o ayetin kelimelerinden anladığı manayı Türkçeye aktarmasıdır- okuduğu sürece bu kanaate varması normal.
Meal yazanlar da, Kur'ân'ı anlamanın yalnız meal okumakla mümkün olamıyacağını sözlerinde belirtirler. Hatta. 10, 20, 30 ciltlik tefsir yapan alimler de "benim anlayabildiğim bu kadar" derler.
Hani güneş yedi rengiyle tabiatta milyonlarca renk üretiyor. Güneşe, menekşe bakıyor, mor alıyor, karanfil bakıyor kırmızı alıyor.
İşte biz de öyleyiz. Allah'ın kelamından bir şeyler alırken, bizim ön hazırlığımız da bizi yönlendirmektedir aslında.
Onun için ön hazırlıklarımızı atarak, Allah kelamına gönlümüzü bembeyaz bir kağıt gibi açarak okuyacak olursak ve bu konuda da değerli ilim adamlarımızın eserlerinden yararlanacak olursak, yanlış anlamalardan kurtulmuş oluruz. Tefsirler bu yanlışları gideren değerli eserierimizdir.
Ben de, O soruyu soran hanım efendiye dedim ki; "Ben de bu gün-' lerde daha çok okuyorum." Niye?
"Çünkü Ebu Leheb bir semboldür. Kıyamete kadar gelecek olan imansızların sembolü Ebu Leheb'dir. Geçmiştekilerin sembolü Firavun'dur, Nemrud'dur, Karun'dur, Haman'dır. Diğer peygamberlerin düşmanları olduğu gibi, bu ümmetin düşman sembolü ise, Peygamber Efendimizin karşısına dikilen; "sana bu fırsatı vermem bu peygamberliğini yaydırmam, insanların tek Allah'a itaat ettirmene müsade etmem, bu Mekke parlementosunun otoritesini zedeletmem." deyip, o günkü ordularıyla Efendimize karşı çıkan Ebu Leheb anlatılıyor.
"İşte kıyamete kadar gelecek olan, devletlerin, şahısların, kuruluşların, kurumların vakıfların her türlü faaliyetlerini temsilen Ebu Leheb zikredilmiştir." Ben de bu günlerde bu sureyi daha çok okuyorum.
Günümüzde ben de, İslâm dinini yok etmek, müslümanları zayıflatmak, hizmette büyük merhaleler kaydetmiş müslümanları çeşitli daleverelerle kendilerine katmak için faaliyet gösteren, bunda başarılı olamadığı takdirde, Birleşmiş Milletlerin ve NATO'nun askerleriyle müslümanların üzerine yürüyenleri duyduğumda, televizyonda gördüğümde, gazeteler de haber olarak okuduğum da; namazda tekrar Fil Sûresi ile Tebbet Sûresini biraz daha fazla okur ve Allah'm(cc) bu sûrelerinden moral bulurum.
Her dönemin gücü, kendi gücüyle orantılıdır. Peygamber Efendimize en yakın insan, Efendimizin en zayıf ve tek başına olduğu. bir dönemde kendisini destekleyen, yalnız Hz. Hatice validemiz.
Bu dönemde Mekke parlementosunun da gücünü arkasına alarak Peygamberimizin hareketini durdurmak, daha doğmadan, boğmak üzere faaliyete geçen insanların karşı saldırıları var.
Böyle bir durumda Allah'ın nurunu yaymak isteyenlere karşı gelenlerin sonunda hüsrana uğrayacaklarını, ona malının, mülkünün, evladının, hanımının kendisine fayda vermediğini, tek basmada olsa, inananların zafere ulaşacağını Allah (c.c) bu sure-i celileyle bize haber verir. 20. Asırda da eğer biz Peygamberimizin gösterdiği cesareti, gayreti, cihadı yapacak olursak, Ebu Leheb'in yolunda yürüyen devletler, şahıslar, kurumlar veya kuruluşların da aynı şekilde dayandıkları güç ve otoritenin kendilerine fayda vermiyeceğini tekrarlamış oluyoruz biz bu sureyle.
(Mahmut Toptaş)
Meal:
1. Kahrolsun (o parlak yüzlünün) Ebu Leheb'in çifte gücü, ve kahrolsun kendisi!
2. Ne faydası olacak servetinin ve kazancının?
3. Zamanı gelince şiddetle parlayan bir ateşe atılacak,
4. Karısı da (onun ateşine) odun hamallığı yapacak,
5. gerdanında (takı yerine sanki) çelikten bir halat (bulunacak).
Tefsir (Muhammed Eset)
Hz. Peygamberin amcasının gerçek adı, Abdül‘uzzâ idi. Ama halk arasında, daha çok parlak yüzünde ifadesini bulan güzelliğinden dolayı Ebû Leheb (lafzen, “Alev sahibi”) lakabı ile tanınıyordu (Beğavî, Mukâtil'den rivayeten. Zemahşerî ve Râzî, yukarıdaki ayet ile ilgili yorumlarında aynı rivayete dayanırlar: Fethu'l-Bârî, VIII, 599). Bu lakab, yahut künye, İslam'ın doğuşundan önce de kullanıldığından ona olumsuz bir anlam yüklemenin geçerli bir dayanağı yoktur. Yukarıdaki cümledeki “iki el” ifadesi, klasik Arapça'daki kullanıma göre, Ebû Leheb'in sahip olduğu büyük etkiyi yansıtan “güc”ün bir simgesidir.
Lafzen, “odun hammalı”, insanlar arasında “nefret ateşini tutuşturmak için” gizliden gizliye gerçek dışı söylentiler yayan ve iftiralar atan kişiyi anlatan meşhur bir deyim (Zemahşerî; bkz. ayrıca Taberî'nin nakliyle ‘İkrime, Mücâhid ve Katâde). Kadının adı Ervâ Ummu Cemîl binti Harb b. Umeyye idi: Ebû Süfyân'ın kardeşi ve dolayısıyla Umeyye saltanatının kurucusu Muâviye'nin halası idi. Onun Muhammed (s)'e ve O'na tâbi olanlara karşı nefreti o kadar şiddetliydi ki, sık sık, karanlıkta Hz. Peygamber'in evinin önüne O'nu yaralamak için dikenli çalılar serperdi; ve bu büyük öfkesini sürekli olarak Hz. Peygamber'i ve O'nun mesajını zedeleyici iftiralar atmak suretiyle gösterirdi.
Mesed terimi, maddesi ne olursa olsun, bükülmüş iplerden yapılan her türlü şeyi gösterir (Kâmûs, Muğnî, Lisânu'l-‘Arab). Burada soyut anlamdaki kullanılışı ise ikili bir muhteva taşımaktadır: hem bu kadının kötülüğe meyilli, bozuk ve eğri tabiatını, hem de “her insanın kaderi boynuna bağlanmıştır” manevî gerçeğini anlatır -ki 2. ayetle birlikte bu surenin genel, zamanlar üstü muhtevasını ortaya koyar.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)