Tekvir, Arabın dilinde: sarığın sarılmasına denir. Bu surenin bir ayet-i kerimesinde "Küvvirat" kelimesi geçtiğinden dolayı Tekvir Sûresi" denilmiştir. Mekke'de nazil olmuş, yirmidokuz ayettir.
Allah (c.c), her canın ahirete gittiğini, her doğanın öldüğünü, her tenin solduğunu her gün bizim gözlerimizin önüne seriveriyc İnsanların doğup-öldüğünü görüyoruz da acaba güneş de bir gün öl mü? Yıldızlar bir gün dökülür mü? Bütün dağlar yerinden oynar mı? Denizler bir gün kaynar mı?
Bütün bunların neticesinin ne olacağını, bunların da ecelinin gelec ğini, Allah (c.c) bu suresinde en çarpıcı ifadelerle bize anlatıvermiştir.
1- Güneş dürüldüğünde,
2- Yıldızlar söndüğünde,
3- Dağlar yürütüldüğünde!,
4- Değerli mallar bırakılıverdiğinde!,
5- Vahşiler toplandığında!,
6- Denizler ateşlendiğinde!,
7- Nefisler çiftleştiğinde!,
8- Diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda!,
9- Hangi günahdan öldürüldü? diye,
10- Sahifeler açıldığında!,
11- Gökyüzü yüzüldüğünde!,
12- Cehennem alcvlendirildiğinde!,
13- Cennet yaklaştırıldığında!,
14- Kişi kendisi için önceden ne hazırladığını bilecek.
Dikkatimizin çekildiği şeyler her gün gördüğümüz şeylerdir. Allah (c.c)'Mekke'de nazil olan bu sûrelerde, genelde her sabah, her akşam, her gece ve gündüzde gördüğümüz, elimizi değemediğimiz fakat hayretler içerisinde kaldığımız gökyüzüne dikkatlerimizi çekiyor, gözlerimizi daha fazla çevirmemizi sağlıyor.
Her okulun bir eğitim salonu veya bir eğitim sınıfı vardır ve orada dersler verilir. Sınıflarda dersleri vermek için yazı tahtası, tebeşirler vardır, orada öğretmen yazar, çizer bir şeyler gösterir.
Allah (c.c) de insanları eğitirken, sınıf olarak dünyayı kullanmış, dünya bizim sınıfımız. Topyekün beş milyar insan aynı sınıfta ders yapıyoruz. Yazı tahtalarımız gördüğümüz şeyler olan, güneş, yıldızlar, denizler, çiçekler, böcekler, taşlar ve kuşlardır.
Bütün bunlara dikkatimizi çekiyor Allah (c.c). Bunlardan bir kısmının doğup-öldüğünü görüyoruz,. İnsanın doğup öldüğünü, hayvanm doğup öldüğünü görüyoruz. Çiçeklerin açtığını ve solduğunu görüyoruz. Ama dağların öldüğünü falan görmüyoruz; dağların üzerinde ağaçların doğduğunu-büyüdüğünü, solduğunu görüyoruz. Bahar mevsiminde açtığını, güz mevsiminde yaprak dökümü yaptığını, danelerinin toprağa düşüp öldüğünü ve üzerine yapraklarla kefenler sardığını, üzerini kar gibi kefenlerle örttüğünü ama bir bahar mevsiminde yeniden dirildiğini gözlerimizle görüyoruz.
Bunlar bize, ahiretin mutlaka geleceğini, Allah'ın .söylediklerinin mutlaka olacağını gösteriyor. Yani bu dünyada iken bize mahşerin nasıl olacağını Rabbimiz tabiattan örnekler vermek suretiyle gösteriyor. Değil bir ağacın ölmesi, değil bir çiçeğin solması, değil bir böceğin ölmesi, bunlara hayat bahşeden güneş bir gün ölür diyor, bu ilk ayet-i kerimede.
"Güneş dürülüverecek" Topyekün dünyamıza ve diğer bütün yıldızlara ışık veren, ısı veren, yedi renginden binlerce renk tonu oluşturan bu güneş, bir gün o ışıklarım kendisine toplayıverecek. Kuruyacak, simsiyah hale geliverecek. Ondan ışık alan ve almayan diğer yıldızlar da dökülüverecek "inkederat" kelimesinde hem dökülüvermek hem de saçılıvermek anlamı vardır.
Hareket eden bize hayat bahşeden dağlarda birgün yerinden yürütü-lüverecektir. Dağlar yürütülünce ne olur? Dünyanın en cimri insanı mah biriktirir, biriktirir, malını hep kasada dinlenrîirirmiş. Kendisine sorulmuş; "yahu bu parayı niye kasada tutuyorsun?" denilince, demişki; "bu para çok yoruldu. Dünyanın her tarafını gezdi, şimdi dinlendiriyorum".
Bütün mal varlığını kasasında biriktiren cimri bile; bir gün gelir can bedenden gitmeye az kaldığı zamanlarda, şöyle bir kasasına bakar, kasası ve içindeki parası onun gözünde değersiz hale geliverir. "Aman, gözüm görmesin, boşuna biriktirmişim. 50 senemi verdim ama benim ölümümü engelliyemiyor, ağrılarımı dindiremiyor." der.
Allah (c.c) de; "bir gün gelir insanların en değerli malları gözlerinde değersiz hale geliverir" diyor.
"işar" arabın dilinde en değerli hamile develer için kullanılmış. O gün için arabın en değerli malı, paradan da değerli. Paranın fazla iş . yapmadığı dönemler. Bir yerden bir yere eşyaları taşımak için kullanılan, bu günün taşıtlarından tırlar, kamyonlar, tanklar mesabesinde değerli hayvanlar. Tırlardan daha değerli. Çünkü istediği zaman kesip etini yiyebiliyor, derisinden ayakkabı yapabiliyor, sırtına elbise yapabiliyor, yününden kumaşlar dokuyabiliyor, sütünden içebiliyor.
Böylesine değerli, hayatının bir parçası olan mal da bir gün gelecek, değersiz-hale geliverecek diyor Allah (c.c). Öyle ya, kişinin binlerce devesi olsa, milyonlarca dolan olsa, ama oturmakta olduğu ev ayağının altından kaymaya başlayınca, o para ona ne yapabilecek? "Dağlar yerinden oynayıverdiğinde" tirilyonlarca dolan olsa o ne yapacak? İstanbul için düşünelim; marmara denizi yanmaya başlayınca, altındaki toprak kaymaya başlayınca, üzerindeki yıldızlar dökülmeye başlayınca, Holdinglerin kulelerinde olsalar o para ona ne fayda verebilir ki?
Bunlar ne zaman olacak? Bunu bilmiyoruz? Allah (c.c) 1400 sene önce bu ayeti indirmiş. Bizim müslümanlanmızm tamamı 1400 seneden beri bu sureyi okuyarak geliyor. Kesinlikle inanıyoruz ki, bir gün gelecek, bunlar olacak.
Ama bunlar olmadan da bizim yıldızımız zaten sönüyor. Bizim güvendiğimiz dağlar elimize geliveriyor. En değerli mallarımız gözü-müzde değersiz hale dönüşüveriyor.
Yani ölüm döşeğine yattığımızda, bir kalp hastası olup aniden ölüme hazırlandığımızda, en değerli mallarımız gözlerimizde değersiz hale geliveriyor. Öyleyse biz, ecelimiz gelmeden hazırlığımızı yapalım.
Hiçbirimiz nerede öleceğimizi bilmiyoruz. Öyleyse hazırlıklı olmalıyız. Önce imanımızı sağlam tutacağız, sonra o imanımızın çiçeği olan amellerimizi yerine getireceğiz. Abdestli olmaya dikkat edeceğiz. İyi düşünceler içinde olmak için, hep iyi şeyler düşüneceğiz. Güzellikler içinde ölecek olursak, Allah bizi güzel yerlere koyacaktır. Allah (c.c); "iyi ve güzel insanlar, güzel yerlere layıktır." diyor,
"Birbirine yabani olan birbirine zıt olanlar bir araya getiriliverdiğinde." Tefsirler bunu şöyle anlatır. Zalimlerle mazlumlar kucak kucağa gelecek, ikisinin de üzerinde birbaşka güç kendi otoritesini gösteriyor. Dağlar yerinden oynayıverince, yıldızlar dökülmeye başlayınca, her kes de bir panik ve o panik zalimle mazlumu bir araya getiriverecek.
Kucak kucağa gelecekler, birbirlerinden yardım isteyecekler. Ama yardım edecek kimse yok. Kurt ile kuzu bir araya gelecek. Çünkü kurdun kuzuyu yeme iştahı gitmiştir, zira ayağının altındaki dağ, kıl taneleri gibi atılmaya başlamıştır. Öyle bir ortamda kurt kuzudan birşey beklemiyor, herkes can derdine düşüyor.
Zaruri olduğundan dolayı kurt gibi insanlarla kuzu gibi insanların bir araya gelmesi, onlara bir sevap kazandırmaz. Çünkü bu bir araya geliş korkudan olmuştu. Dinimiz, korkmadan bir araya gelmemizi ister.
Yani hayati endişenin olmadığı bir anda, hiçbir tehlikenin bulunmadığı bir zamanda, kimsenin zorlamasının olmadığı bir durumda, sadece Allah (c.c) emrettiği için insanlarla birlikte yaşamaya, insanlara İslâmı öğretmeye, İslâm'ın ihsanı ve adaleti içerisinde insanlara müthiş bir hayat sürdürmeye gayret göstermemiz gerektiğine Kur'ân ayetleri işaret etmektedir.
Allah (c.c) diyor ki; "Denizler alevlendirildiğinde." Atalarımızın güzel sözlerinden biri de şudur: "Deniz yanar mı? İhtimal." İstanbul'da bir denizin yandığını İstanbullular gördü. Bir tanker çarpışması neticesinde denizi günlerce alev aldı. Denizlerin de kaynadığı bir gün gelecek. Nasıl olacak? Tefsircilerimiz birçok şey söylüyorlar. Ama ayet kesin ifadesiyle denizlerinde alevleneceğine, kaynayacağına dikkatimizi çekiyor.
Olur mu? diye hatıra gelebilir. Allah(cc) olur dedikten sonra olur. Bir kere bunu bileceğiz. Ama tefsircilerimiz bu olayı aklımıza da yaklaştırma, anlatılma ihtiyacı hissetmişler. Demişler ki; toprağın merkezine doğru gidildikçe bir metrede şu kadar C° sıcak]ık artmaktadır. Dünyanın merkezinde lavlar kaynamaktadır. Dağlar yerinden oynatılınca arz kabuğu çatlayınca denizin tabanından lavlar da dışarıya çıkar ve denizler kaynar. Veya sular aşağı doğru gittiğinde denizler kaynar. Veya Allah(cc) dünyayı güneşe biraz daha yaklaştırır ve sular ısınır kaynar. Hem de fokur fokur. Öyle bir gün gelmeden kendimizi hazır tutalım.
"Nefisler çiftleştiriliverdiğinde "Yani canla beden bir araya geliverdiğinde ölünce canla beden bir birinden ayrılıyor. Canımız ruhlar alemine gidiyor. Azabı tatması için. canla bedenin birbiriyle alakası devam ediyor. Nasıl devam eder? İnsanoğlunun yapmış olduğu birçok elektronik oyunlarında uzaktan kumanda ile birbirlerini nasıl etkilediğini görüyoruz.
İnsanoğlu kabrinde yatarken veya kül olmuş havada uçarken veya denizin dibinde yüzerken en küçücük zerresiyle ruhunun alakasını yine sürdürüyor. Mü'min olarak ölmüşse, cennet bahçelerinden bir.bahçede gibi hayat sürüyor. Kafir olarak ölmüşse cehennem çukurlarından bir çukurda o hayatını devam ettiriyor. Mahşer gününde can ve beden bir araya gelerek mahşer yerine gelecekler.
Dostlar bir araya geliverdiğinde. Veya aynı düşüncedeki insanlar bir araya geliverdiğinde. Bu dünyada dikkatli olalım. Ahirctte kiminle birlikte olmak istiyorsak, bu dünyada onu sevelim ve onunla beraber olalım ve onun yolundan gidelim. Biz sevgili, peygamberimizi seviyoruz.
Onun gittiği yere gitmek istiyoruz. O'nun komşusu olmak istiyoruz cennette. Bunun yolu nereden geçiyor? Bunun yolu O'nun getirdiği Kur1 ân'a uymak, sünnetini aynen hayatımıza uygulamaktan geçiyor.
"Ben imansızların yolundan giderim aynı zaman da Peygamberi de severim, O'nun yanında da olurum." diyorlar. Olmaz!, bu yalan olur.! Çünkü sevmek, sevdiğinin isteklerini yerine getirmek demektir.
Ahirette mahşer yerine varıldığında, her şey ayan beyan görüldüğünde, insanlar sağ tarafına bakıyor cenneti görüyor, sol tarafına bakıyor cehennemi görüyor. Tabiki orada hesap-kitap yapılıyor. Yaptıklarımızdan hesaba çekiliyoruz.
Allah (c.c)'de şöyle buyurur: "Sahifeler yayılıverildiğinde." Yani Herkesin amel defterleri ellerine tutuşturulduğunda. Rabbim başka bir-, ayetinde; ağzımızdan çıkan her kelimenin kaydedildiğini ifade ediyor. . "Kiramen katibin" melekleri amellerimizi yazmaktadır.
Öyleyse bizde amel defterimize kötü şeyler yazdırmayalım, iyi şeyler yazdıralım. Kulaklarımızı, gözlerimizi günahlarla kirletmemeye dikkat edelim. Kur'ân'ın ve sünnetin güzelliklerini üzerimizde gösterelim.
Amel defterleri açılrverdiğinde "kişi kendisine ne hazırladığını bilecek." Hepimiz nasıl ameller işlediğimizi bilmediğimizi biliyoruz. Cennetlik miyiz? cehennemlik miyiz? bilemiyoruz. Kimsenin garantisi yok. Yaşayan bir insan, "ben cennetliğim" diyorsa, yalan söylüyordur. Bir diğeri de; "ben cehennemliğim" derse o da yalan söyler.
Biz cenneti ümid ederek, cehenneme düşme korkusunu taşıyarak yaşayacağız. Eskilerin ifadesiyle "Havf ile Reca" arasında yaşayacağız: Peygamberler ve Peygamberlerin haber verdiği, müjdelediği insanların dışında kimsenin cennet garantisi yoktur. Ama şu söylenir. "İmanla bu dünyadan göçmeyi başaran herkes cennete gidecektir." Bu kesindir. Ama kim imanla gitti? Bunu bilemiyoruz.
Biz imanımızı en mukaddes varlığımız olarak koruyacağız, Paralarımızdan, evimizden, malımızdan ve mülkümüzden daha fazla koruyacağız. Çünkü ölüm döşeğinde hiçbir malımız bize fayda vermiyor.
14 Kasım 2009 Cumartesi
12 Kasım 2009 Perşembe
Tebbet Suresi
Mekke devrinde nazil olmuştur, beş ayetten müteşekkildir. ."Mesed veya Leheb Suresi" de denilmektedir.
Bir bayan, öğretmenlikten emekli olduktan sonra "başımı kapattım, namazlarımı kılmaya başladım, Kur'ân-ı Kerim'i de mealinden okudum. Ancak çocukluğumuzda ezberlediğimiz Tebbet suresinde önemli bir şey görmedim. Manasını bilmeden okurken daha fazla etkileniyordum. Ama manasım öğrendikten sonra fazla etkilenmedim," diyor. Niye? diye sordum.
Dedi ki; "orada biz, Ebu Leheb ve hanımına lanet okuyormuşuz. Olur mu? İnsan Allah'ın huzuruna varınca namazında geçmişte bir insana -ki o aynı zaman da Peygamberimizin amcası- suçundan dolayı kıyamete kadar gelecek insanların lanet okuması doğru mu?" dedi.
Bu tür insanların Kur'anı Tefsirden okumadığı surece yalnız ayet-i kerimenin mealini -ki meal, terceme yapanın o ayetin kelimelerinden anladığı manayı Türkçeye aktarmasıdır- okuduğu sürece bu kanaate varması normal.
Meal yazanlar da, Kur'ân'ı anlamanın yalnız meal okumakla mümkün olamıyacağını sözlerinde belirtirler. Hatta. 10, 20, 30 ciltlik tefsir yapan alimler de "benim anlayabildiğim bu kadar" derler.
Hani güneş yedi rengiyle tabiatta milyonlarca renk üretiyor. Güneşe, menekşe bakıyor, mor alıyor, karanfil bakıyor kırmızı alıyor.
İşte biz de öyleyiz. Allah'ın kelamından bir şeyler alırken, bizim ön hazırlığımız da bizi yönlendirmektedir aslında.
Onun için ön hazırlıklarımızı atarak, Allah kelamına gönlümüzü bembeyaz bir kağıt gibi açarak okuyacak olursak ve bu konuda da değerli ilim adamlarımızın eserlerinden yararlanacak olursak, yanlış anlamalardan kurtulmuş oluruz. Tefsirler bu yanlışları gideren değerli eserierimizdir.
Ben de, O soruyu soran hanım efendiye dedim ki; "Ben de bu gün-' lerde daha çok okuyorum." Niye?
"Çünkü Ebu Leheb bir semboldür. Kıyamete kadar gelecek olan imansızların sembolü Ebu Leheb'dir. Geçmiştekilerin sembolü Firavun'dur, Nemrud'dur, Karun'dur, Haman'dır. Diğer peygamberlerin düşmanları olduğu gibi, bu ümmetin düşman sembolü ise, Peygamber Efendimizin karşısına dikilen; "sana bu fırsatı vermem bu peygamberliğini yaydırmam, insanların tek Allah'a itaat ettirmene müsade etmem, bu Mekke parlementosunun otoritesini zedeletmem." deyip, o günkü ordularıyla Efendimize karşı çıkan Ebu Leheb anlatılıyor.
"İşte kıyamete kadar gelecek olan, devletlerin, şahısların, kuruluşların, kurumların vakıfların her türlü faaliyetlerini temsilen Ebu Leheb zikredilmiştir." Ben de bu günlerde bu sureyi daha çok okuyorum.
Günümüzde ben de, İslâm dinini yok etmek, müslümanları zayıflatmak, hizmette büyük merhaleler kaydetmiş müslümanları çeşitli daleverelerle kendilerine katmak için faaliyet gösteren, bunda başarılı olamadığı takdirde, Birleşmiş Milletlerin ve NATO'nun askerleriyle müslümanların üzerine yürüyenleri duyduğumda, televizyonda gördüğümde, gazeteler de haber olarak okuduğum da; namazda tekrar Fil Sûresi ile Tebbet Sûresini biraz daha fazla okur ve Allah'm(cc) bu sûrelerinden moral bulurum.
Her dönemin gücü, kendi gücüyle orantılıdır. Peygamber Efendimize en yakın insan, Efendimizin en zayıf ve tek başına olduğu. bir dönemde kendisini destekleyen, yalnız Hz. Hatice validemiz.
Bu dönemde Mekke parlementosunun da gücünü arkasına alarak Peygamberimizin hareketini durdurmak, daha doğmadan, boğmak üzere faaliyete geçen insanların karşı saldırıları var.
Böyle bir durumda Allah'ın nurunu yaymak isteyenlere karşı gelenlerin sonunda hüsrana uğrayacaklarını, ona malının, mülkünün, evladının, hanımının kendisine fayda vermediğini, tek basmada olsa, inananların zafere ulaşacağını Allah (c.c) bu sure-i celileyle bize haber verir. 20. Asırda da eğer biz Peygamberimizin gösterdiği cesareti, gayreti, cihadı yapacak olursak, Ebu Leheb'in yolunda yürüyen devletler, şahıslar, kurumlar veya kuruluşların da aynı şekilde dayandıkları güç ve otoritenin kendilerine fayda vermiyeceğini tekrarlamış oluyoruz biz bu sureyle.
(Mahmut Toptaş)
Meal:
1. Kahrolsun (o parlak yüzlünün) Ebu Leheb'in çifte gücü, ve kahrolsun kendisi!
2. Ne faydası olacak servetinin ve kazancının?
3. Zamanı gelince şiddetle parlayan bir ateşe atılacak,
4. Karısı da (onun ateşine) odun hamallığı yapacak,
5. gerdanında (takı yerine sanki) çelikten bir halat (bulunacak).
Tefsir (Muhammed Eset)
Hz. Peygamberin amcasının gerçek adı, Abdül‘uzzâ idi. Ama halk arasında, daha çok parlak yüzünde ifadesini bulan güzelliğinden dolayı Ebû Leheb (lafzen, “Alev sahibi”) lakabı ile tanınıyordu (Beğavî, Mukâtil'den rivayeten. Zemahşerî ve Râzî, yukarıdaki ayet ile ilgili yorumlarında aynı rivayete dayanırlar: Fethu'l-Bârî, VIII, 599). Bu lakab, yahut künye, İslam'ın doğuşundan önce de kullanıldığından ona olumsuz bir anlam yüklemenin geçerli bir dayanağı yoktur. Yukarıdaki cümledeki “iki el” ifadesi, klasik Arapça'daki kullanıma göre, Ebû Leheb'in sahip olduğu büyük etkiyi yansıtan “güc”ün bir simgesidir.
Lafzen, “odun hammalı”, insanlar arasında “nefret ateşini tutuşturmak için” gizliden gizliye gerçek dışı söylentiler yayan ve iftiralar atan kişiyi anlatan meşhur bir deyim (Zemahşerî; bkz. ayrıca Taberî'nin nakliyle ‘İkrime, Mücâhid ve Katâde). Kadının adı Ervâ Ummu Cemîl binti Harb b. Umeyye idi: Ebû Süfyân'ın kardeşi ve dolayısıyla Umeyye saltanatının kurucusu Muâviye'nin halası idi. Onun Muhammed (s)'e ve O'na tâbi olanlara karşı nefreti o kadar şiddetliydi ki, sık sık, karanlıkta Hz. Peygamber'in evinin önüne O'nu yaralamak için dikenli çalılar serperdi; ve bu büyük öfkesini sürekli olarak Hz. Peygamber'i ve O'nun mesajını zedeleyici iftiralar atmak suretiyle gösterirdi.
Mesed terimi, maddesi ne olursa olsun, bükülmüş iplerden yapılan her türlü şeyi gösterir (Kâmûs, Muğnî, Lisânu'l-‘Arab). Burada soyut anlamdaki kullanılışı ise ikili bir muhteva taşımaktadır: hem bu kadının kötülüğe meyilli, bozuk ve eğri tabiatını, hem de “her insanın kaderi boynuna bağlanmıştır” manevî gerçeğini anlatır -ki 2. ayetle birlikte bu surenin genel, zamanlar üstü muhtevasını ortaya koyar.
Bir bayan, öğretmenlikten emekli olduktan sonra "başımı kapattım, namazlarımı kılmaya başladım, Kur'ân-ı Kerim'i de mealinden okudum. Ancak çocukluğumuzda ezberlediğimiz Tebbet suresinde önemli bir şey görmedim. Manasını bilmeden okurken daha fazla etkileniyordum. Ama manasım öğrendikten sonra fazla etkilenmedim," diyor. Niye? diye sordum.
Dedi ki; "orada biz, Ebu Leheb ve hanımına lanet okuyormuşuz. Olur mu? İnsan Allah'ın huzuruna varınca namazında geçmişte bir insana -ki o aynı zaman da Peygamberimizin amcası- suçundan dolayı kıyamete kadar gelecek insanların lanet okuması doğru mu?" dedi.
Bu tür insanların Kur'anı Tefsirden okumadığı surece yalnız ayet-i kerimenin mealini -ki meal, terceme yapanın o ayetin kelimelerinden anladığı manayı Türkçeye aktarmasıdır- okuduğu sürece bu kanaate varması normal.
Meal yazanlar da, Kur'ân'ı anlamanın yalnız meal okumakla mümkün olamıyacağını sözlerinde belirtirler. Hatta. 10, 20, 30 ciltlik tefsir yapan alimler de "benim anlayabildiğim bu kadar" derler.
Hani güneş yedi rengiyle tabiatta milyonlarca renk üretiyor. Güneşe, menekşe bakıyor, mor alıyor, karanfil bakıyor kırmızı alıyor.
İşte biz de öyleyiz. Allah'ın kelamından bir şeyler alırken, bizim ön hazırlığımız da bizi yönlendirmektedir aslında.
Onun için ön hazırlıklarımızı atarak, Allah kelamına gönlümüzü bembeyaz bir kağıt gibi açarak okuyacak olursak ve bu konuda da değerli ilim adamlarımızın eserlerinden yararlanacak olursak, yanlış anlamalardan kurtulmuş oluruz. Tefsirler bu yanlışları gideren değerli eserierimizdir.
Ben de, O soruyu soran hanım efendiye dedim ki; "Ben de bu gün-' lerde daha çok okuyorum." Niye?
"Çünkü Ebu Leheb bir semboldür. Kıyamete kadar gelecek olan imansızların sembolü Ebu Leheb'dir. Geçmiştekilerin sembolü Firavun'dur, Nemrud'dur, Karun'dur, Haman'dır. Diğer peygamberlerin düşmanları olduğu gibi, bu ümmetin düşman sembolü ise, Peygamber Efendimizin karşısına dikilen; "sana bu fırsatı vermem bu peygamberliğini yaydırmam, insanların tek Allah'a itaat ettirmene müsade etmem, bu Mekke parlementosunun otoritesini zedeletmem." deyip, o günkü ordularıyla Efendimize karşı çıkan Ebu Leheb anlatılıyor.
"İşte kıyamete kadar gelecek olan, devletlerin, şahısların, kuruluşların, kurumların vakıfların her türlü faaliyetlerini temsilen Ebu Leheb zikredilmiştir." Ben de bu günlerde bu sureyi daha çok okuyorum.
Günümüzde ben de, İslâm dinini yok etmek, müslümanları zayıflatmak, hizmette büyük merhaleler kaydetmiş müslümanları çeşitli daleverelerle kendilerine katmak için faaliyet gösteren, bunda başarılı olamadığı takdirde, Birleşmiş Milletlerin ve NATO'nun askerleriyle müslümanların üzerine yürüyenleri duyduğumda, televizyonda gördüğümde, gazeteler de haber olarak okuduğum da; namazda tekrar Fil Sûresi ile Tebbet Sûresini biraz daha fazla okur ve Allah'm(cc) bu sûrelerinden moral bulurum.
Her dönemin gücü, kendi gücüyle orantılıdır. Peygamber Efendimize en yakın insan, Efendimizin en zayıf ve tek başına olduğu. bir dönemde kendisini destekleyen, yalnız Hz. Hatice validemiz.
Bu dönemde Mekke parlementosunun da gücünü arkasına alarak Peygamberimizin hareketini durdurmak, daha doğmadan, boğmak üzere faaliyete geçen insanların karşı saldırıları var.
Böyle bir durumda Allah'ın nurunu yaymak isteyenlere karşı gelenlerin sonunda hüsrana uğrayacaklarını, ona malının, mülkünün, evladının, hanımının kendisine fayda vermediğini, tek basmada olsa, inananların zafere ulaşacağını Allah (c.c) bu sure-i celileyle bize haber verir. 20. Asırda da eğer biz Peygamberimizin gösterdiği cesareti, gayreti, cihadı yapacak olursak, Ebu Leheb'in yolunda yürüyen devletler, şahıslar, kurumlar veya kuruluşların da aynı şekilde dayandıkları güç ve otoritenin kendilerine fayda vermiyeceğini tekrarlamış oluyoruz biz bu sureyle.
(Mahmut Toptaş)
Meal:
1. Kahrolsun (o parlak yüzlünün) Ebu Leheb'in çifte gücü, ve kahrolsun kendisi!
2. Ne faydası olacak servetinin ve kazancının?
3. Zamanı gelince şiddetle parlayan bir ateşe atılacak,
4. Karısı da (onun ateşine) odun hamallığı yapacak,
5. gerdanında (takı yerine sanki) çelikten bir halat (bulunacak).
Tefsir (Muhammed Eset)
Hz. Peygamberin amcasının gerçek adı, Abdül‘uzzâ idi. Ama halk arasında, daha çok parlak yüzünde ifadesini bulan güzelliğinden dolayı Ebû Leheb (lafzen, “Alev sahibi”) lakabı ile tanınıyordu (Beğavî, Mukâtil'den rivayeten. Zemahşerî ve Râzî, yukarıdaki ayet ile ilgili yorumlarında aynı rivayete dayanırlar: Fethu'l-Bârî, VIII, 599). Bu lakab, yahut künye, İslam'ın doğuşundan önce de kullanıldığından ona olumsuz bir anlam yüklemenin geçerli bir dayanağı yoktur. Yukarıdaki cümledeki “iki el” ifadesi, klasik Arapça'daki kullanıma göre, Ebû Leheb'in sahip olduğu büyük etkiyi yansıtan “güc”ün bir simgesidir.
Lafzen, “odun hammalı”, insanlar arasında “nefret ateşini tutuşturmak için” gizliden gizliye gerçek dışı söylentiler yayan ve iftiralar atan kişiyi anlatan meşhur bir deyim (Zemahşerî; bkz. ayrıca Taberî'nin nakliyle ‘İkrime, Mücâhid ve Katâde). Kadının adı Ervâ Ummu Cemîl binti Harb b. Umeyye idi: Ebû Süfyân'ın kardeşi ve dolayısıyla Umeyye saltanatının kurucusu Muâviye'nin halası idi. Onun Muhammed (s)'e ve O'na tâbi olanlara karşı nefreti o kadar şiddetliydi ki, sık sık, karanlıkta Hz. Peygamber'in evinin önüne O'nu yaralamak için dikenli çalılar serperdi; ve bu büyük öfkesini sürekli olarak Hz. Peygamber'i ve O'nun mesajını zedeleyici iftiralar atmak suretiyle gösterirdi.
Mesed terimi, maddesi ne olursa olsun, bükülmüş iplerden yapılan her türlü şeyi gösterir (Kâmûs, Muğnî, Lisânu'l-‘Arab). Burada soyut anlamdaki kullanılışı ise ikili bir muhteva taşımaktadır: hem bu kadının kötülüğe meyilli, bozuk ve eğri tabiatını, hem de “her insanın kaderi boynuna bağlanmıştır” manevî gerçeğini anlatır -ki 2. ayetle birlikte bu surenin genel, zamanlar üstü muhtevasını ortaya koyar.
9 Kasım 2009 Pazartesi
Müddesir; 37-56
37- Sizden öne geçmek veya geride kalmak isteyene,
38- Herkes kazandığı karşılığında rehindir.
İnsanlara bir uyandır. Sizlerden öne geçen ve geride kalanlar için bir uyan olsun. Her can yaptığının karşılığında rehin tutulmuştur. Bu ayet; "suçun şahsiliği" pirensibini de, Suç ile ceza denkliğini de ifade etmektedir.
Herkes cehennemde yaptıkları kötülük kadar tutulacaktır. Kafirler ise ebedi kalacaklardır. Kendi amelimiz, kendi yaptıklarımız deyince, çoluk çocuğumuzu, komşumuzu ihmal etmeyeceğiz. Biz onlardan da sorumluyuz.[16]
39- Ancak (kitabını) sağdan alanlar müstesna.
Ancak amel defteri sağ tarafından verilenler hariç. Onlar cehennem de rehin tutulmayacaktır. Bunlar beraat hükmünü alanlardır. Yani siz cehennemden kurtuldunuz, berî oldunuz, buyurun cennete denilecek olan insanlar. Onlar bunu, birinci derecede imanla, sonra ameli salih'le elde etmişlerdir.[17]
40- Onlar cennetlerde sorarlar:
41- Suçlulardan
42- Sizi Sakar'a (cehenneme) iten nedir?
43- Dediler: "Biz namaz kılanlardan değildik,
44- Fakiri doyurmazdık,
45- (İnkâra) dalanlarla beraber bizde dalardık,
46- Biz ceza gününü yalanlardık.
47- Yakın (ölüm) bize gelinceye kadar."
Mekke'de inen ayetlerde cehennem sahnelen daha çoktur. Yani iman etmezseniz yanacaksınız deniyor. Günümüz de bazı arkadaşlarımız; "efendim cehennemden bahsetmeyelim, cennetten bahsedelim" diyor. Bu, aklımızın bizi yanıltmasidir. İnsanı yaratan Allah, bu insanın nasıl İslâm'ı çizgiye gireceğini de bizden iyi bilir. Bu insanlar neden anlar, O iyi bilir. Onun için de Kur'an'da cehennem ve onun azabından çok yerde bahsedilir.
O cennettekiler, cehennemdekilerle konuşurlar. Veya cennettekiler kendi aralarında konuşurlar. Cehennemlik olanlara sorarlar. Peki siz niye cehenneme gittiniz. Hangi amel sizi cehenneme götürdü.
Cehennemlikler; "Biz namaz kılmıyorduk, biz fakiri doyurmuyorduk, biz İslâm'ı alaya alanlarla beraber oluyorduk. Kıyamet gününü yalanlıyorduk. Derken bu ecelimiz geliverdi." diyor. Her gün okuduğunuz "Maun" suresinde de aynı şeyleri göreceğiz.[18]
48- Şefaatçilarin şefaati onlara fayda vermez.
49- O halde onlara ne oluyorda öğütten yüz çeviriyorlar?
Onların aracıları da onlara fayda vermez. İmansızların dünyadaki işbitiricileri, ahirette onlara hiç fayda vermiyecektir. Kafirler için kimse şefaat edemez. Ancak mü'minler için şefaat vardır.
Bütün bunları bildikleri halde, Onlara ne oluyor da bu nasihatten yüz çeviriyorlar.[19]
50- Sanki onlar ürkmüş eşekler gibiler.
51- Aslandan (ürküp) kaçan (eşekler gibiler).
Allah (c.c) imansızlar için bu ifadeyi kullanmıştır. İmandan uzaklaşan insanlar; aslandan kaçan yabani eşekler gibidirler. Günümüzde müslümanla bir yerde bulunmaktan kaçınanlar, zorunlu olarak aynı yerde bulunmak durumunda kalmışssa; "Ne kadar iyi insanlarmış, ben böyle olacaklarını tahmin etmiyordum" diyorlar. Görüyoruzki onlar kendi içindeki pisliklerden kaçıyorlar.
Mevlana Mesnevide[20] "Kur'andan kaçanlar insanlıklarını yitirip eşekleşirler, Akıl bağından kurtulan akıl, hayvanlaşır" der.[21]
52- Hayır! onlardan herbir kişi yazılmış sahifeler ister.
53- Hayır! Belki onlar ahiretten korkmazlar.
54- Hayır o bir öğüttür.
55- Dileyen öğüt alır.
56- Ancak Allah'ın diledikleri öğüt alır. Kendisinden Korunulmaya ehil olan O dur, affedilmeye layık olan da odur.
Efendimizden mucize istiyorlar. Bu istekleri inkarlarını Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 8/ örtmek içindir. Ellibeşinci ayette, "dileyenin öğüt alabileceğim" ifada ettikten sonra; "Ancak Allan'ın diledikleri öğüt alır" diyor. Burada çelişki yok. Bizim arzu ve isteklerimiz Rabbimin külli iradesinin içinde cereyan eder. Sofradaki yemeği ağzımıza elimizle biz götürürüz, ağzımızla biz çiğneriz ama bütün bunları yaratan ve yöneten O'dur. Felç olan biri, elini kaldırma iradesini gösteremiyor, öyleyse biz O'na sığınıp, O'ndan af dilemekten başka yapacak bir şeyimiz yok.[22]
38- Herkes kazandığı karşılığında rehindir.
İnsanlara bir uyandır. Sizlerden öne geçen ve geride kalanlar için bir uyan olsun. Her can yaptığının karşılığında rehin tutulmuştur. Bu ayet; "suçun şahsiliği" pirensibini de, Suç ile ceza denkliğini de ifade etmektedir.
Herkes cehennemde yaptıkları kötülük kadar tutulacaktır. Kafirler ise ebedi kalacaklardır. Kendi amelimiz, kendi yaptıklarımız deyince, çoluk çocuğumuzu, komşumuzu ihmal etmeyeceğiz. Biz onlardan da sorumluyuz.[16]
39- Ancak (kitabını) sağdan alanlar müstesna.
Ancak amel defteri sağ tarafından verilenler hariç. Onlar cehennem de rehin tutulmayacaktır. Bunlar beraat hükmünü alanlardır. Yani siz cehennemden kurtuldunuz, berî oldunuz, buyurun cennete denilecek olan insanlar. Onlar bunu, birinci derecede imanla, sonra ameli salih'le elde etmişlerdir.[17]
40- Onlar cennetlerde sorarlar:
41- Suçlulardan
42- Sizi Sakar'a (cehenneme) iten nedir?
43- Dediler: "Biz namaz kılanlardan değildik,
44- Fakiri doyurmazdık,
45- (İnkâra) dalanlarla beraber bizde dalardık,
46- Biz ceza gününü yalanlardık.
47- Yakın (ölüm) bize gelinceye kadar."
Mekke'de inen ayetlerde cehennem sahnelen daha çoktur. Yani iman etmezseniz yanacaksınız deniyor. Günümüz de bazı arkadaşlarımız; "efendim cehennemden bahsetmeyelim, cennetten bahsedelim" diyor. Bu, aklımızın bizi yanıltmasidir. İnsanı yaratan Allah, bu insanın nasıl İslâm'ı çizgiye gireceğini de bizden iyi bilir. Bu insanlar neden anlar, O iyi bilir. Onun için de Kur'an'da cehennem ve onun azabından çok yerde bahsedilir.
O cennettekiler, cehennemdekilerle konuşurlar. Veya cennettekiler kendi aralarında konuşurlar. Cehennemlik olanlara sorarlar. Peki siz niye cehenneme gittiniz. Hangi amel sizi cehenneme götürdü.
Cehennemlikler; "Biz namaz kılmıyorduk, biz fakiri doyurmuyorduk, biz İslâm'ı alaya alanlarla beraber oluyorduk. Kıyamet gününü yalanlıyorduk. Derken bu ecelimiz geliverdi." diyor. Her gün okuduğunuz "Maun" suresinde de aynı şeyleri göreceğiz.[18]
48- Şefaatçilarin şefaati onlara fayda vermez.
49- O halde onlara ne oluyorda öğütten yüz çeviriyorlar?
Onların aracıları da onlara fayda vermez. İmansızların dünyadaki işbitiricileri, ahirette onlara hiç fayda vermiyecektir. Kafirler için kimse şefaat edemez. Ancak mü'minler için şefaat vardır.
Bütün bunları bildikleri halde, Onlara ne oluyor da bu nasihatten yüz çeviriyorlar.[19]
50- Sanki onlar ürkmüş eşekler gibiler.
51- Aslandan (ürküp) kaçan (eşekler gibiler).
Allah (c.c) imansızlar için bu ifadeyi kullanmıştır. İmandan uzaklaşan insanlar; aslandan kaçan yabani eşekler gibidirler. Günümüzde müslümanla bir yerde bulunmaktan kaçınanlar, zorunlu olarak aynı yerde bulunmak durumunda kalmışssa; "Ne kadar iyi insanlarmış, ben böyle olacaklarını tahmin etmiyordum" diyorlar. Görüyoruzki onlar kendi içindeki pisliklerden kaçıyorlar.
Mevlana Mesnevide[20] "Kur'andan kaçanlar insanlıklarını yitirip eşekleşirler, Akıl bağından kurtulan akıl, hayvanlaşır" der.[21]
52- Hayır! onlardan herbir kişi yazılmış sahifeler ister.
53- Hayır! Belki onlar ahiretten korkmazlar.
54- Hayır o bir öğüttür.
55- Dileyen öğüt alır.
56- Ancak Allah'ın diledikleri öğüt alır. Kendisinden Korunulmaya ehil olan O dur, affedilmeye layık olan da odur.
Efendimizden mucize istiyorlar. Bu istekleri inkarlarını Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 8/ örtmek içindir. Ellibeşinci ayette, "dileyenin öğüt alabileceğim" ifada ettikten sonra; "Ancak Allan'ın diledikleri öğüt alır" diyor. Burada çelişki yok. Bizim arzu ve isteklerimiz Rabbimin külli iradesinin içinde cereyan eder. Sofradaki yemeği ağzımıza elimizle biz götürürüz, ağzımızla biz çiğneriz ama bütün bunları yaratan ve yöneten O'dur. Felç olan biri, elini kaldırma iradesini gösteremiyor, öyleyse biz O'na sığınıp, O'ndan af dilemekten başka yapacak bir şeyimiz yok.[22]
8 Kasım 2009 Pazar
Müddessir; 15-36
15- Sonra (verdiklerimi) artırmamı umar,
16- Hayır. Çünkü o ayetlerimize karşı çok inatçıdır.
17- Onu sarp bir yokuşa sardıracağım.
Allah'ın ayetlerine karşı inad edenlerin, inkar edenlerin işini, yokuşa süreceğini yani işlerinin zorlaştırılacağını ifade ediyor.
18- Çünkü O (nasıl inkar edeceğini) düşündü ve bir ölçü koydu.
19- Kahrolası nasıl ölçtü biçti?
20- Sonra kahrolası nasıl ölçtü biçti?
21- Sonra baktı
22- Sonra surat astı, kaş çattı.
23- Sonra geri dönüp büyüklük tasladı.
24- Ve şöyle dedi: bu açık bir sihirden başkası değildir.
Mekke'nin ileri gelen kafirlerinin, Peygamber Efendimizin mesajının her geçen gün artması üzerine düşünmeye başladılar. Ölçtüler, biçtiler,
planlar kurdular, planlarını beğenmediler yeni yeni planlar kurdular. O'nun nefesini kesmek, sesinin yükselmesini önlemek, peygamberliğine son vermek için her türlü planı kurdular, tuzaklar kurdular ama başarılı olamadılar.
Sonunda kaşlarını çattılar, gözlerini eğdiler ve Allah'ın ayetlerine sırt çevirdiler. Peygamber efendimize karşı da büyüklenme tarafına gittiler.
Bu ayetler bize, bu günkü kafirlerin de röntgenini vermektedir. Günümüzde de imansızlar bir araya geliyorlar, düşünüyorlar, ölçüyorlar, biçiyorlar, doluya koyuyorlar almıyor, boşa koyuyorlar dolmuyor. Müslümanlara karşı kibirlenme tarafına gidiyorlar. Müslümanların kitabı ve peygamberlerinin mesajı için bir şey söylüyorlar: "Eskiden beri bilinen ve öğretilen bir sihirdir. Kendi aralarında ise; "bu, sihir de değil" diyorlar.
25- Bu, insan sözünden başka birşey değildir.
"O bir insan sözüdür" .diyorlar. Günümüzde de yakın zamanda Ölmüş birisi aynı şeyi söylemişti. "O Muhammed'in sözüdür" demiştir.
Elimizde Kur'ân-ı Kerim ve Peygamberimizin sözleri mevcut. Kur'ân'ı okuyan her kulak sahibi insan, ikisinin birbirinden ayrı olduğunu gayet iyi bilir. Bunun için arapça bilmeye gerek yok.
26- Onu sakar'a yaslayacağım.
27- Sana sakar'ı kim öğretti?
28- (O sakar cehennem) bırakmaz ve vazgeçmez.
Kafirler öyle bir kuyuya düşerler ki, oradan çıkmaları mümkün değil. İfade aynen şöyle; "dışarda kimse kalmaz, içeriden kimse çıkamaz."
Cehennemin bir adı da "sakar." Onu sakar'a sokacağız. Sakar'ı sana kim öğretti, kim bildirdi? O sakar ki, dışarda hiçbir kafir bırakmaz, içeriden de hiçbirini dışarıya salmaz. Kurtulmaları mümkün değil. Kurtuluş ancak imanla mümkündür.
29- Derileri kavurur.
30- Üzerinde ondokuz (zebani) vardır.
İnsanın vücudunun derisini yakıp döküyor.
Kendimize acıyalım. Güzel tenlerimizin yanmasını istemiyorsak ki istemiyoruz. Öyleyse bunun için iman edelim ve arnel-i salih yapalım. Çünkü o cehennemde ne Ölüm vardır ne de yaşama. Yanmamak için, bu dünyada herşeyimizi verene, yani Allah'a ibadet ve itaat edelim.
Onun üzerinde 19 melek vardır. Yani cehennem zebanilerinin önderlerinin sayısı 19 dur. Bu 19 rakamı üzerinde dünya genelinde bir fırtına koparılmıştı. 19 rakamı ile ilgili kitap ilk yayınlandığında bana bir tanesi hediye edilmişti. Baktım yalnız besmeledeki; "Allah, Rahman ve Rahim" kelimelerinden, yalnız biri ile ilgili doğru bilgi veriyordu. Diğerleri yanlıştı.
Bu ayetteki 19 rakamı, bütün müfessirlerimizin ittifakıyla, "cehennem melekleriyle ilgili bir rakamdır." Onlara karşı korunabilmek için biz, Allah'ın emirlerini hakkıyla yerine getirmeliyiz. Kur'anın harflerini sayıp, ondokuza uymayanları Kur'an'dan çıkarmaya çalışan bu gurup, Kur'anın hattının Rabbim tarafından yazılmadığını, cahiliye dönemi araplarının imla kurallarının aynen uygulandığını, lafız ve mananın Kur'an olduğunu ve böyle indiğini unutan insanlardır.
31- Cehennem bekçilerini (on dokuzu) kafirlere imtihan kıldık ki, kitap verilenler kesin bilgi edinsin, iman edenlerin imanı artsın. Kitap verilenlerle mü'minler şüphe etmesin ve kalblerinde hastalık olan (münafık)larla, kafirler: "Allah bununla neyi murad ediyor" desinler. İşte Allah böylece dilediğini sapıtır, dilediğini hidayette kılar. Rabbinin ordularını Ondan başka kimse bilemez. O, insanlara öğütten başka birşey değildir.
Allah (c.c)'ın bu ayeti de bir mucize olarak gözümüzün önüne gelivermiştir. "O cehennem yaranını biz meleklerden kıldık. Yani Allah .(c.c); O cehennemde görevli olanlar, meleklerdir diyor. Sayıları da 19 dur. Onların sayılarını biz kafirler için bir imtihan vesilesi kıldık. Ehl-i Kitabın bilgisinin sağlamlaştırılması için onu öyle kıldık. Ve iman edenlerin imanlarını kuvvetlendirmek için bunu böyle yapmaktır. Şüphelilerin şüpheleri de artar. Mü'minler ise bundan şüphe dahi duymazlar." diyor Allah (c.c).
Niye şüphe duymayız biz? Bizim şüphe duyan aklımızı ve kalbimizi yaratan Allah (c.c)'tır. O da diyor ki, "cehennem vardır, cehennemin 19 tane meleği vardır." Biz mü'minler olarak diyoruz ki; "benim kalbimi yaratan böyle diyorsa, ben inanıyorum. Şüphem de yoktur." Çünkü görsem, görmekle elde ettiğim bilgi, Allah'ın verdiği bilgiden kuvvetli değildir. Zira görmem yanılabilir.
Bu Kur'ân-ı Kerim insanlık için bir öğüttür, diyor Allah (c.c). Yani Araplar için veya yalnız Türkler için değil, tüm beşeriyet için bir öğüttür.
32- Hayır. Ay'a yemin olsun ki,
33- Dönüp geldiği zaman geceye.
34- Ağardığı zaman sabaha (yemin olsun ki)
35- Şüphesiz O (cehennem) büyük (olaylardan) biridir.
36- İnsanlığı uyarmak içindir.
Hayır! İş sizin bildiğiniz gibi değil. Ay'a yemin olsun ki, giden geceye yemin olsun ki, gelip aydınlanan ve aydınlatan sabaha yemin olsun ki, O cehennem büyük bir olaydır.
Allah (c.c) bu beşeriyeti eğitecek, top yekûn insanları eğitecek ve ellerine eğitmek üzere bir kitap veriyor ki, o da Kur'ân-ı Kerim. Peki bu eğitimin yapılacağı sınıf neresi? Sınıf topyekün yeryüzüdür. Yeryüzünün her tarafı bir medresedir.
16- Hayır. Çünkü o ayetlerimize karşı çok inatçıdır.
17- Onu sarp bir yokuşa sardıracağım.
Allah'ın ayetlerine karşı inad edenlerin, inkar edenlerin işini, yokuşa süreceğini yani işlerinin zorlaştırılacağını ifade ediyor.
18- Çünkü O (nasıl inkar edeceğini) düşündü ve bir ölçü koydu.
19- Kahrolası nasıl ölçtü biçti?
20- Sonra kahrolası nasıl ölçtü biçti?
21- Sonra baktı
22- Sonra surat astı, kaş çattı.
23- Sonra geri dönüp büyüklük tasladı.
24- Ve şöyle dedi: bu açık bir sihirden başkası değildir.
Mekke'nin ileri gelen kafirlerinin, Peygamber Efendimizin mesajının her geçen gün artması üzerine düşünmeye başladılar. Ölçtüler, biçtiler,
planlar kurdular, planlarını beğenmediler yeni yeni planlar kurdular. O'nun nefesini kesmek, sesinin yükselmesini önlemek, peygamberliğine son vermek için her türlü planı kurdular, tuzaklar kurdular ama başarılı olamadılar.
Sonunda kaşlarını çattılar, gözlerini eğdiler ve Allah'ın ayetlerine sırt çevirdiler. Peygamber efendimize karşı da büyüklenme tarafına gittiler.
Bu ayetler bize, bu günkü kafirlerin de röntgenini vermektedir. Günümüzde de imansızlar bir araya geliyorlar, düşünüyorlar, ölçüyorlar, biçiyorlar, doluya koyuyorlar almıyor, boşa koyuyorlar dolmuyor. Müslümanlara karşı kibirlenme tarafına gidiyorlar. Müslümanların kitabı ve peygamberlerinin mesajı için bir şey söylüyorlar: "Eskiden beri bilinen ve öğretilen bir sihirdir. Kendi aralarında ise; "bu, sihir de değil" diyorlar.
25- Bu, insan sözünden başka birşey değildir.
"O bir insan sözüdür" .diyorlar. Günümüzde de yakın zamanda Ölmüş birisi aynı şeyi söylemişti. "O Muhammed'in sözüdür" demiştir.
Elimizde Kur'ân-ı Kerim ve Peygamberimizin sözleri mevcut. Kur'ân'ı okuyan her kulak sahibi insan, ikisinin birbirinden ayrı olduğunu gayet iyi bilir. Bunun için arapça bilmeye gerek yok.
26- Onu sakar'a yaslayacağım.
27- Sana sakar'ı kim öğretti?
28- (O sakar cehennem) bırakmaz ve vazgeçmez.
Kafirler öyle bir kuyuya düşerler ki, oradan çıkmaları mümkün değil. İfade aynen şöyle; "dışarda kimse kalmaz, içeriden kimse çıkamaz."
Cehennemin bir adı da "sakar." Onu sakar'a sokacağız. Sakar'ı sana kim öğretti, kim bildirdi? O sakar ki, dışarda hiçbir kafir bırakmaz, içeriden de hiçbirini dışarıya salmaz. Kurtulmaları mümkün değil. Kurtuluş ancak imanla mümkündür.
29- Derileri kavurur.
30- Üzerinde ondokuz (zebani) vardır.
İnsanın vücudunun derisini yakıp döküyor.
Kendimize acıyalım. Güzel tenlerimizin yanmasını istemiyorsak ki istemiyoruz. Öyleyse bunun için iman edelim ve arnel-i salih yapalım. Çünkü o cehennemde ne Ölüm vardır ne de yaşama. Yanmamak için, bu dünyada herşeyimizi verene, yani Allah'a ibadet ve itaat edelim.
Onun üzerinde 19 melek vardır. Yani cehennem zebanilerinin önderlerinin sayısı 19 dur. Bu 19 rakamı üzerinde dünya genelinde bir fırtına koparılmıştı. 19 rakamı ile ilgili kitap ilk yayınlandığında bana bir tanesi hediye edilmişti. Baktım yalnız besmeledeki; "Allah, Rahman ve Rahim" kelimelerinden, yalnız biri ile ilgili doğru bilgi veriyordu. Diğerleri yanlıştı.
Bu ayetteki 19 rakamı, bütün müfessirlerimizin ittifakıyla, "cehennem melekleriyle ilgili bir rakamdır." Onlara karşı korunabilmek için biz, Allah'ın emirlerini hakkıyla yerine getirmeliyiz. Kur'anın harflerini sayıp, ondokuza uymayanları Kur'an'dan çıkarmaya çalışan bu gurup, Kur'anın hattının Rabbim tarafından yazılmadığını, cahiliye dönemi araplarının imla kurallarının aynen uygulandığını, lafız ve mananın Kur'an olduğunu ve böyle indiğini unutan insanlardır.
31- Cehennem bekçilerini (on dokuzu) kafirlere imtihan kıldık ki, kitap verilenler kesin bilgi edinsin, iman edenlerin imanı artsın. Kitap verilenlerle mü'minler şüphe etmesin ve kalblerinde hastalık olan (münafık)larla, kafirler: "Allah bununla neyi murad ediyor" desinler. İşte Allah böylece dilediğini sapıtır, dilediğini hidayette kılar. Rabbinin ordularını Ondan başka kimse bilemez. O, insanlara öğütten başka birşey değildir.
Allah (c.c)'ın bu ayeti de bir mucize olarak gözümüzün önüne gelivermiştir. "O cehennem yaranını biz meleklerden kıldık. Yani Allah .(c.c); O cehennemde görevli olanlar, meleklerdir diyor. Sayıları da 19 dur. Onların sayılarını biz kafirler için bir imtihan vesilesi kıldık. Ehl-i Kitabın bilgisinin sağlamlaştırılması için onu öyle kıldık. Ve iman edenlerin imanlarını kuvvetlendirmek için bunu böyle yapmaktır. Şüphelilerin şüpheleri de artar. Mü'minler ise bundan şüphe dahi duymazlar." diyor Allah (c.c).
Niye şüphe duymayız biz? Bizim şüphe duyan aklımızı ve kalbimizi yaratan Allah (c.c)'tır. O da diyor ki, "cehennem vardır, cehennemin 19 tane meleği vardır." Biz mü'minler olarak diyoruz ki; "benim kalbimi yaratan böyle diyorsa, ben inanıyorum. Şüphem de yoktur." Çünkü görsem, görmekle elde ettiğim bilgi, Allah'ın verdiği bilgiden kuvvetli değildir. Zira görmem yanılabilir.
Bu Kur'ân-ı Kerim insanlık için bir öğüttür, diyor Allah (c.c). Yani Araplar için veya yalnız Türkler için değil, tüm beşeriyet için bir öğüttür.
32- Hayır. Ay'a yemin olsun ki,
33- Dönüp geldiği zaman geceye.
34- Ağardığı zaman sabaha (yemin olsun ki)
35- Şüphesiz O (cehennem) büyük (olaylardan) biridir.
36- İnsanlığı uyarmak içindir.
Hayır! İş sizin bildiğiniz gibi değil. Ay'a yemin olsun ki, giden geceye yemin olsun ki, gelip aydınlanan ve aydınlatan sabaha yemin olsun ki, O cehennem büyük bir olaydır.
Allah (c.c) bu beşeriyeti eğitecek, top yekûn insanları eğitecek ve ellerine eğitmek üzere bir kitap veriyor ki, o da Kur'ân-ı Kerim. Peki bu eğitimin yapılacağı sınıf neresi? Sınıf topyekün yeryüzüdür. Yeryüzünün her tarafı bir medresedir.
7 Kasım 2009 Cumartesi
Müddessir; 1-14
1- Ey bürünen (peygamber)
2- Kalk ve uyar.
3- Rabbini yücelt.
Ey örtüsüne bürünen!!
Peygamber'in (s.a.v.) bir gün Cebrail (A.S)'ı kendi asli şekliyle gördüğünü, ürperdiğini, eve gelip yatağına burgusunu atıp yattığını ve bunun üzerine bu surenin nazil olduğunu tefsircilerimiz bize haber vermektedirler.
"Ayetin nüzul sebebi, manayı tahsis etmez" diye bir kaide vardır. Bu ayetin Peygamber Efendimize inmiş olması hükmünün O'na ait olmasını gerektirmiyor. Kıyamete kadar gelecek olan insanlara da hitap etmektedir. Şimdi biz bu ayeti okuduğumuzda şu mesajı anlarız. Yatağına yatmış, uyumuş insanlar, kalkın ve insanları uyarın. Arabın dilinde "Neziru'l-Uryan" eskiden beri bilinen bir tabirdir. Bir topluluğa çok önemli bir tehlikenin geldiğini haber vermek için koşarak gelen biri, uzaktan sesini duyuramadığında, elbisesini soyunur ve böylece tehlikenin geldiğini duyururmuş.
İşte Peygamber efendimiz (S.A.V)'de, bir Nezîru'l-Uryan gibi feryadu figan ediyor, ev ev dolaşıyor, canların ve tenlerin cehenneme gitmemesi için her insanın ayağına kadar gidiyor, onları İslâm'a çağırıyor. Bazen de toplu halde insanları İslâm'a çağırıyor. Bizde aynı şekilde insanlarla teker teker ilgileneceğiz. Her yerde ve her zaman da insanlara İslâm'ı anlatacağız.
"Rabbini sen büyükle." Cümle yapısı gereğince anlam şu şekildedir. "Yalnız Rabbini büyükle." Allah'a hamdolsun biz bunu "Allah'u Ekber" diyerek yapıyoruz. Ezan-ı Muhammedi ile biz bunu dünyaya haykırıyoruz. Her zaman ve her yerde bunu yürekten söyleyecek olursak, karşı tarafı mutlaka etkileyecektir.
Efendimiz (S.A.V) şöyle buyurmuştur: "Müezzinin söylediğini siz de söyleyiniz." Yani onun söylediğini siz de tekrarlayınız. Ancak "Hayya ale's-Salah ve Hayyaale'l-Felah'ta" "La havle vela kuvvete illa billah" diyeceğiz. Bunu hep birlikte söylersek ne olur? Bütün evler de günde beş defa ezanla birlikte "Allah'u ekber, Allah'u ekber" diyebilirsek, 15 milyonluk İstanbul şehrinde bir anda tek mesaj gökyüzünde çınlar. Müezzinlere bir destek verip "Evet en büyük Allah'tır." diyoruz. Bunu sağlarsak, "en büyük filan" sözleri söylenmez olur.
4- Elbiseni temizle.
Dikkat ederseniz, "Alak, Kalem, Müzzemmil ve Müddessir" sureleri ile bizler mübelliğ olarak yetiştiriliyoruz. Kim tarafından? Allah(cc) tarafından yetiştiriliyoruz. Rabbim, Efendimizin şahsında bizlere de elbiseni temiz tut diyor.
Yani tebliğci; iç dünyasını şirkten, küfürden, inkardan temizleyecektir. Dış dünyasını da pisliklerden yani görünen pisliklerden temizleyecektir. Çünkü insanlar dış görüntüye de dikkat ederler.
Bunları yapmak takvadır. Takva ise; "içini Hakk için, dışını da halk için süslemektir." Sinan paşa;
Beratının nişanı "Kum ve enzir"
Siyahına tıraz olmuş "Fe tahhir"
diyerek, efendimizin uyarı için Rabbinden beratı olduğunu ve elbisesinin renk ve deseninin temizlik olduğunu ifade ediyor.
5- Pislikden uzaklaş.
"Kötülüklerden de uzak dur." Yani kötülük yapma, kötülük yapanlarla beraber olma, kötülük çarşılarında gezme, kötü arkadaşlarla birlikte olma.
Peygamber efendimizin bir hadisi atasözü haline gelmiştir. "İslinin yanında oturanda is, misklinin yanında oturanda misk kokar." Kötülerin yanına ancak, onları kurtarmak için gidilecektir.
6- Yaptığını çok görerek, menn (kesine, başa kakma) etme.
Bu ayeti bir kaç türlü anlamak mümkündür.
1- İyiliği çok görüp başa kakma.
2- Çok elde etmek için vermek. Yani Türkçede biz bunu. atasözü şeklinde şöyle ifade ediyoruz. "Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez."' Bunu yapma diyor Allah (c.c). Yani verdiğini karşılıksız ver.
3- Bu yaptığın ibadetleri Rabbine karşı çok görme. Yani bu çağda bizden iyi ibadet edenler mi var canım? deme.
4- Yaptığın ibadetleri çok görerek gevşeme.
7- Rabbin için sabret.
İnsanlar yüzünden bir çok ezaya ve cefaya müptela olacaksın, başına bir çok şey gelecek, sen onlara sabır göster. Aslında her şey Rabbimdendir. Bu insanlar vasıtadır. Yani imansızların yaptıkları Allah'ın gücü, planı programı içerisinde cereyan ediyor. Ama o insanlar bu işlerin birer vasıtasıdırlar. Onlar iradelerini kötüye kullandıkları için günaha gireceklerdir. Biz de onlara karşı sabredeceğiz, direneceğiz. Bunu da Allah rızası için yapacağız.
Sabrı şöyle tarif ediyorum ben:
Timur'a sormuşlar. "Beyefendi önüne geleni yıkıyorsun. En son Yıldırım Beyazıt'ı da Ankara'da mağlub ettin. Bu başarının sırrı nedir?" Timur da; "Sabretmek" diye cevap vermiş. Peki nasıl bir sabır? dediklerinde, Timur; "elini ver" demiş ve karşısındaki adamın parmağını ağzına almış, kendi parmağını da onun ağzına vermiş. "İkimiz de ısıracağız." demiş. Isırmaya başlıyorlar. Derken karşıdaki adam dayanamayınca "aaaa.." diyerek ağzım açı yor. Timur kendi parmağını karşıdakinin ağzından çekiyor ama adamın parmağını ısırmaya devam ediyor. Sonra bırakıyor ve diyor ki; "bak "aaaa.." diye bağırmanın sana faydası yok, bana faydası var Sabırsızlık düşmanına fayda verir. Harbde de öyledir Harb de biı ısırma sanatıdır." demiş.Günahla karşı karşıya geldiğimizde de, sabrederek kazanıyoruz öyle değilmi? İbadetlerimize devamda da sabredeceğiz.
8- Sur'a üfürüldüğünde
9- İşte o gün, zor bir gündür.
10- Kafirlere kolay değildir.
11- Beni, tek yarattığımla (başbaşa) bırak.
12- Ona bol mal verdiğimi
13- (etrafında) hazır oğullar (verdiğimi)
14- Ona (Herşeyi önüne) serdiğimi (bana bırak)
O "sûr'a" üflendiğinde, o gün kafirler için çok zor bir gündür. Beni ve onu başbaşa bırak.
Yani kıyamet gününde o insanlar tek başına kalacaklar. Nasıl ki dünyaya tek başına geliyorlar. Mahşer gününde de tek başına kalacaklardır. Malı ve evladı ona fayda vermeyecektir. Bu dünyaya teker teker gelen insanlar yine teker teker gidecekler. Her insan eşi ve benzeri olmayan bir tek yaratıktır. Parmak çizgisinden karakter yapısına kadar herkesi ayrı yaratan Allah'ın gücünü, ilmini, sanatını insanda görüp secdeye kapanmalı.
Allah (c.c) bu ayetlerinde, insana mal verdiğini, evlat verdiğini, makam ve mevki verdiğini, itibar verdiğini, fakat bütün bunları değerlendiremediğinden dolayı da kendisine yazık ettiğini belirtiyor.
2- Kalk ve uyar.
3- Rabbini yücelt.
Ey örtüsüne bürünen!!
Peygamber'in (s.a.v.) bir gün Cebrail (A.S)'ı kendi asli şekliyle gördüğünü, ürperdiğini, eve gelip yatağına burgusunu atıp yattığını ve bunun üzerine bu surenin nazil olduğunu tefsircilerimiz bize haber vermektedirler.
"Ayetin nüzul sebebi, manayı tahsis etmez" diye bir kaide vardır. Bu ayetin Peygamber Efendimize inmiş olması hükmünün O'na ait olmasını gerektirmiyor. Kıyamete kadar gelecek olan insanlara da hitap etmektedir. Şimdi biz bu ayeti okuduğumuzda şu mesajı anlarız. Yatağına yatmış, uyumuş insanlar, kalkın ve insanları uyarın. Arabın dilinde "Neziru'l-Uryan" eskiden beri bilinen bir tabirdir. Bir topluluğa çok önemli bir tehlikenin geldiğini haber vermek için koşarak gelen biri, uzaktan sesini duyuramadığında, elbisesini soyunur ve böylece tehlikenin geldiğini duyururmuş.
İşte Peygamber efendimiz (S.A.V)'de, bir Nezîru'l-Uryan gibi feryadu figan ediyor, ev ev dolaşıyor, canların ve tenlerin cehenneme gitmemesi için her insanın ayağına kadar gidiyor, onları İslâm'a çağırıyor. Bazen de toplu halde insanları İslâm'a çağırıyor. Bizde aynı şekilde insanlarla teker teker ilgileneceğiz. Her yerde ve her zaman da insanlara İslâm'ı anlatacağız.
"Rabbini sen büyükle." Cümle yapısı gereğince anlam şu şekildedir. "Yalnız Rabbini büyükle." Allah'a hamdolsun biz bunu "Allah'u Ekber" diyerek yapıyoruz. Ezan-ı Muhammedi ile biz bunu dünyaya haykırıyoruz. Her zaman ve her yerde bunu yürekten söyleyecek olursak, karşı tarafı mutlaka etkileyecektir.
Efendimiz (S.A.V) şöyle buyurmuştur: "Müezzinin söylediğini siz de söyleyiniz." Yani onun söylediğini siz de tekrarlayınız. Ancak "Hayya ale's-Salah ve Hayyaale'l-Felah'ta" "La havle vela kuvvete illa billah" diyeceğiz. Bunu hep birlikte söylersek ne olur? Bütün evler de günde beş defa ezanla birlikte "Allah'u ekber, Allah'u ekber" diyebilirsek, 15 milyonluk İstanbul şehrinde bir anda tek mesaj gökyüzünde çınlar. Müezzinlere bir destek verip "Evet en büyük Allah'tır." diyoruz. Bunu sağlarsak, "en büyük filan" sözleri söylenmez olur.
4- Elbiseni temizle.
Dikkat ederseniz, "Alak, Kalem, Müzzemmil ve Müddessir" sureleri ile bizler mübelliğ olarak yetiştiriliyoruz. Kim tarafından? Allah(cc) tarafından yetiştiriliyoruz. Rabbim, Efendimizin şahsında bizlere de elbiseni temiz tut diyor.
Yani tebliğci; iç dünyasını şirkten, küfürden, inkardan temizleyecektir. Dış dünyasını da pisliklerden yani görünen pisliklerden temizleyecektir. Çünkü insanlar dış görüntüye de dikkat ederler.
Bunları yapmak takvadır. Takva ise; "içini Hakk için, dışını da halk için süslemektir." Sinan paşa;
Beratının nişanı "Kum ve enzir"
Siyahına tıraz olmuş "Fe tahhir"
diyerek, efendimizin uyarı için Rabbinden beratı olduğunu ve elbisesinin renk ve deseninin temizlik olduğunu ifade ediyor.
5- Pislikden uzaklaş.
"Kötülüklerden de uzak dur." Yani kötülük yapma, kötülük yapanlarla beraber olma, kötülük çarşılarında gezme, kötü arkadaşlarla birlikte olma.
Peygamber efendimizin bir hadisi atasözü haline gelmiştir. "İslinin yanında oturanda is, misklinin yanında oturanda misk kokar." Kötülerin yanına ancak, onları kurtarmak için gidilecektir.
6- Yaptığını çok görerek, menn (kesine, başa kakma) etme.
Bu ayeti bir kaç türlü anlamak mümkündür.
1- İyiliği çok görüp başa kakma.
2- Çok elde etmek için vermek. Yani Türkçede biz bunu. atasözü şeklinde şöyle ifade ediyoruz. "Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez."' Bunu yapma diyor Allah (c.c). Yani verdiğini karşılıksız ver.
3- Bu yaptığın ibadetleri Rabbine karşı çok görme. Yani bu çağda bizden iyi ibadet edenler mi var canım? deme.
4- Yaptığın ibadetleri çok görerek gevşeme.
7- Rabbin için sabret.
İnsanlar yüzünden bir çok ezaya ve cefaya müptela olacaksın, başına bir çok şey gelecek, sen onlara sabır göster. Aslında her şey Rabbimdendir. Bu insanlar vasıtadır. Yani imansızların yaptıkları Allah'ın gücü, planı programı içerisinde cereyan ediyor. Ama o insanlar bu işlerin birer vasıtasıdırlar. Onlar iradelerini kötüye kullandıkları için günaha gireceklerdir. Biz de onlara karşı sabredeceğiz, direneceğiz. Bunu da Allah rızası için yapacağız.
Sabrı şöyle tarif ediyorum ben:
Timur'a sormuşlar. "Beyefendi önüne geleni yıkıyorsun. En son Yıldırım Beyazıt'ı da Ankara'da mağlub ettin. Bu başarının sırrı nedir?" Timur da; "Sabretmek" diye cevap vermiş. Peki nasıl bir sabır? dediklerinde, Timur; "elini ver" demiş ve karşısındaki adamın parmağını ağzına almış, kendi parmağını da onun ağzına vermiş. "İkimiz de ısıracağız." demiş. Isırmaya başlıyorlar. Derken karşıdaki adam dayanamayınca "aaaa.." diyerek ağzım açı yor. Timur kendi parmağını karşıdakinin ağzından çekiyor ama adamın parmağını ısırmaya devam ediyor. Sonra bırakıyor ve diyor ki; "bak "aaaa.." diye bağırmanın sana faydası yok, bana faydası var Sabırsızlık düşmanına fayda verir. Harbde de öyledir Harb de biı ısırma sanatıdır." demiş.Günahla karşı karşıya geldiğimizde de, sabrederek kazanıyoruz öyle değilmi? İbadetlerimize devamda da sabredeceğiz.
8- Sur'a üfürüldüğünde
9- İşte o gün, zor bir gündür.
10- Kafirlere kolay değildir.
11- Beni, tek yarattığımla (başbaşa) bırak.
12- Ona bol mal verdiğimi
13- (etrafında) hazır oğullar (verdiğimi)
14- Ona (Herşeyi önüne) serdiğimi (bana bırak)
O "sûr'a" üflendiğinde, o gün kafirler için çok zor bir gündür. Beni ve onu başbaşa bırak.
Yani kıyamet gününde o insanlar tek başına kalacaklar. Nasıl ki dünyaya tek başına geliyorlar. Mahşer gününde de tek başına kalacaklardır. Malı ve evladı ona fayda vermeyecektir. Bu dünyaya teker teker gelen insanlar yine teker teker gidecekler. Her insan eşi ve benzeri olmayan bir tek yaratıktır. Parmak çizgisinden karakter yapısına kadar herkesi ayrı yaratan Allah'ın gücünü, ilmini, sanatını insanda görüp secdeye kapanmalı.
Allah (c.c) bu ayetlerinde, insana mal verdiğini, evlat verdiğini, makam ve mevki verdiğini, itibar verdiğini, fakat bütün bunları değerlendiremediğinden dolayı da kendisine yazık ettiğini belirtiyor.
6 Kasım 2009 Cuma
Müddessir
Sen; Ey [yalnızlığına] bürünmüş olan!
Kalk ve (insanları) uyar!
Sadece Rabbini yücelt!
Öz-benliğini temiz tut! ve bütün pisliklerden kaçın!
İyilik yapmayı kazanç kapısı haline getirme, Rabbin hatırına sabret!
Ve [insanları uyar ki]; [yeniden diriliş] sûru üflendiği zaman, o Gün [şimdi] hakikati inkâr edenler için bir ızdırap günü olacaktır, kâfirlerin tümü için hiç de kolay olmayacaktır!
Bana bırak kendisine geniş imkânlar ve [sevginin] şahitleri olarak çocuklar verdiğim, hayatına geniş bir ufuk açtığım ve yalnız yarattığım o kişi[yle uğraşma]yı. Buna rağmen o, hâlâ ihtirasla verdiğimden daha fazlasını istiyor!
Evet, o, kendini ayetlerimize karşı bilerek, inatla şartlandırmıştır; [bu nedenle] onu acı veren çetin bir yokuşa süreceğim!
[Mesajlarımız, hakikati inkâra şartlanmış olan birine aktarıldığında, onları nasıl çürüteceğine] bakın.
O düşündü, ölçtü biçti. Kahrolası nasıl da ölçtü biçti. Bir daha kahrolası nasıl da ölçtü biçti!
Ve sonra [yeni dayanaklar bulmak için çevresine] bakar, sonra kaşlarını çatarak dik dik süzer, sonunda [mesajlarımıza] sırtını döner ve küstahça böbürlenir;
“Bu, [eski zamanlardan] intikal eden büyüleyici bir sözdür! Bu, ölümlü beşer sözünden başka bir şey değildir!” der.
[Bu nedenle,] onu [öteki dünyada] cehennem ateşine sokacağım!
Cehennem ateşinin ne olduğunu hiç düşündün mü?
O ne yaşatır, ne de [ölüme] terk eder, ölümlü insana [nihaî hakikati] gösterir.
Onun üzerinde on dokuz [güç] vardır.
Çünkü yalnızca melekî güçleri [cehennem] ateşinin gözcüleri kıldık ve onların sayısını hakikati inkara şartlanmış olanlar için bir sınama (aracı) yaptık, ki böylece daha önce vahye muhatap olanlar [bu ilahî kelâmın doğruluğuna] kanî olsunlar ve [ona] iman etmiş olanların imanları daha da güçlensin ve geçmiş vahiylere muhatap olanlar ile [bu vahye] iman edenler bütün şüphelerden kurtulsunlar ve kalplerinde hastalık olanlar ile hakikati tamamen reddedenler: “[Sizin] Allah[ınız] bu temsîl ile ne demek istiyor?” diye sorsunlar.
Böylece Allah, [yoldan çıkmak] isteyeni saptırır, [doğruya ulaşmak] isteyeni ise doğru yola ulaştırır.
Ve Rabbinin güçlerini Kendisinden başka kimse bilemez: bütün bunlar ölümlü insan için yalnızca bir uyarıdır.
Evet, hilale yemin olsun ki!
Geçip gitmekte olan geceye ve ağaran sabaha yemin olsun ki şüphesiz bu [cehennem ateşi] -ölümlü insan için- gerçekten büyük [bir uyarı]dır; öne çıkmayı veya geride kalmayı seçen her biriniz için büyük bir uyarıdır!
[Hesap Günü] her insan, yapmış olduğu bütün [kötü] fiiller için rehin olarak tutulacaktır; yalnız dürüstlüğü ve erdemli olmayı başaranlar hariç: onlar [cennet] bahçelerinde [oturarak] günahkârlara “Sizi bu cehennem ateşine sürükleyen nedir?” diye soracaklar:
Berikiler “Biz” diyecekler, “ne namaz kılanlardan idik, ne de yoksulları doyururduk;
Ve kendilerini günaha kaptıran [diğer] günahkârlar ile birlikte günaha dalmıştık;
Ve [ölüm ile] her şey açık seçik ortaya çıkıncaya kadar Hesap Günü'nü yalanlamıştık.”
Ve böylece, onlar için şefaat edecek olanların hiç birinin (zerre kadar) faydası olmaz.
O halde, onlara ne oluyor ki bütün öğütlerden yüz çeviriyorlar, adeta korkuya kapılmış, aslanlardan ürküp kaçan merkepler gibiler.
Evet, hepsi kendilerine açılmış, açıklanmış vahiyler verilmesi gerektiğini iddia ederler!
Asla, onlar öteki dünya[ya inanmazlar ve on]dan korkmazlar.
Aslında bu bir öğüttür ve dileyen herkes ondan ders alabilir.
Ama Allah dilemedikçe onlar ders alamazlar. Saygı duyulup cezasından sakınmaya lâyık olan da, günahkârların günahlarını bağışlama şanına yaraşan da yalnız O'dur.
Kalk ve (insanları) uyar!
Sadece Rabbini yücelt!
Öz-benliğini temiz tut! ve bütün pisliklerden kaçın!
İyilik yapmayı kazanç kapısı haline getirme, Rabbin hatırına sabret!
Ve [insanları uyar ki]; [yeniden diriliş] sûru üflendiği zaman, o Gün [şimdi] hakikati inkâr edenler için bir ızdırap günü olacaktır, kâfirlerin tümü için hiç de kolay olmayacaktır!
Bana bırak kendisine geniş imkânlar ve [sevginin] şahitleri olarak çocuklar verdiğim, hayatına geniş bir ufuk açtığım ve yalnız yarattığım o kişi[yle uğraşma]yı. Buna rağmen o, hâlâ ihtirasla verdiğimden daha fazlasını istiyor!
Evet, o, kendini ayetlerimize karşı bilerek, inatla şartlandırmıştır; [bu nedenle] onu acı veren çetin bir yokuşa süreceğim!
[Mesajlarımız, hakikati inkâra şartlanmış olan birine aktarıldığında, onları nasıl çürüteceğine] bakın.
O düşündü, ölçtü biçti. Kahrolası nasıl da ölçtü biçti. Bir daha kahrolası nasıl da ölçtü biçti!
Ve sonra [yeni dayanaklar bulmak için çevresine] bakar, sonra kaşlarını çatarak dik dik süzer, sonunda [mesajlarımıza] sırtını döner ve küstahça böbürlenir;
“Bu, [eski zamanlardan] intikal eden büyüleyici bir sözdür! Bu, ölümlü beşer sözünden başka bir şey değildir!” der.
[Bu nedenle,] onu [öteki dünyada] cehennem ateşine sokacağım!
Cehennem ateşinin ne olduğunu hiç düşündün mü?
O ne yaşatır, ne de [ölüme] terk eder, ölümlü insana [nihaî hakikati] gösterir.
Onun üzerinde on dokuz [güç] vardır.
Çünkü yalnızca melekî güçleri [cehennem] ateşinin gözcüleri kıldık ve onların sayısını hakikati inkara şartlanmış olanlar için bir sınama (aracı) yaptık, ki böylece daha önce vahye muhatap olanlar [bu ilahî kelâmın doğruluğuna] kanî olsunlar ve [ona] iman etmiş olanların imanları daha da güçlensin ve geçmiş vahiylere muhatap olanlar ile [bu vahye] iman edenler bütün şüphelerden kurtulsunlar ve kalplerinde hastalık olanlar ile hakikati tamamen reddedenler: “[Sizin] Allah[ınız] bu temsîl ile ne demek istiyor?” diye sorsunlar.
Böylece Allah, [yoldan çıkmak] isteyeni saptırır, [doğruya ulaşmak] isteyeni ise doğru yola ulaştırır.
Ve Rabbinin güçlerini Kendisinden başka kimse bilemez: bütün bunlar ölümlü insan için yalnızca bir uyarıdır.
Evet, hilale yemin olsun ki!
Geçip gitmekte olan geceye ve ağaran sabaha yemin olsun ki şüphesiz bu [cehennem ateşi] -ölümlü insan için- gerçekten büyük [bir uyarı]dır; öne çıkmayı veya geride kalmayı seçen her biriniz için büyük bir uyarıdır!
[Hesap Günü] her insan, yapmış olduğu bütün [kötü] fiiller için rehin olarak tutulacaktır; yalnız dürüstlüğü ve erdemli olmayı başaranlar hariç: onlar [cennet] bahçelerinde [oturarak] günahkârlara “Sizi bu cehennem ateşine sürükleyen nedir?” diye soracaklar:
Berikiler “Biz” diyecekler, “ne namaz kılanlardan idik, ne de yoksulları doyururduk;
Ve kendilerini günaha kaptıran [diğer] günahkârlar ile birlikte günaha dalmıştık;
Ve [ölüm ile] her şey açık seçik ortaya çıkıncaya kadar Hesap Günü'nü yalanlamıştık.”
Ve böylece, onlar için şefaat edecek olanların hiç birinin (zerre kadar) faydası olmaz.
O halde, onlara ne oluyor ki bütün öğütlerden yüz çeviriyorlar, adeta korkuya kapılmış, aslanlardan ürküp kaçan merkepler gibiler.
Evet, hepsi kendilerine açılmış, açıklanmış vahiyler verilmesi gerektiğini iddia ederler!
Asla, onlar öteki dünya[ya inanmazlar ve on]dan korkmazlar.
Aslında bu bir öğüttür ve dileyen herkes ondan ders alabilir.
Ama Allah dilemedikçe onlar ders alamazlar. Saygı duyulup cezasından sakınmaya lâyık olan da, günahkârların günahlarını bağışlama şanına yaraşan da yalnız O'dur.
1 Kasım 2009 Pazar
Müzzemmil; 11-20
11. Nimet içinde yüzen o yalancıları bana bırak ve onlara biraz mühlet ver.
12. Hiç şüphesiz bizim nezdimizde (onlar için hazırlanmış) boyunduruklar, yakıcı bir ateş, var.
13. Boğazdan geçmez bir yiyecek ve elem verici bir azap var.
14. O gün (kıyamet günü) yeryüzü ve dağlar sarsılır; dağlar çöküntü ile akıp giden kum yığınına döner.
15. Nasıl Firavun'a bir elçi göndermiş idiysek doğrusu size de, hakkınızda şahitlik edecek bir peygamber gönderdik.
16. Ama Firavun o peygambere karşı gelmiş, biz de onu ağır ve çetin bir şekilde muaheze etmiştik.
17. Peki inkâr ederseniz, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek o günden kendinizi nasıl koruyabileceksiniz?
18. Gökyüzü bile onunla (o günün dehşetiyle) yarılacaktır. Allah'ın vâdi mutlaka yerine gelir.
19. İşte bu (anlatılanlar), şüphesiz bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine (varan) bir yol tutar.
20. (Resûlüm!) Senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını, (bazen) yarısını, (bazen de) üçte birini yatmadan (ibadetle) geçirdiğini ve beraberinde bulunanlardan bir topluluğun da (böyle yaptığını) Rabbin elbette biliyor. Gece ve gündüzü (içinde olup bitenleri iyiden iyiye) ölçüp biçen ancak Allah'tır. O sizin, bunu sayamayacağınızı bildiği için, sizi bağışladı. Artık, Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun. Allah bilmektedir ki, içinizde hastalar bulunacak, bir kısmınız Allah'ın lütfundan (rızık) aramak üzere yeryüzünde yol tepecekler, diğer bir kısmınız da Allah yolunda çarpışacaklardır. O halde Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah'a gönül hoşluğuyla ödünç verin. Kendiniz için önden (dünyada iken) ne iyilik hazırlarsanız Allah katında onu bulursunuz; hem de daha üstün ve mükâfatça daha büyük olmak üzere. Allah'tan mağfiret dileyin, şüphesiz Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.
11- (Dini) yalanlayan varlık sahiplerini bana bırak. Onlara biraz zaman tanı.
O dini yalanlayanları bana bırak. O saltanat sahiplerini bana bırak, O nimetlerle şımaranları bana bırak. Onlara zaman tanı sen.
12- Şüphesiz yanımızda (ateşden) boyunduruklar ve cehennem vardır.
Bizim katımızda onları yola getirecek azab vardır. "Enkal": bu dünyadaki azab için kullanılır. Bu dünyada biz onları cezalandırırız. Ahirette de biz onları cezalandırırız.
13- Boğazda kalan yiyecek ve acıklı azap vardır.
Yedikleri boğazlarını tırmalayarak geçecek ve o inkarcılara acıklı azab vardır.
Bu dünyada Allah'ın verdiği nimetleri tatlı tatlı yerler ama, o tatlı yedikleri yemek ahiret gününde onların boğazını yakarak geçecektir.
14- O(kiyamet) günde yeryüzü sarsılır ve dağlar, dağılmış kum gibi olur.
"Bir gün gelir yer sarsılır." Ancak bu günkü depremler gibi değil. Rabbim bunun çok daha fazla şiddetli olacağını belirtiyor. Dağlar kum yığınının dağılışı gibi yok olacaktır. Böyle bir zaman gelecektir.
15- Firavun'a Peygamber gönderdiğimiz gibi size de şahidlik yapacak bir peygamber gönderdik.
Firavun'a Peygamber gönderdiğimiz gibi biz de seni bu insanlar üzerine elçi ve şahid olarak gönderdik diyor Allah (c.c). Peygamberimiz bütün insanlara rahmet olarak gönderilmiştir.
16- Firavun, Peygambere isyan etti bizde onu şiddetli bir şekilde yakalayıverdik.
Bu ayet Mekke insanına bir uyarıdır. Aynı zamanda günümüz insanına da bir uyarıdır. Bakınız! Firavun O peygambere isyan etti de biz ona çok şiddetli bir azab ettik.
17- Eğer inkar ederseniz, çocukları ihtiyarlatan (kıyamet) gününden nasıl korunabilirsiniz?
Kıyametin dehşetini ifade etme bakımından Rabbim diyor ki; "O gün öyle bir gün ki, çocukların başını ağartacak kadar şiddetli"
18- Onunla (kıyamet dehşetiyle) gökyüzü yarılacak. Onun va'dı yerine gelir.
19- Şüphesiz bu bir uyarıdır. Artık kim dilerse Rabbine bir yol edinir.
"Gökyüzü paramparça olacak." Bu bir uyarıdır diyor Rabbim.
Dileyen Rabbine doğru yol edinsin.
Biz insanları Rabbin yoluna doğru ulaştırmak için gayret edeceğiz ve bu yolda her şeyimizi vereceğiz. Yani bütün insanların Allah yoluna yönelmesi, cennete doğru yol alması, haram lokmalardan uzaklaşıp, vücutlarım ateşle döldurmaması için malımızı ve canımızı ortaya koyacağız.
20- Şüphesiz Rabbin, senin ve seninle beraber olanlardan bir kısmının, gecenin üçte ikisinden azını, yarısını, üçte birini ayakta geçirdiğini bilir. Geceyi ve gündüzü Allah takdir eder. Onu(n takdirini) sayamayacağınızı Allah bildi de, tevbenizi kabul etti. Kur'ân'dan kolay olanı okuyunuz. Allah biliyor ki, içinizden bir kısmı hasta olacak, diğerleri Allah'ın lûtfundan aramak için yeryüzünde dolaşacak, bir diğerleri ise Allah yolunda harbedecek. O halde O'ndan (Kur'ân'dan) kolay olanı okuyunuz, namazı dosdoğru kılınız, zekatı veriniz ve Allah'a güzel bir şekilde borç veriniz. Kendiniz için önceden hayırdan neyi gönderirseniz, Allah katında onu hem daha hayırlı hem de daha büyük mükafat olarak bulacaksınız. Allah'a istiğfar ediniz. Çünkü Allah affedicidir, merhamet edicidir.
Gece ibadet yapılmasını, Kur'ân'dan kolayımıza geleni okumamız gerektiğini Allah (c.c) ifade ediyor. Ancak içimizden geceleri kalkıp ibadetini yapamayanlar olabilir. Veya Allah'ın nimetini aramak için yeryüzünde sefer halinde olanlar olabilir. Veya Allah yolunda cihad edenler olabilir. Bunlar gece ibadetini Allah'ın ruhsatıyla yapmayabilir. Bu ayetteki; "Kur'an'dan kolay olanı okuyunuz" kısmına dayanarak, Hanefiler; namazda kıraatin farz olduğunu, fatiha okumanın ise vacip olduğunu söylerler. Buharı , Müslim ve diğer hadis kitaplarının rivayet ettiği; "Fatiha okumayanın namazı olmaz" hadisinin Kur'an ayetini neshedemeyeceğini söylerler ve Buharı, İstizan 18, Müslim salat hadis 397deki; "Namaz için kalktığında abdest al, kıbleye yönel, tekbir al sonra Kur'andan kolay olanı oku" hadisini kendilerine delil getirmişler.
Namazlarınızı kılınız, zekatlarınızı veriniz ve karz-ı hasen'de bulu- , nunuz. Yani Allah için borç para veriniz. Günümüzün hastalıklarından bir tanesi. O da borç para vermeme. Paranın değer kaybetmesi nedeniyle insanlar borç para vermekten korkuyor. Bu çağda da bu emrin yerine getirilmesi gerekiyor. Bazıları bunun için 100 tane altun para ayırmış. Altun parayı veriyor borç olarak ve sonra altun olarak alıyor.
Hayırda yarış edeceğiz. Allah katında mükâfatını göreceğiz. Bu kadar hizmetlerimizin neticesinde de, yaptığımız hatalar için istiğfar edeceğiz. Allah affedicidir ve merhamet edicidir.
12. Hiç şüphesiz bizim nezdimizde (onlar için hazırlanmış) boyunduruklar, yakıcı bir ateş, var.
13. Boğazdan geçmez bir yiyecek ve elem verici bir azap var.
14. O gün (kıyamet günü) yeryüzü ve dağlar sarsılır; dağlar çöküntü ile akıp giden kum yığınına döner.
15. Nasıl Firavun'a bir elçi göndermiş idiysek doğrusu size de, hakkınızda şahitlik edecek bir peygamber gönderdik.
16. Ama Firavun o peygambere karşı gelmiş, biz de onu ağır ve çetin bir şekilde muaheze etmiştik.
17. Peki inkâr ederseniz, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek o günden kendinizi nasıl koruyabileceksiniz?
18. Gökyüzü bile onunla (o günün dehşetiyle) yarılacaktır. Allah'ın vâdi mutlaka yerine gelir.
19. İşte bu (anlatılanlar), şüphesiz bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine (varan) bir yol tutar.
20. (Resûlüm!) Senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını, (bazen) yarısını, (bazen de) üçte birini yatmadan (ibadetle) geçirdiğini ve beraberinde bulunanlardan bir topluluğun da (böyle yaptığını) Rabbin elbette biliyor. Gece ve gündüzü (içinde olup bitenleri iyiden iyiye) ölçüp biçen ancak Allah'tır. O sizin, bunu sayamayacağınızı bildiği için, sizi bağışladı. Artık, Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun. Allah bilmektedir ki, içinizde hastalar bulunacak, bir kısmınız Allah'ın lütfundan (rızık) aramak üzere yeryüzünde yol tepecekler, diğer bir kısmınız da Allah yolunda çarpışacaklardır. O halde Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah'a gönül hoşluğuyla ödünç verin. Kendiniz için önden (dünyada iken) ne iyilik hazırlarsanız Allah katında onu bulursunuz; hem de daha üstün ve mükâfatça daha büyük olmak üzere. Allah'tan mağfiret dileyin, şüphesiz Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.
11- (Dini) yalanlayan varlık sahiplerini bana bırak. Onlara biraz zaman tanı.
O dini yalanlayanları bana bırak. O saltanat sahiplerini bana bırak, O nimetlerle şımaranları bana bırak. Onlara zaman tanı sen.
12- Şüphesiz yanımızda (ateşden) boyunduruklar ve cehennem vardır.
Bizim katımızda onları yola getirecek azab vardır. "Enkal": bu dünyadaki azab için kullanılır. Bu dünyada biz onları cezalandırırız. Ahirette de biz onları cezalandırırız.
13- Boğazda kalan yiyecek ve acıklı azap vardır.
Yedikleri boğazlarını tırmalayarak geçecek ve o inkarcılara acıklı azab vardır.
Bu dünyada Allah'ın verdiği nimetleri tatlı tatlı yerler ama, o tatlı yedikleri yemek ahiret gününde onların boğazını yakarak geçecektir.
14- O(kiyamet) günde yeryüzü sarsılır ve dağlar, dağılmış kum gibi olur.
"Bir gün gelir yer sarsılır." Ancak bu günkü depremler gibi değil. Rabbim bunun çok daha fazla şiddetli olacağını belirtiyor. Dağlar kum yığınının dağılışı gibi yok olacaktır. Böyle bir zaman gelecektir.
15- Firavun'a Peygamber gönderdiğimiz gibi size de şahidlik yapacak bir peygamber gönderdik.
Firavun'a Peygamber gönderdiğimiz gibi biz de seni bu insanlar üzerine elçi ve şahid olarak gönderdik diyor Allah (c.c). Peygamberimiz bütün insanlara rahmet olarak gönderilmiştir.
16- Firavun, Peygambere isyan etti bizde onu şiddetli bir şekilde yakalayıverdik.
Bu ayet Mekke insanına bir uyarıdır. Aynı zamanda günümüz insanına da bir uyarıdır. Bakınız! Firavun O peygambere isyan etti de biz ona çok şiddetli bir azab ettik.
17- Eğer inkar ederseniz, çocukları ihtiyarlatan (kıyamet) gününden nasıl korunabilirsiniz?
Kıyametin dehşetini ifade etme bakımından Rabbim diyor ki; "O gün öyle bir gün ki, çocukların başını ağartacak kadar şiddetli"
18- Onunla (kıyamet dehşetiyle) gökyüzü yarılacak. Onun va'dı yerine gelir.
19- Şüphesiz bu bir uyarıdır. Artık kim dilerse Rabbine bir yol edinir.
"Gökyüzü paramparça olacak." Bu bir uyarıdır diyor Rabbim.
Dileyen Rabbine doğru yol edinsin.
Biz insanları Rabbin yoluna doğru ulaştırmak için gayret edeceğiz ve bu yolda her şeyimizi vereceğiz. Yani bütün insanların Allah yoluna yönelmesi, cennete doğru yol alması, haram lokmalardan uzaklaşıp, vücutlarım ateşle döldurmaması için malımızı ve canımızı ortaya koyacağız.
20- Şüphesiz Rabbin, senin ve seninle beraber olanlardan bir kısmının, gecenin üçte ikisinden azını, yarısını, üçte birini ayakta geçirdiğini bilir. Geceyi ve gündüzü Allah takdir eder. Onu(n takdirini) sayamayacağınızı Allah bildi de, tevbenizi kabul etti. Kur'ân'dan kolay olanı okuyunuz. Allah biliyor ki, içinizden bir kısmı hasta olacak, diğerleri Allah'ın lûtfundan aramak için yeryüzünde dolaşacak, bir diğerleri ise Allah yolunda harbedecek. O halde O'ndan (Kur'ân'dan) kolay olanı okuyunuz, namazı dosdoğru kılınız, zekatı veriniz ve Allah'a güzel bir şekilde borç veriniz. Kendiniz için önceden hayırdan neyi gönderirseniz, Allah katında onu hem daha hayırlı hem de daha büyük mükafat olarak bulacaksınız. Allah'a istiğfar ediniz. Çünkü Allah affedicidir, merhamet edicidir.
Gece ibadet yapılmasını, Kur'ân'dan kolayımıza geleni okumamız gerektiğini Allah (c.c) ifade ediyor. Ancak içimizden geceleri kalkıp ibadetini yapamayanlar olabilir. Veya Allah'ın nimetini aramak için yeryüzünde sefer halinde olanlar olabilir. Veya Allah yolunda cihad edenler olabilir. Bunlar gece ibadetini Allah'ın ruhsatıyla yapmayabilir. Bu ayetteki; "Kur'an'dan kolay olanı okuyunuz" kısmına dayanarak, Hanefiler; namazda kıraatin farz olduğunu, fatiha okumanın ise vacip olduğunu söylerler. Buharı , Müslim ve diğer hadis kitaplarının rivayet ettiği; "Fatiha okumayanın namazı olmaz" hadisinin Kur'an ayetini neshedemeyeceğini söylerler ve Buharı, İstizan 18, Müslim salat hadis 397deki; "Namaz için kalktığında abdest al, kıbleye yönel, tekbir al sonra Kur'andan kolay olanı oku" hadisini kendilerine delil getirmişler.
Namazlarınızı kılınız, zekatlarınızı veriniz ve karz-ı hasen'de bulu- , nunuz. Yani Allah için borç para veriniz. Günümüzün hastalıklarından bir tanesi. O da borç para vermeme. Paranın değer kaybetmesi nedeniyle insanlar borç para vermekten korkuyor. Bu çağda da bu emrin yerine getirilmesi gerekiyor. Bazıları bunun için 100 tane altun para ayırmış. Altun parayı veriyor borç olarak ve sonra altun olarak alıyor.
Hayırda yarış edeceğiz. Allah katında mükâfatını göreceğiz. Bu kadar hizmetlerimizin neticesinde de, yaptığımız hatalar için istiğfar edeceğiz. Allah affedicidir ve merhamet edicidir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)