205-Ancak hakimiyeti eline alır almaz yeryüzünde fesat çıkarmaya, [insanın] ürünü[nü] ve nesli[ni] yok etmeye çalışır: Allah fesadı sevmez*(Muhammed Esed Meali).
205-O, iş başına geçti mi (ya da sırtını çevirip gitti mi) yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helak etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez.(Ali Bulaç Meali)
Müşriklerden Ahnes ibn Şerîk, Hz. peygamber'e gelip müslüman olduğunu söyledi. Dönerken de müslümanların ekinlerini yakıp hayvanlarını kesti. Âyette, böyle içi başka, dışı başka insan karakteri nitelenmektedir.
*Lafzen, “o, yeryüzünde fesat yaymak ve ürünü ve nesli yok etmek için orada koşturup durur [yahut “çaba gösterir”] demektir. Birçok müfessir, bu cümlede, bu şekilde tanımlanan kişinin bilinçli bir niyet taşıdığına işaret edildiği kanısındadır; ama li yufside'deki (genel olarak “fesadı yayabilmek için” şeklinde anlaşılır) li edatının bu bağlamda gramercilerin lâmu'l-âkıbeh dedikleri, “sonuç belirtmek için kullanılan lâm [harfi]”nin fonksiyonunu görmesi de mümkündür -yani bilinçli bir niyetin varlığı veya yokluğu sözkonusu olmadan (fesat saçmakla uğraşır). (Benim benimsediğim şekilde çevrilmesi durumunda bu her iki ihtimal de gözetilmiş olmaktadır.) Hars ifadesine (tarafımdan “ürün” olarak çevrilmiştir) gelince, bunun asıl anlamı, emek yoluyla sağlanan “kazanç” yahut “gelir”dir; ve çoğunlukla “dünyevî mallar”ı ve özellikle de hem toprağın işlenmesi yoluyla elde edilen ürünü, hem de bizzat işlenmiş tarlanın kendisini gösterir. Eğer hars bu bağlamda “ürün” olarak anlaşılırsa, bu, mecazî olarak genelde insan davranışlarına ve özelde de toplumsal tavırlara uygulanabilir. Ancak bazı müfessirler -görüşlerini “kadınlarınız sizin tarlalarınızdır” (2:223) şeklindeki Kur’an ifadesine dayandırarak -hars'ın burada “eşler”i anlattığını iddia ederler (karş. Râzî ve Menâr II, 248: dilbilimci el-Ezherî'den naklen): Bu durumda “ürünün ve neslin yok edilmesi”, aile hayatının sarsıntıya uğraması ile ve sonuçta bütün bir toplumsal yapının çökmesi ile eş anlamlı olur. Bu iki yorumun her ikisine göre de pasaj şu anlama gelmektedir: Yukarıda tanımlanan zihniyet, genel bir kabul görüp sosyal davranışları yönlendirir hale gelir gelmez kaçınılmaz bir şekilde yaygın bir ahlakî çürüme ve sonuç olarak sosyal bir çözülme ile noktalanır.
206-Kendisine ne zaman “Allah'a karşı sorumluluğunun bilincinde ol!” dense, yersiz gururu onu günaha sevk eder: böylelerinin payına cehennem düşecektir; ne kötü bir konaklama yeridir orası!
207-Ama insanlar arasında öylesi de var ki Allah'ın rızasını kazanmak için kendisini feda eder: Allah ise, kullarına karşı daima şefkatlidir.
Bu hususta diğer bir âyet-i kerimede de şöyle buyuruluyor: "Onlara apaçık âyetlerimiz okunduğu zaman, kâfirlerin yüzlerinden inkârlarını anlarsın. Neredeyse kendilerine âyetlerimizi okuyanlara saldıracak olurlar." Ey Muhammed, de ki: "Size, bundan daha kötü bir şey haber vereyim mi? Ateştir." Allah, onu, kâfirlere vaadetmiştir. O, ne kötü bir dönüş yeridir.
Süheyb b. Sinan, Mekkeden Medineye hicret etmek istediği zaman kavmi ona engel oldu ve onu hapsettiler. Bunun üzerine Süheyb kavmine şöyle dedi: "Evimi ve malımı ve elimde bulunan her şeyimi size vereyim yeter ki beni serbest bırakın, gidip Hz. Muhammede kavuşayım. "Bu teklifi kabul ettiler. Süheyb de evini ve malını onlara bırakarak Allah ve Resulüne hicret etti. İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Süheyb Medineye yaklaştığında, sâhabe-i kiramdan bazıları kendisini karşıladı. Hz. Ömer de onların içerisinde idi. Hz. Ömer, Süheybe dedi ki: "Ticaretin kazanç sağladı." Süheyb: ´"Nedir o?" dedi. Hz. Ömer de bu âyetin nazil olduğunu ona haber verdi.
Hasan-ı Basri bu âyeti okuduktan sonra şunları söylemiştir: "Bu âytin kimin hakkında indiğini biliyormusunuz? Bu âyet şöyle bir müslüman hakkında inmiştir. O, bir kâfirle karşılaşır ve ona "Lailahe İllallah" de. Bunu söylediğin takdirde, canını da malını da korumuş olursun. Ancak canın ve malın hakkında cezayı hak etme durumun hariçtir..." der. Kâfir ise bu sözü söylememekte diretir. Müslüman da "Vallahi ben kendimi Ailaha satıyorum." der. İlerler ve onunla öldürülünceye kadar savaşır. İşte bu âyet bu gibi müslümanlar hakkında nazil olmuştur.
İbn-i Zeyci bu ayetleri izah ederken şunları söylemiştir: Ömer b. el-Hattab (r.a.) sabah namazını kılıp bitirdikten sonra ağılına (bahçesine) giderdi. İçlerinde Abdullah b. Abbas ve Uyeynenin kardeşinin oğlu bulunan gençleri çağırır Kur´an okuturdu. Onlar, Kur´an okur ve kendi aralarında müzakere ederlerdi.
Öğle sıcağı basınca da dağılırlardı. Bir gün bu âyeti ve bundan sonraki âyeti okudular. Abdullah b. Abbas, yanında bulunanlardan bazılarına: "İki atiam birbiriyle savaşıyor." dedi. Ömer, Abdullahın bu sözünü işitince "Sen ne söyledin?" dedi. Abdullah: "Hiç bir şey, ey müminlerin emiri." dedi. Ömer "İki adambirbiriyle savaşıyor." derken ne demek istedin? dedi. Abdullah b. Abbas, Ömer-den kurtulamayacağını görünce dedi ki: "Bu âyette görüyorum ki, bir kimseye, Allahtan korkması emrediliyor o da gururuna kapılarak günah işlemesiyle iftihar ediyor. Diğer âyette de görüyorum ki, birisi ortaya çıkıyor ve "Ben, canımı cennet mukabilinde satıyorum." diyor ve bununla savaşıyor. Böylece iki kişi birbiriyle savaşmış oluyor. "Bunun üzerine Ömer "Ey İbn-i Abbas maşallah Allah seni dinine hizmet için yaratmış." dedi.
15 Haziran 2009 Pazartesi
14 Haziran 2009 Pazar
Bakara; 203-204
(203) Sayılı günlerde Allah'ı zikredin. Kim (Mina'dan dönmek için) iki günde acele ederse üzerine günah yoktur. Kim geri kalırsa ona da günah yoktur. Bu sakınan içindir. Allah'dan sakının ve bilin ki mutlaka o'nun huzurunda toplanacaksınız.
Sayıh günlerde Allah'ı zikretmemiz istenmekte... Bundan maksat kurban bayramının sabah namazında başlayıp 4. günün ikindi namazına kadar farz namazların arkasından getirdiğimiz tekbirlerdir denilmiş. Bu tekbirleri getirmek Hanefi mezhebine göre vaciptir.
Bazıları derler ki "O sayılı günlerde zikrediniz." diyor. Öyleyse bu tekbirleri getirmek farzdır! Ancak çocukluğumuzdan bu yana bize güzel bir şekilde öğretilen ve tekerleme gibi söylettirilen güzel bir kaide vardır: "Sübutu ve delaleti kafi olursa farz olur." Ayeti kerimede zikir kelimesi geçtiğine göre demek ki sabit yani sübutu kat'i. Bir de delaletinin kat'i olması lazımdır ki bunun için de zikir kelimesinden maksadın bu manaya geldiğinin kesin olması demektir bu. ama bakıyoruz ki delaleti zanni sübutu kat'i.... çünkü başka bir alim de bundan başka bir mana çıkartarak "Sayılı günlerde zikredinizden maksad hacc yolunda zikretmektir" diye tefsir edebilirdi. Yani delaletinin zanni olması sebebiyle özellikle hanefi fakihleri Kurban bayramında farz namazlarından sonra getirilen tekbirler vaciptir ve bu ayet-i kerimede ona delalet etmektedir demişlerdir.
"Kim iki günde acele ederse onun için bir günah yoktur." Burada şu anlatılmak isteniyor: Mina'da üç gün kalmak sünnettir. Arafat'tan Müzdelife'ye Müzdelife'den Mina'ya gelinir. Mina'da şeytan taşlanır, oradan inilir. Tavaf yapılır veya kurban kesilir. Orada üç gün kalınır, ama Allah (c.c.) iki gün kalır üçüncü gün kalmadan inerseniz de sizin için bir günah yoktur buyuruyor. Günümüzde uygulaması ise daha ayrıdır. Ömer Nasuhi Bilmen Rahmetullahi Aleyh (R.A.) Büyük İslam İlmihali isimli eserini yazdıktan sonra hacca gidip gelince "keşke kitabımın hacc bölümünü haccı ifa ettikten sonra kaleme alsaydım" demiştir. Çünkü teori yani kitaplarda yazılanla pratik arasında farklar vardır, üstelik olayın pratiğini gördükten sonra olay daha iyi kaleme alınıp, anlatılabilir.
Günümüzde oradaki yol ve vasıta zorluğundan dolayı, Suud'un tedbirsizliğinden dolayı bir çok hacımız bu sünneti ifa edemez. Hemen Müzdelife'den indikleri gibi Şeytanı taşlatırlar Mekkedeki evlerine taşırlar. Şeytan taşlamak vacip olduğu için şeytan taşlamaya götürür getirirler. Ama eğer sizlere hacc nasip olursa bu sünnete riayet etmeye çalışın. Yani Mina'da çadırlarda kalmak, oralarda insanlarla sohbet etmek, namaz kılmak, Allah'ı çok çok zikretmek Efendimiz (a.s.v.)'ın sünnetine en uygunudur.
Zaten ayet-i kerimede "Kim üçüncü güne de kalırsa" yani ikigün orada kaldı, üçüncü gün de kalırsa "Muttaki olan insan için onda da günah yoktur."Yani orada kalırsa da günah yoktur, giderse de, muttaki olan için geçerli tabii bu... Başlangıçta da söylediğimiz gibi esas olan niyyettir. Çünkü mesela bir şeytan taşlamak için Mina'da kalmayalım, Mekke'ye inelim, orada şöyle şöyle, şu şu işlerimizi yapalım diyerek orayı terketmek var bir de burada iki gün kaldık üçüncü günde de Mekke'ye gidelim de orada Harem-i Şerifte namaz kılalım demek var. Yani kalmakta ve gitmekte asıl olan sizin iç dünyanız, niyyetinizdir.
"Allah'tan korkun, Allah'tan sakınınız. İyi bilin ki O'nun huzuruna toplanacaksınız."Allah'ın melekleri tarafından O'nun huzuruna toplanacaksınız. Kimin huzurunda toplanacaksak ondan sakınmamız gerekiyor. Allah (c.c.)'ün huzuruna varacağımıza göre O'nun emir ve yasaklarına riayet etmemiz gerekiyor Allah (c.c.) haccı anlatırken hemen peşinden gelen ayette bir de bakıyorsunuz- bize göre, bizim dünya gözüyle gördüğümüze göre- bu ayetlerle, konuyla ilgisi olmayan bir ayet;
(204) "insanlardan öyleleri vardır ki, onun dünya hayatı hakkındaki sözü senin hoşuna gider ve kalbinde olana Allah'ı şahit tutar. Halbuki o düşmanların en azılısıdır."
Ayette değişik bir insan türünden bahsediliyor. Bu tefsire hazırlanırken çeşitli tefsir kitaplarına baktım ama o kitaplar da bu konu ve ayete tam bir açıklık ve açıklama getirememişler yahut da ben göremedim. Yani haccı anlattıktan sonra böyle bir ayete niçin ihtiyaç duyulmuş? Haccı, Mina'yı, Arafat'ı anlatırken bir de bakıyorsunuz, "insanlardan öyleleri vardırki, konuşmaları pek hoşuna gider. Hatta konuştuklarının doğru olduğuna yemin de eder ama o tür insan, düşmanların en kötüsüdür, en katısıdır." deniliyor. Ancak tabii bu Ayeti okuduktan, dinledikten sonra hemen güzel konuşan, gönlümüzü hoş eden, sözüne hayran olduğumuz ve yeminle de sözünü teyid eden insanlar hakkında hemen kötü düşünmeyelim, bu insanlar çok iyi olabilirler, fakat bu türden insanlar vardır ki çok katıdır. Bunu hayatın her yönüne uygulayabilirsiniz. Ancak haccla ilgili olması hasebiyle benim buna ilişkin bildiğim bir olay var: Birgün yanıma bir şahıs geldi. Hacca gitmiş; gelmiş,sakalını uzatmış, başında takkesi veya sarığı olan hacı "Vallahi kardaşım 50.000'e aldım, daha ağızımdaki zemzem kurumadı, ayağımdan Kabenin tozu gitmedi, inan bana" diyor. Hacılar doğru söyler, ama yalan da söyleyebilirler. Yani o insanın hacı olması, kıyafeti, yemini sizi aldatmasın sakın, siz gene de araştırmanıza devam edeceksiniz. İlle de hacılar için geçerli değildir tabii bu olay mesela seçim zamanlarında siyasiler size gelirler ne derler; "İşte şöyle Müslümanım, böyle Müslüman.... Bizler müezzinoğullarıyız müftüoğullarıyız, vaizoğullarıyız." diyerek sizlere yaranmaya oy istemeye kalkarlar. Yani hacıya fazla para verip de aklanmayacağın gibi siyasiye de oy verip aldanmayacaksın. Çünkü insanların sözleri yeterli değildir her zaman, halleri sözlerini teyid etmeli söylediklerini yaşamalıdırlar insanlar. Eğer halleri sözlerini teyid etmiyorsa, kuvvetlendirmiyorsa söz de geçersizdir. Demek ki insanların tatlı diline kanmayacağız, çünkü tatlı dilin gerisinde çok katı bir yürek olabilir. Bunun tam tersi çok acı dillerin gerisinde de çok tatlı, çok yumuşak yürekler olabilir. Hani "Dost acı söyler." demişler. Dosttur ama acı söyler, bununla birlikte söyledikleri senin menfaatinedir. Bunun tersi olarakda düşmanınız çok tatlı söyler: "Aslanım, bitanem, sen benim çok yakın dostumsun." dedikten sonra, arkandan atıp tutuyor.... Yani dilden, söylenenden ziyade o dille söylenen şeyin ne hale döküldüğüne fiili olarak desteklendiğine dikkat edeceğiz. Bu tatlı dilli, güler yüzlü ve katı yürekli adam;
(205) "O işbaşına geçtiği zaman yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekini ve nesli yok etmeye koşar. Allah bozgunculuk yapanı sevmez."
Sayıh günlerde Allah'ı zikretmemiz istenmekte... Bundan maksat kurban bayramının sabah namazında başlayıp 4. günün ikindi namazına kadar farz namazların arkasından getirdiğimiz tekbirlerdir denilmiş. Bu tekbirleri getirmek Hanefi mezhebine göre vaciptir.
Bazıları derler ki "O sayılı günlerde zikrediniz." diyor. Öyleyse bu tekbirleri getirmek farzdır! Ancak çocukluğumuzdan bu yana bize güzel bir şekilde öğretilen ve tekerleme gibi söylettirilen güzel bir kaide vardır: "Sübutu ve delaleti kafi olursa farz olur." Ayeti kerimede zikir kelimesi geçtiğine göre demek ki sabit yani sübutu kat'i. Bir de delaletinin kat'i olması lazımdır ki bunun için de zikir kelimesinden maksadın bu manaya geldiğinin kesin olması demektir bu. ama bakıyoruz ki delaleti zanni sübutu kat'i.... çünkü başka bir alim de bundan başka bir mana çıkartarak "Sayılı günlerde zikredinizden maksad hacc yolunda zikretmektir" diye tefsir edebilirdi. Yani delaletinin zanni olması sebebiyle özellikle hanefi fakihleri Kurban bayramında farz namazlarından sonra getirilen tekbirler vaciptir ve bu ayet-i kerimede ona delalet etmektedir demişlerdir.
"Kim iki günde acele ederse onun için bir günah yoktur." Burada şu anlatılmak isteniyor: Mina'da üç gün kalmak sünnettir. Arafat'tan Müzdelife'ye Müzdelife'den Mina'ya gelinir. Mina'da şeytan taşlanır, oradan inilir. Tavaf yapılır veya kurban kesilir. Orada üç gün kalınır, ama Allah (c.c.) iki gün kalır üçüncü gün kalmadan inerseniz de sizin için bir günah yoktur buyuruyor. Günümüzde uygulaması ise daha ayrıdır. Ömer Nasuhi Bilmen Rahmetullahi Aleyh (R.A.) Büyük İslam İlmihali isimli eserini yazdıktan sonra hacca gidip gelince "keşke kitabımın hacc bölümünü haccı ifa ettikten sonra kaleme alsaydım" demiştir. Çünkü teori yani kitaplarda yazılanla pratik arasında farklar vardır, üstelik olayın pratiğini gördükten sonra olay daha iyi kaleme alınıp, anlatılabilir.
Günümüzde oradaki yol ve vasıta zorluğundan dolayı, Suud'un tedbirsizliğinden dolayı bir çok hacımız bu sünneti ifa edemez. Hemen Müzdelife'den indikleri gibi Şeytanı taşlatırlar Mekkedeki evlerine taşırlar. Şeytan taşlamak vacip olduğu için şeytan taşlamaya götürür getirirler. Ama eğer sizlere hacc nasip olursa bu sünnete riayet etmeye çalışın. Yani Mina'da çadırlarda kalmak, oralarda insanlarla sohbet etmek, namaz kılmak, Allah'ı çok çok zikretmek Efendimiz (a.s.v.)'ın sünnetine en uygunudur.
Zaten ayet-i kerimede "Kim üçüncü güne de kalırsa" yani ikigün orada kaldı, üçüncü gün de kalırsa "Muttaki olan insan için onda da günah yoktur."Yani orada kalırsa da günah yoktur, giderse de, muttaki olan için geçerli tabii bu... Başlangıçta da söylediğimiz gibi esas olan niyyettir. Çünkü mesela bir şeytan taşlamak için Mina'da kalmayalım, Mekke'ye inelim, orada şöyle şöyle, şu şu işlerimizi yapalım diyerek orayı terketmek var bir de burada iki gün kaldık üçüncü günde de Mekke'ye gidelim de orada Harem-i Şerifte namaz kılalım demek var. Yani kalmakta ve gitmekte asıl olan sizin iç dünyanız, niyyetinizdir.
"Allah'tan korkun, Allah'tan sakınınız. İyi bilin ki O'nun huzuruna toplanacaksınız."Allah'ın melekleri tarafından O'nun huzuruna toplanacaksınız. Kimin huzurunda toplanacaksak ondan sakınmamız gerekiyor. Allah (c.c.)'ün huzuruna varacağımıza göre O'nun emir ve yasaklarına riayet etmemiz gerekiyor Allah (c.c.) haccı anlatırken hemen peşinden gelen ayette bir de bakıyorsunuz- bize göre, bizim dünya gözüyle gördüğümüze göre- bu ayetlerle, konuyla ilgisi olmayan bir ayet;
(204) "insanlardan öyleleri vardır ki, onun dünya hayatı hakkındaki sözü senin hoşuna gider ve kalbinde olana Allah'ı şahit tutar. Halbuki o düşmanların en azılısıdır."
Ayette değişik bir insan türünden bahsediliyor. Bu tefsire hazırlanırken çeşitli tefsir kitaplarına baktım ama o kitaplar da bu konu ve ayete tam bir açıklık ve açıklama getirememişler yahut da ben göremedim. Yani haccı anlattıktan sonra böyle bir ayete niçin ihtiyaç duyulmuş? Haccı, Mina'yı, Arafat'ı anlatırken bir de bakıyorsunuz, "insanlardan öyleleri vardırki, konuşmaları pek hoşuna gider. Hatta konuştuklarının doğru olduğuna yemin de eder ama o tür insan, düşmanların en kötüsüdür, en katısıdır." deniliyor. Ancak tabii bu Ayeti okuduktan, dinledikten sonra hemen güzel konuşan, gönlümüzü hoş eden, sözüne hayran olduğumuz ve yeminle de sözünü teyid eden insanlar hakkında hemen kötü düşünmeyelim, bu insanlar çok iyi olabilirler, fakat bu türden insanlar vardır ki çok katıdır. Bunu hayatın her yönüne uygulayabilirsiniz. Ancak haccla ilgili olması hasebiyle benim buna ilişkin bildiğim bir olay var: Birgün yanıma bir şahıs geldi. Hacca gitmiş; gelmiş,sakalını uzatmış, başında takkesi veya sarığı olan hacı "Vallahi kardaşım 50.000'e aldım, daha ağızımdaki zemzem kurumadı, ayağımdan Kabenin tozu gitmedi, inan bana" diyor. Hacılar doğru söyler, ama yalan da söyleyebilirler. Yani o insanın hacı olması, kıyafeti, yemini sizi aldatmasın sakın, siz gene de araştırmanıza devam edeceksiniz. İlle de hacılar için geçerli değildir tabii bu olay mesela seçim zamanlarında siyasiler size gelirler ne derler; "İşte şöyle Müslümanım, böyle Müslüman.... Bizler müezzinoğullarıyız müftüoğullarıyız, vaizoğullarıyız." diyerek sizlere yaranmaya oy istemeye kalkarlar. Yani hacıya fazla para verip de aklanmayacağın gibi siyasiye de oy verip aldanmayacaksın. Çünkü insanların sözleri yeterli değildir her zaman, halleri sözlerini teyid etmeli söylediklerini yaşamalıdırlar insanlar. Eğer halleri sözlerini teyid etmiyorsa, kuvvetlendirmiyorsa söz de geçersizdir. Demek ki insanların tatlı diline kanmayacağız, çünkü tatlı dilin gerisinde çok katı bir yürek olabilir. Bunun tam tersi çok acı dillerin gerisinde de çok tatlı, çok yumuşak yürekler olabilir. Hani "Dost acı söyler." demişler. Dosttur ama acı söyler, bununla birlikte söyledikleri senin menfaatinedir. Bunun tersi olarakda düşmanınız çok tatlı söyler: "Aslanım, bitanem, sen benim çok yakın dostumsun." dedikten sonra, arkandan atıp tutuyor.... Yani dilden, söylenenden ziyade o dille söylenen şeyin ne hale döküldüğüne fiili olarak desteklendiğine dikkat edeceğiz. Bu tatlı dilli, güler yüzlü ve katı yürekli adam;
(205) "O işbaşına geçtiği zaman yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekini ve nesli yok etmeye koşar. Allah bozgunculuk yapanı sevmez."
13 Haziran 2009 Cumartesi
Bakara; 200,201,202
200-İbadetlerinizi bitirdiğinizde, atalarınızı hatırladığınız gibi, hatta daha güçlü bir hatırlayışla Allah'ı hatırla[maya devam ed]in!* Çünkü öyle insanlar var ki, (sadece), “Ey Rabbimiz! Bize bu dünyada ver.” diye dua ederler -böyleleri, ahiretin nimetlerinden nasib almayacaklardır.
201-Bazıları da, “Ey bizim (Yüce) Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ve güzellik ver, âhirette de iyilik ve güzellik ver, Ve bizi cehennem ateşinden koru!” derler.
202-İşte bunlar kazandıkları şeylerin hayır ve bereketlerini fazlasıyla görürler. Allah hesabı çok çabuk görür.
200-Birçok müfessir, bu pasajda, İslam öncesi Arapların muhtelif toplantılarda atalarının büyüklüklerini ve sözde faziletlerini yüceltme adetlerine bir atıf görürler. Ancak bazı ilk dönem İslam bilginleri, -mesela, Dehhâk, Rabî‘ ve Ebû Müslim- burada kasdedilen ataların, çocukların gözünde genellikle her türlü iyiliğin/güzelliğin ve gücün sahibi olan gerçek babalar (yahut, ebeveynler) olduğu görüşünü benimsemişlerdir.
Hac ibadetlerinizi bitirip kurbanınızı kestikten sonra, Rabbinizi Övgü, şükür ve tekbirlerle anın. Evladın ana babaya yalvardığı, küçük çocuğun anne ve babasından bir şey istediği gibi yalvarın. Hatta ondan daha şiddetli bir istekle, dünya ve âhiret hayrı için O nu anın. İnsanlardan bir kısmı, Rablerinden sadece bu dünya malını isterler. Onlara Allahın sevabından bir pay, cennetlerinden de nasip yoktur. Çünkü onlann amelleri sadece bu dünya ve onun ziynetleri içindir.
Âyet-i kerimede: "Atalarınızı andığınız gibi veya daha fazlasıyla Allahı zikredin." Duyuruluyor. Müfessirler bu ifade ile neyin kastedildiği hususunda çeşitli izahlarda bulunmuşlardır:
Enes b. Mâlik, Mücahid, Ebu Vâil, Ebubekir b. Ayyaş, Katade, Said b. Cübeyr ve İkrimeye göre âyetin bu ifadesinden maksat şudur: Bir kısım insanlar cahiliye döneminde Hac ibadetini bitirdikten sonra bir araya toplanır, atalarının yaptıklarını sayarak övünürlerdi. Mesela: "Benim babam yemek yedirendi." veya "Benim babam falan kimselerin kâküllerini kesmiştir. (Yani onları mağlup etmiştir) gibi sözler söyleyip övünürlerdi. İslam gelince Allah teala bu gibi insanlara emretti ki, İslamdan önce atalarınızı andığınız kadar veya daha fazlasıyla artık bu günden sonra Allahı zikredin, Onu ululayın başkalarıyla iftihar etmeyi bırakın."
Süddi ise bu âyet-i kerimenin izahını şöyle yapmıştır: "Sizler, haclarınızı bitirdikten sonra, atalannızi vasıta yaparak ve onlara verilenleri zikrederek bir şey isteme yerine Allah´tan, doğrudan doğruya talepte bulunun. Dualarınızda "Ey Allahım, benim babam, çanağı büyük, kubbesi yüksek, malı çok bir kimse idi. Sen, bana da ona verdiğin gibi mal ver." şeklinde dua etmeyin.
201-Katade´ye göre dünyadaki iyilikten maksat, dünyada afiyet üzere olmak, âhiretteki iyilikten maksat ise âhirette afiyet üzere olmaktır. Bu hususta Enes b. Mâlikin şunu rivayet ettiği nakledilmektedir. Enes b. mâlik diyor ki:
"Resulullah (s.a.v.) Müslümanlardan, küçülüp, iki büklüm olmuş bir hastayı ziyaret etti ve ona: "Sen, Allaha dua ediyor veya O ndan bir şey diliyor muydun?" dedi. Adam: "Evet, diliyordum ve diyordum ki: "Ey Allah ım, âhirette beni ne ile cezalandıracaksan dünyadayken onu bana hemen ver." Resulullah bunun üzerine şöyle buyurdu: Sübhanallah, senin buna gücün yetmez." Ey Allah ım sen bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver ve sen bizi, cehennem azabından koru." deseydin ya." Sonra Resulullah bu adam için dua etti veAllah da ona şifa nasibetti.
Taberi diyor ki: "Bana göre doğru olan görüş şudur: "Allahin dünyada vereceği iyilik hem vücut afiyetini, hem rızkı, hem ilmi hem de ibadeti içine alan bir iyiliktir. Âhiretteki iyilikten maksat ise, şüphesiz ki cennettir. Zira cennetten mahrum olanın âhirette başka herhangi bir nimete erişmesi mümkün değildir."
202-İşte onların yaptıkları hac ibadeti ve kestikleri kurban gibi amellerinde, kendileri için büyük bir pay ve bol sevap vardır. Dünya geçimliğinde basit bir değeri uman, peşin lezzeti tercih eden ve bunlar için yaptıkları yolculukta çeşitli zorluklara katlanan insanlar için ise böyle bir pay yoktur. Allah, hesabı sür´atli olandır. Kullarına, yaptıkları amellerin karşılığını en kısa zamanda verendir.
Âyet-i kerimede: "Allah, hesabı sür´atli olandır." Duyurulmaktadır. Bundan maksat: "Allah, yalnızca dünyayı isteyenin de, hem dünyayı hem de âhiret nimetini isteyenin de amellerini kuşatmıştır, zaptettirmiştir. Her iki fırkanın da layık oldukları ceza ve mükâfaatı çok sür´atli verir." demektir.
201-Bazıları da, “Ey bizim (Yüce) Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ve güzellik ver, âhirette de iyilik ve güzellik ver, Ve bizi cehennem ateşinden koru!” derler.
202-İşte bunlar kazandıkları şeylerin hayır ve bereketlerini fazlasıyla görürler. Allah hesabı çok çabuk görür.
200-Birçok müfessir, bu pasajda, İslam öncesi Arapların muhtelif toplantılarda atalarının büyüklüklerini ve sözde faziletlerini yüceltme adetlerine bir atıf görürler. Ancak bazı ilk dönem İslam bilginleri, -mesela, Dehhâk, Rabî‘ ve Ebû Müslim- burada kasdedilen ataların, çocukların gözünde genellikle her türlü iyiliğin/güzelliğin ve gücün sahibi olan gerçek babalar (yahut, ebeveynler) olduğu görüşünü benimsemişlerdir.
Hac ibadetlerinizi bitirip kurbanınızı kestikten sonra, Rabbinizi Övgü, şükür ve tekbirlerle anın. Evladın ana babaya yalvardığı, küçük çocuğun anne ve babasından bir şey istediği gibi yalvarın. Hatta ondan daha şiddetli bir istekle, dünya ve âhiret hayrı için O nu anın. İnsanlardan bir kısmı, Rablerinden sadece bu dünya malını isterler. Onlara Allahın sevabından bir pay, cennetlerinden de nasip yoktur. Çünkü onlann amelleri sadece bu dünya ve onun ziynetleri içindir.
Âyet-i kerimede: "Atalarınızı andığınız gibi veya daha fazlasıyla Allahı zikredin." Duyuruluyor. Müfessirler bu ifade ile neyin kastedildiği hususunda çeşitli izahlarda bulunmuşlardır:
Enes b. Mâlik, Mücahid, Ebu Vâil, Ebubekir b. Ayyaş, Katade, Said b. Cübeyr ve İkrimeye göre âyetin bu ifadesinden maksat şudur: Bir kısım insanlar cahiliye döneminde Hac ibadetini bitirdikten sonra bir araya toplanır, atalarının yaptıklarını sayarak övünürlerdi. Mesela: "Benim babam yemek yedirendi." veya "Benim babam falan kimselerin kâküllerini kesmiştir. (Yani onları mağlup etmiştir) gibi sözler söyleyip övünürlerdi. İslam gelince Allah teala bu gibi insanlara emretti ki, İslamdan önce atalarınızı andığınız kadar veya daha fazlasıyla artık bu günden sonra Allahı zikredin, Onu ululayın başkalarıyla iftihar etmeyi bırakın."
Süddi ise bu âyet-i kerimenin izahını şöyle yapmıştır: "Sizler, haclarınızı bitirdikten sonra, atalannızi vasıta yaparak ve onlara verilenleri zikrederek bir şey isteme yerine Allah´tan, doğrudan doğruya talepte bulunun. Dualarınızda "Ey Allahım, benim babam, çanağı büyük, kubbesi yüksek, malı çok bir kimse idi. Sen, bana da ona verdiğin gibi mal ver." şeklinde dua etmeyin.
201-Katade´ye göre dünyadaki iyilikten maksat, dünyada afiyet üzere olmak, âhiretteki iyilikten maksat ise âhirette afiyet üzere olmaktır. Bu hususta Enes b. Mâlikin şunu rivayet ettiği nakledilmektedir. Enes b. mâlik diyor ki:
"Resulullah (s.a.v.) Müslümanlardan, küçülüp, iki büklüm olmuş bir hastayı ziyaret etti ve ona: "Sen, Allaha dua ediyor veya O ndan bir şey diliyor muydun?" dedi. Adam: "Evet, diliyordum ve diyordum ki: "Ey Allah ım, âhirette beni ne ile cezalandıracaksan dünyadayken onu bana hemen ver." Resulullah bunun üzerine şöyle buyurdu: Sübhanallah, senin buna gücün yetmez." Ey Allah ım sen bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver ve sen bizi, cehennem azabından koru." deseydin ya." Sonra Resulullah bu adam için dua etti veAllah da ona şifa nasibetti.
Taberi diyor ki: "Bana göre doğru olan görüş şudur: "Allahin dünyada vereceği iyilik hem vücut afiyetini, hem rızkı, hem ilmi hem de ibadeti içine alan bir iyiliktir. Âhiretteki iyilikten maksat ise, şüphesiz ki cennettir. Zira cennetten mahrum olanın âhirette başka herhangi bir nimete erişmesi mümkün değildir."
202-İşte onların yaptıkları hac ibadeti ve kestikleri kurban gibi amellerinde, kendileri için büyük bir pay ve bol sevap vardır. Dünya geçimliğinde basit bir değeri uman, peşin lezzeti tercih eden ve bunlar için yaptıkları yolculukta çeşitli zorluklara katlanan insanlar için ise böyle bir pay yoktur. Allah, hesabı sür´atli olandır. Kullarına, yaptıkları amellerin karşılığını en kısa zamanda verendir.
Âyet-i kerimede: "Allah, hesabı sür´atli olandır." Duyurulmaktadır. Bundan maksat: "Allah, yalnızca dünyayı isteyenin de, hem dünyayı hem de âhiret nimetini isteyenin de amellerini kuşatmıştır, zaptettirmiştir. Her iki fırkanın da layık oldukları ceza ve mükâfaatı çok sür´atli verir." demektir.
11 Haziran 2009 Perşembe
Bakara, 198-199
198-[Bununla beraber], Rabbinizden [hac esnasında] bir lütuf elde etmek için çalışırsanız* günah işlemiş olmazsınız. Arafat'tan kalabalıklar halinde dalga dalga indiğinizde kutsal mahalde Allah'ı anın; ve O'nu, yolunuzu gerçekten kaybetmişken size doğru yolu gösteren bir ilah olarak anın;
*Yani, ihrâmda iken ticaret yaparsanız. Muhammed Abduh, “Rabbinizden bir lütuf elde etmek için” çaba gösterme (ifadesinin) Allah'a karşı sorumluluk bilinci duymaya işaret ettiğine ve dolayısıyla, bir tür ibadet şekli olduğuna -elbette ki bu çabanın daha öncelikli başka dinî yükümlülüklerle çatışmaması şartıyla- dikkat çeker (Menâr II, 231).
Bütün hacıların Mekke'nin doğusundaki Arafat düzlüğünde toplanmaları, Zilhicce'nin dokuzuncu günü gerçekleşir ve haccın zirve noktasını oluşturur. Hacılar, o düzlükte Cebelu'r-Rahmeh (Rahmet Dağı) olarak bilinen tepenin eteklerinde günbatımına kadar beklemek zorundadırlar. Bu bekleyiş, bütün ruhların Allah'ın yargısını bekledikleri Kıyamet Günü'ndeki toplanmayı akla getirmeyi amaçlayan sembolik bir eylemdir. Günbatımının hemen ardından hacılar, toplu olarak Mekke yönüne doğru yola koyulurlar ve bu cümlenin bir sonraki bölümünde zikredilen “kutsal yer” olan Müzdelife adlı yerde gecelerler.
Ukaz, Mecenne ve Zül Mecaz" denen yerler, cahiliye döneminde panayır kurulan yerlerdi. Bu sebeple Müslümanlar Hac mevsiminde buralarda ticaret yapmaktan kaçınıyor ve bunu günah sayıyorlardı. İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu ve Allah teala: "Rabbinizin lutfundan rızık aramanızda bir günah yoktur" buyurdu.
Âyet-i kerimede "Meş´aril Haramda Allah´ı zikredin." buyurulmakta-dır. Burada ifade edilen "Allahi zikir" den maksat, namaz kılmak ve Allah´a dua etmektir.
Taberi diyor ki: "Meş´aril Haramın sınırları bu zikredilen yerler olmasına rağmen ben, hacıların Kuzeh dağı ve çevresinde vakfeye durmalarını tercih ederim. Zira Hz. Ali şöyle buyurmuştur:
"Resulullah müzdelifede sabahlayınca Kuzeh tepesinin üzerinde vakfeye durdu ve Buyurdu ki: "Burası Kuzehtir ve burası vakfe yeridir. Müzdelifenin her tarafı da vakfe yeridir."
199-Ve dalga dalga ilerleyen öteki kalabalıklarla birlikte siz de ilerleyin ve Allah'tan günahlarınıza mağfiret dileyin: Doğrusu Allah, çok affedicidir, rahmet kaynağıdır.
Lafzen, “halkın kalabalıklar halinde ilerlemesi sırasında siz de kalabalıklar halinde ilerleyin”: Böylece hacılara, haccın o en coşkulu anında, Allah katında herkesin eşit olduğu ve ırk, sınıf veya sosyal statü farklarının hiçbir şekilde insanları birbirinden ayıramayacağı bir topluluğa mensub olma bilinci içinde bireyselliklerini aşma çağrısı yapılmaktadır.
Hz. Aişe (r.anh) diyor ki:
"Kureyşliler ve onların dinine tabi olanlar Hac sırasında Arafata çıkmayıp Müzdelifede kalıyorlar ve kendilerine "Muhafazakârlar" mânâsına gelen "Ahmes" ismini veriyorlardı. Halbuki diğer Araplar Arafata gidip orada vakfe yapıyorlardı. İslam dini gelince Allah teala, Peygamberine, Arafata gitmesini, orada vakfe yapmasını sonra da oradan akıp gelmesini emretti. İşte bu âyet-i kerime bu hususa işaret ediyor."
Dehhaktan nakledilen bir rivayete göre ise burada kendilerine akıp dönmeleri emredilenlerden maksat, Müslümanlardır. Kendilerine uymalan emredilen insanlardan maksat ise, Hz. İbrahimdir. Buna göre âyetin mânâsı şöyledir: "Ey Müslümanlar, siz de İbrahim gibi akın edip.dönün...."
Taberi diyor ki: "Sonra insanların akın akın döndüğü yerden siz de akın edip dönün." ifadesi iki şekilde tefsir edilebilir. Bunlardan biri, yukarıda zikredilen, Dehhakm görüşüne uygun olan tefsirdir. O da şöyledir: "Ey Müminler, benim dostum İbrahimin, Meş´aril Haramdan ayrılıp Mina´ya doğru gittiği gibi siz de Meş´aril Haramdan dönüp Minaya doğru gidin. Benden günahlarınız için af dileyin. Çünkü ben, günahları çok affeden ve size çok merhametli olanım."
Abbas b. Mirdas es-Selemi diyor ki:
"Resulullah (s.a.v.) Arafatta durduğu akşam, ümmeti için Allah tealadan mağfiret diledi. Allah teala ona: "Bunları affettim, zalim olan hariç. Çünkü ben mazlumun hakkını ondan mutlaka alacağım." diye cevap verdi. Resuluilah "Ey Rabbim, eğer dilersen mazluma hakkını cenneten verir ve zalimi de affedersin." dedi. Allah teala, akşamleyin Resulullahın bu talebine cevap vermemişti. Resuluilah Müzdelifede sabahlayınca bu duasını tekrarladı. Bu defa ona istediği verildi. Orada Resuluilah güldü veya gülümsedi. Bunun üzerine Ebubekir ve Ömer: "Babam ve anam sana feda olsun, Bu an, senin gülmediğin bir andır. Seni güldüren nedir? Allah seni güldürsün." dediler. Resuluilah da buyurdu ki: "Allahın düşmanı İblis, Aziz ve Celil olan Allanın, benim duamı kabul edip ümmetimi affettiğini öğrenince toprakları alıp başına saçmaya başladı. Vah başıma gelenlere, keşke ölseydim de bunu duymasaydım." şeklînde bağırmaya başladı. İşte beni güldüren, ondan gördüğüm bu feryattir."
*Yani, ihrâmda iken ticaret yaparsanız. Muhammed Abduh, “Rabbinizden bir lütuf elde etmek için” çaba gösterme (ifadesinin) Allah'a karşı sorumluluk bilinci duymaya işaret ettiğine ve dolayısıyla, bir tür ibadet şekli olduğuna -elbette ki bu çabanın daha öncelikli başka dinî yükümlülüklerle çatışmaması şartıyla- dikkat çeker (Menâr II, 231).
Bütün hacıların Mekke'nin doğusundaki Arafat düzlüğünde toplanmaları, Zilhicce'nin dokuzuncu günü gerçekleşir ve haccın zirve noktasını oluşturur. Hacılar, o düzlükte Cebelu'r-Rahmeh (Rahmet Dağı) olarak bilinen tepenin eteklerinde günbatımına kadar beklemek zorundadırlar. Bu bekleyiş, bütün ruhların Allah'ın yargısını bekledikleri Kıyamet Günü'ndeki toplanmayı akla getirmeyi amaçlayan sembolik bir eylemdir. Günbatımının hemen ardından hacılar, toplu olarak Mekke yönüne doğru yola koyulurlar ve bu cümlenin bir sonraki bölümünde zikredilen “kutsal yer” olan Müzdelife adlı yerde gecelerler.
Ukaz, Mecenne ve Zül Mecaz" denen yerler, cahiliye döneminde panayır kurulan yerlerdi. Bu sebeple Müslümanlar Hac mevsiminde buralarda ticaret yapmaktan kaçınıyor ve bunu günah sayıyorlardı. İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu ve Allah teala: "Rabbinizin lutfundan rızık aramanızda bir günah yoktur" buyurdu.
Âyet-i kerimede "Meş´aril Haramda Allah´ı zikredin." buyurulmakta-dır. Burada ifade edilen "Allahi zikir" den maksat, namaz kılmak ve Allah´a dua etmektir.
Taberi diyor ki: "Meş´aril Haramın sınırları bu zikredilen yerler olmasına rağmen ben, hacıların Kuzeh dağı ve çevresinde vakfeye durmalarını tercih ederim. Zira Hz. Ali şöyle buyurmuştur:
"Resulullah müzdelifede sabahlayınca Kuzeh tepesinin üzerinde vakfeye durdu ve Buyurdu ki: "Burası Kuzehtir ve burası vakfe yeridir. Müzdelifenin her tarafı da vakfe yeridir."
199-Ve dalga dalga ilerleyen öteki kalabalıklarla birlikte siz de ilerleyin ve Allah'tan günahlarınıza mağfiret dileyin: Doğrusu Allah, çok affedicidir, rahmet kaynağıdır.
Lafzen, “halkın kalabalıklar halinde ilerlemesi sırasında siz de kalabalıklar halinde ilerleyin”: Böylece hacılara, haccın o en coşkulu anında, Allah katında herkesin eşit olduğu ve ırk, sınıf veya sosyal statü farklarının hiçbir şekilde insanları birbirinden ayıramayacağı bir topluluğa mensub olma bilinci içinde bireyselliklerini aşma çağrısı yapılmaktadır.
Hz. Aişe (r.anh) diyor ki:
"Kureyşliler ve onların dinine tabi olanlar Hac sırasında Arafata çıkmayıp Müzdelifede kalıyorlar ve kendilerine "Muhafazakârlar" mânâsına gelen "Ahmes" ismini veriyorlardı. Halbuki diğer Araplar Arafata gidip orada vakfe yapıyorlardı. İslam dini gelince Allah teala, Peygamberine, Arafata gitmesini, orada vakfe yapmasını sonra da oradan akıp gelmesini emretti. İşte bu âyet-i kerime bu hususa işaret ediyor."
Dehhaktan nakledilen bir rivayete göre ise burada kendilerine akıp dönmeleri emredilenlerden maksat, Müslümanlardır. Kendilerine uymalan emredilen insanlardan maksat ise, Hz. İbrahimdir. Buna göre âyetin mânâsı şöyledir: "Ey Müslümanlar, siz de İbrahim gibi akın edip.dönün...."
Taberi diyor ki: "Sonra insanların akın akın döndüğü yerden siz de akın edip dönün." ifadesi iki şekilde tefsir edilebilir. Bunlardan biri, yukarıda zikredilen, Dehhakm görüşüne uygun olan tefsirdir. O da şöyledir: "Ey Müminler, benim dostum İbrahimin, Meş´aril Haramdan ayrılıp Mina´ya doğru gittiği gibi siz de Meş´aril Haramdan dönüp Minaya doğru gidin. Benden günahlarınız için af dileyin. Çünkü ben, günahları çok affeden ve size çok merhametli olanım."
Abbas b. Mirdas es-Selemi diyor ki:
"Resulullah (s.a.v.) Arafatta durduğu akşam, ümmeti için Allah tealadan mağfiret diledi. Allah teala ona: "Bunları affettim, zalim olan hariç. Çünkü ben mazlumun hakkını ondan mutlaka alacağım." diye cevap verdi. Resuluilah "Ey Rabbim, eğer dilersen mazluma hakkını cenneten verir ve zalimi de affedersin." dedi. Allah teala, akşamleyin Resulullahın bu talebine cevap vermemişti. Resuluilah Müzdelifede sabahlayınca bu duasını tekrarladı. Bu defa ona istediği verildi. Orada Resuluilah güldü veya gülümsedi. Bunun üzerine Ebubekir ve Ömer: "Babam ve anam sana feda olsun, Bu an, senin gülmediğin bir andır. Seni güldüren nedir? Allah seni güldürsün." dediler. Resuluilah da buyurdu ki: "Allahın düşmanı İblis, Aziz ve Celil olan Allanın, benim duamı kabul edip ümmetimi affettiğini öğrenince toprakları alıp başına saçmaya başladı. Vah başıma gelenlere, keşke ölseydim de bunu duymasaydım." şeklînde bağırmaya başladı. İşte beni güldüren, ondan gördüğüm bu feryattir."
10 Haziran 2009 Çarşamba
Bakara; 197
(197) "Hac bilinen aylardadır. Kim bu aylarda haca kendine farz ederse, hacda kadınla cinsi birleşme, günah işlemek ve çekişmek yoktur. Hayır olarak ne yaparsanız Allah onu bilir. Azık edinin şüphesiz azık'ın en iyisi takvadır. Ey akıl sahipleri Benden sakının."
Bu âyet-i kerîmelerde Allah (c.c.) haccın nerede, nasıl yapılacağını bize haber veriyor. Namazın kılınmasını emrediyor. Fakat nasıl kılınacağını Peygamber Efendimiz'e havale ediyor. Biz namazın nasıl kılınacağını Efendimiz'den öğrendik. Efendimize de Cebrail (a.s.) öğretmiş. Hadis kitaplarının bize bildirdiğine göre Cebrail "geldi ve namazı kıldırdı" diyor. Efendimiz'e iki gün beş vakit namazları ayrı ayrı kıldırdı, namazın nasıl kılınacağım hem de namazın vakitlerini öğrettiğini haber veriyor. Haccın ise nasıl yapılacağını öğretmiştir.
Namazı tarif etmediği halde Allah (c.c.) âyet-i kerîmesinde haccın tarifini yapmıştır. Bu devam edecek olan âyet-i kerîmelerde haca, ihramı, Arafat'ı, Arafat'ta vakfeyi, sonra Müzdelifeye gelişi âyet-i kerîmeleri ile bildiriyor. Ki bu namaza nisbetle daha da bir önem kazandığını ifade etâyet-i kerîmede kim bulamazsa- hac esnasında yani kurban bayramının birinci gününden önce üç gün oruç geriye döndükten sonra da yedi gün oruç tutar" diyor. Yani toplam 10 gün tutar. "Bu tamamen 10 gün eder" diyor Allah (c.c.). tamamı 10 gün demeye gerek yok demiyelim. Arab'ın dil kaidelerine göre o zaman şöyle deriz: Hacda üç gün ve dönünce 7 gün yani acaba bu 3 gün 7'nin içine dahil midir, hariç midir gibicesine ihtilaflar çıkabilir. Allah (c.c.) toplamı 10 gün oruç tutulacak buyuruyor.
"Bu Mescidi Haram sakini olmayanlar içindir. Allah'tan sakınınız. İyi biliniz ki, Allah'ın azabı çok şiddetlidir" diyor Allah (c.c).
Namaz da önemli ama insanların hayatında veya senede bir defa gelene diğerine nisbetle biraz daha itina gösterilir. Biraz da unutulur, mesela günde beş vakit namazınızı kılarsınız. Fakat bayram namazına vardığınızda hoca efendi karşınıza geçer size bayram namazının nasıl kılınacağını tarif eder. Niye? Aradan bir sene geçmiş , unutulabilir. Hoca da kendisi oraya girmeden önce kitabı açar bakar. Bir de kitaptan okur, o da unutmuştur, normaldir. "Hac belirli aylardadır." Aylar âyet-i kerimede ifade edilmemiş, tefsirinde Şevval ayı, Zilkade ayı ve Zilhicce ayı. Bunlar hac aylaçı diye bilinir. Peki ne demek yani diğerlerinden farkı nedir? Bu aylarda ihrama girmek, diğer aylarda ihrama girmekten daha hayırlıdır. Bazı mezhep imamları hacca giden kişinin Şevval ayından önce ihram giymesi hac için yeterli değildir. Mutlak surette Şevval ayında giymesi gerekir diyorlar. Fakat bizim Hanefi imamları diyorlar ki, hac için efdal olanı hac aylarında yani Şevval ayı, Zilkade ayı, Zilhicce ayında ihram giymektir. Ama onun dışında da giyilebilir demişler. Burada efdaîiyet esastır demişler. Türkiye'den hacca gidenler genelde Zilkade ayında hacca giderler. Yani Zilhicce ayında orada olurlar. 10-15 gün evvel burdan çıktılar mı Ziîkade'nin 25'de, 24'de, 20'sinde burdan çıkarlar. Bir kısmı Mekke'den Medine'ye giderken eğer arafeye 1 gün kala 2 gün kala çıkmışlarsa tabiîki onlar Zilhicce ayının içerisinde giymiş olurlar. Âyet-i kerîmede esas olan, hayırlı olan, efdal olan hac için ihramın Şevval, Zilkade veya Zilhicce ayında herhangi bir gününde ihram giyilmesidir deniliyor. Meselâ, adam işleri var burada veya başka sebeblerden dolayı gidememiş, arafe günü veya arefe gününden bir gün önce meselâ son uçakla yani Zilhicce'nin 8.nci günü Cidde'ye varsa oradan Arafat'a doğru çıksa ve bayram günü Şeytan taşlamasını da yapsa tavaf yapsa, bir mazeret nedeni ile diğer Şeytan taşlamalarını da bir başkasına vekalet verse iki günde de geriye gelebilir. Hatta sıkıştırılacak olursa bir günde de geriye gelinebilir. Yani bir gün vardır, 2.nci gün öğle sonu oradan ayrılabilir. Bu imkânlar böyle kolaylıklar getirmiştir. Yani yine Zilhicce'nin 8'nde veya 9'nda giymiş oluyor.
Hac belirli aylardadır. "Kim kendisine bu aylarda haccı farz kılarsa" yani hac için ihram giyerse ihramını giydikten sonra ailesi ile cinsel ilişkide bulunması veya cinsel ilişkiyi gerektirecek söz ve davranışlardan kaçması gerekir. Orada günah işlemek te yoktur. İhrama girildikten sonra günah işlemek te yoktur. Orada hacılarla veya diğer insanlarla münakaşa ağız kavgası yapmak ta yoktur.
Mezhepler arasında bir konuda ihtilaf edilir: Ayet-i kerîmelerin mefhumu muhalifi alınır mı alınmaz mı? İmam-ı Şafii hazretleri âyet-i kerîmelerin mefhumu muhalifi alınır. İmam-ı Ebu Hanife Hazretleri mer-humu muhalifi alınmaz. Ayet ve hadislerde mefhumu muhalifi alınmaz deniliyor. Mefhumu muhalifini alırsak şöyle bir mânâ çıkar: Ayet-i kerîme hacda cinsel ilişkide bulunmak, günaha girmek Allah'a isyan etmek veya hacılarla çekişmek yoktur diyor. Peki ihramdan çıkınca bunlar yapılabilir mi? Mefhumu muhalifi bu oluyor. Yani ihramlı iken bunları yapamazsınız. Bunun zıddı ihramdan çıkınca yaparsınız anlamında değildir. Özellikle bu ihramda iken daha fazla dikkat etmelisiniz. Cinsel ilişki dışarda yasak değil, insanın kendi ailesi ile devam eder yalnız ihram içindir o. Günaha girme, kavga etme, münakaşa etme, gönül kırma ihramdan çıkınca da yapılmıyacak şeylerdir. Dışarda da yapmayın ama ihrama girdikten sonra bir başka önem verin bu olaya. Çünkü hac senelik bir eğitim veya ömründe bir defa giden için ömründe bir defa eğitimden geçmedir. Bu eğitim de iken biraz daha dikkat edilmesi gerekiyor. Kişinin kendisini o halet-i ruhiyeye alıştırıp hayat boyu aynı şeyi yapabilmesi için biraz daha dikkat göstermesi gerekiyor. Onun için orada günaha girmek âyet-i kerîmede "fusuk" kelimesi ile anlatılmış Hücurat sûresinde Allah (c.c); "Kötü lakablarla birbirinizi çağırmayın, bu imandan sonra kötü bir fasıklıktır" diyor. Burada da yapmayın ama, hacda iken özellikle insanın hoşuna gitmeyeceği bir lakapla onu çağırmayınız veya küfretmeyiniz. Ayrıca Peygamber Efendimiz (a.s.v.); "Bir Müslümana küfretmek, kötü söz söylemek fasıklıktır." O Müslümam haksız yere öldürmek de küfür gibidir." Böylesine büyük bir günahtır diyor.
Peygamber Efendimiz (a.s.)de Müslüman bir insana küfretmek olarak tarif etmiş Ayeti kerimede geçen "füsuk" kelimesini Peygamber Efendimiz (a.s.v.) hadisi şerifinde "Kim hacceder ve haccı esnasında yani ihramlı iken hanımı ile birleşmez (cinsi ilişkide bulunmaz) ve kimsenin gönlünü kırmaz, kötü bir iş yapmadan dönerse o bütün günahlarından soyunmuş, anasından doğmuş gibi olur." şeklinde tarif ediyor.
"Vela cidale" sözünü hadisi şerifte Peygamber Efendimiz zikretmiyor. Yani "Çekişme yok" dememiş Aleyhisselatü vesselam... Çünkü hacıların o dönemde de olsa çekiştiklerini ve az da olsa gönül kırdıklarını görüyor ve böylece Allah (c.c.) de bunu zikrederek gönül kırmayın diyor.
"Hayırdan ne yaptığınızı Allah (c.c.) bilmektedir." Neyi yaparsanız Allah onu bilmektedir. "Azıklanınız, azıkların en hayırlısı ise takvadır. Ey akıl sahipleri Benden sakının." Ben den korkun diyor Allah (c.c). Bu Ayeti kerimeler nazil olmadan önce de hacc dediğimiz olay vardır, çünkü hac olayı Hz. İbrahim (A.S.) dan beri değişik şekilde de olsa vardı. Ancak Peygamber Efendilerimizin yerine gelen peygamber olmadığından yani fetret dönemlerinde hahamlar olsun, rahipler olsun ellerindeki kitapları tahrif ettiklerinden dolayı hacc da saptırılmıştı. Hacılardan çok azı haccı Hz. İbrahim'in yaptığı gibi yapıyordu. Çoğunluk ise bir kısım eklemeler veya çıkartmalarla haccî kuşa çevirmiş durumdaydılar. Hatta bazı kabileler hacca giderken yanlarına herhangi bir rızık almamayı fazilet olarak görmekte idiler. Yani 10,100,200 kilometre gibi uzun yolları aziksız aşıp, Kabe'ye ulaşır ve tavaf ederek haccını tamamlarsa o insan diğer insanlara göre daha faziletli olarak kabul ediliyordu. Onların yürüttüğü akıl gereğince o hacı faziletliydi çünkü memleketinden azıksız olarak çıktığı halde Allah ona yolda av hayvanı, balık, yiyecek v.s. temin eylediği rızkını verdiğinden dolayı Allah'ın sevgili kuludur gözüyle bakıyordu.
Bu hacılar "Dünyaya çıplak geldik, Allah'ın huzuruna da çıplak gitmek gerekir" diyerek altsız üstsüz dolaşmayı fazilet olarak kabul ediyorlardı. Muhterem müslümanlar hatırlanacağı üzere bundan 8 sene kadar önce bir bakanı vardı T.C.'nin. Bu bakan Türkiye'de altsız dolaşmayı icad edenlerdendi. Yani kendisi Türkiye'nin bazı yerlerinde altsız ve üstsüz diğer tabirle çıplak olarak denize girilmesine dair bir kanun veya kararname çıkarmıştı. Bakın dikkat ederseniz cahiliyye dönemindeki cahil insanların durumuna benziyorlar. Zaten hayatta imansızın yapacağı ve yaptığı yeni birşey yoktur. Onlar gericilerin en gericisidirler. 1400 sene evvel yani Peygamber Efendimiz'den önce cahiliyye Arapları Kabe'yi altsız ve üstsüz olarak tavaf ediyorlardı, hem de bunu bir fazilet kabul ederek, ilericilik kabul ederek. O zamanki insanlar "Biz dünyaya böyle geldik Allah'a da böyle gitmemiz gerekir" şeklinde bir mantık yürütüyorlardı. Onların torunları olan şimdiki cahiller de "Madem ayıptı da Allah bizi niye böyle üstsüz başsız dünyaya getirmiş? Biz de Allah'ın bizi yarattığı doğrultuda hareket ediyoruz."şeklinde bir mantık yürütüyorlar. Ancak dikkat ederseniz yürüttükleri mantık ve fikir yeni, orjinal bir fikir değil, 1400 sene önceki dedelerinin mantıklarının biraz daha çağdaşlaşmış bir yorumu o kadar. Daha önce söylenmiş şeyler yani..
Allah (c.c.) ise "azıklanınız" buyurur.
Ahmed b.Hanbel Mısır'da iken insanlar hacc hazırlığı yapıyormuş. Bakmışki fakir bir komşusu var o da gidiyor. İmam, "Sen fakir bir adamsın, günlük geçimini bile mahalleli tedarik ediyor sen nereye gidiyorsun?" deyince komşusu, "Ben Allah'a tevekkül ediyorum, bizler mütevekkillerdeniz." demiş. Bunun üzerine Ahmed b.Hanbel "madem ki mütevekkillerdensin, mademki hacca gitmek istiyorsun bak şu hacc kafilesi yola çıkıyor. Bu kafilenin develeri ve de azıkları da var. Eğer gerçek anlamda mütevekkilsen yola bu kafileden 10 veya 20 gün sonra çık. Yani onlardan ayrı olarak yolculuk yap, bunlara katılma" demiş. Bunun üzerine komşusu, "Olur mu efendim o koca çöl yalnız başına nasıl aşılır?" deyince İmam "Öyleyse ey komşum sen mütevekkilinden değilsin sen mü-teekkillerden yani yiyicilerden, asalaklardansın. Onun bunun sırtından geçinen insansın." demiş. Allah (c.c.) Kitab'ında azıklanınız buyuruyor. Bu dünyada azıklanacagız,hacca giderken azıklanacağız,çocuğumuzu okuturken de azıklanacağız ki haram lokma yedirmeyelim. Azıklanırken de herşeyin helâlinden olmasına dikkat edeceğiz.
Fakat sunuda bilinizki "Azıkların en hayırlısı takvadır. "Takva Ahirette Cenneti elde ettiriyor. Bu dünyanın azıklanması dünyada devleti takva azığı da Ahirette Cenneti kazandırıyor bizlere.
"Ey aklî sahipleri ancak Ben'den sakınınız, Ben'den korkunuz." Aslında "korkunuz" kelimesi buraya uygun düşmemekle birlikte Türkçede hep bu şekilde kullanılmış. Takvayı yukarıda müteaddit defalar tekrar ettiğimizde ne demiştik; Allah'ın sevgisini kaybetme korkusundan dolayı O'nun emirlerini yerine getirip, yasaklarından kaçınmaya, içimiz ve dışımızı güzel eylemeye, dikenli tarlada ayağımızı dikene basmadan yürüdüğümüz gibi elimizi, gözümüzü, kulağımızı günaha uğratmadan bu dünya hayatını geçirmeye takva adını veriyorduk. Ama bakıyoruzki bugünkü dünyada insanlar Allah'dan değil de başkalarından, kullardan, mevki ve makamlardan sakınıyorlar.
Patronun muhasebecisine "Aman evladım vergiyi kaçırırken dikkat et; ne devlete vergiyi fazla verelim ne de vergi dairesine yakalanalım" talimatı üzerine muhasebecinin dikkati ve mesela mafya babasının adamlarını "kadın ticaretini, eroin esrar ticaretini, içki ve sigara kaçakçılığı ticaretini kitabına, hukuka uydurun sonra başımız polisle savcılıkla belaya girmesin." emri gereğince adamların gösterdiği dikkat ve itina da takvadır aslında. Yalnız tabii bunlar Allah'a değil de O'nun yarattıklarına karşı takva içindeler. Allah (c.c.) buyuruyor: "Bana karşı takva üzere olun." başkalarına değil, O'na karşı takva zırhını giydiğimiz zaman zaten dünya güllük gülistanlık olacaktır.
Bu âyet-i kerîmelerde Allah (c.c.) haccın nerede, nasıl yapılacağını bize haber veriyor. Namazın kılınmasını emrediyor. Fakat nasıl kılınacağını Peygamber Efendimiz'e havale ediyor. Biz namazın nasıl kılınacağını Efendimiz'den öğrendik. Efendimize de Cebrail (a.s.) öğretmiş. Hadis kitaplarının bize bildirdiğine göre Cebrail "geldi ve namazı kıldırdı" diyor. Efendimiz'e iki gün beş vakit namazları ayrı ayrı kıldırdı, namazın nasıl kılınacağım hem de namazın vakitlerini öğrettiğini haber veriyor. Haccın ise nasıl yapılacağını öğretmiştir.
Namazı tarif etmediği halde Allah (c.c.) âyet-i kerîmesinde haccın tarifini yapmıştır. Bu devam edecek olan âyet-i kerîmelerde haca, ihramı, Arafat'ı, Arafat'ta vakfeyi, sonra Müzdelifeye gelişi âyet-i kerîmeleri ile bildiriyor. Ki bu namaza nisbetle daha da bir önem kazandığını ifade etâyet-i kerîmede kim bulamazsa- hac esnasında yani kurban bayramının birinci gününden önce üç gün oruç geriye döndükten sonra da yedi gün oruç tutar" diyor. Yani toplam 10 gün tutar. "Bu tamamen 10 gün eder" diyor Allah (c.c.). tamamı 10 gün demeye gerek yok demiyelim. Arab'ın dil kaidelerine göre o zaman şöyle deriz: Hacda üç gün ve dönünce 7 gün yani acaba bu 3 gün 7'nin içine dahil midir, hariç midir gibicesine ihtilaflar çıkabilir. Allah (c.c.) toplamı 10 gün oruç tutulacak buyuruyor.
"Bu Mescidi Haram sakini olmayanlar içindir. Allah'tan sakınınız. İyi biliniz ki, Allah'ın azabı çok şiddetlidir" diyor Allah (c.c).
Namaz da önemli ama insanların hayatında veya senede bir defa gelene diğerine nisbetle biraz daha itina gösterilir. Biraz da unutulur, mesela günde beş vakit namazınızı kılarsınız. Fakat bayram namazına vardığınızda hoca efendi karşınıza geçer size bayram namazının nasıl kılınacağını tarif eder. Niye? Aradan bir sene geçmiş , unutulabilir. Hoca da kendisi oraya girmeden önce kitabı açar bakar. Bir de kitaptan okur, o da unutmuştur, normaldir. "Hac belirli aylardadır." Aylar âyet-i kerimede ifade edilmemiş, tefsirinde Şevval ayı, Zilkade ayı ve Zilhicce ayı. Bunlar hac aylaçı diye bilinir. Peki ne demek yani diğerlerinden farkı nedir? Bu aylarda ihrama girmek, diğer aylarda ihrama girmekten daha hayırlıdır. Bazı mezhep imamları hacca giden kişinin Şevval ayından önce ihram giymesi hac için yeterli değildir. Mutlak surette Şevval ayında giymesi gerekir diyorlar. Fakat bizim Hanefi imamları diyorlar ki, hac için efdal olanı hac aylarında yani Şevval ayı, Zilkade ayı, Zilhicce ayında ihram giymektir. Ama onun dışında da giyilebilir demişler. Burada efdaîiyet esastır demişler. Türkiye'den hacca gidenler genelde Zilkade ayında hacca giderler. Yani Zilhicce ayında orada olurlar. 10-15 gün evvel burdan çıktılar mı Ziîkade'nin 25'de, 24'de, 20'sinde burdan çıkarlar. Bir kısmı Mekke'den Medine'ye giderken eğer arafeye 1 gün kala 2 gün kala çıkmışlarsa tabiîki onlar Zilhicce ayının içerisinde giymiş olurlar. Âyet-i kerîmede esas olan, hayırlı olan, efdal olan hac için ihramın Şevval, Zilkade veya Zilhicce ayında herhangi bir gününde ihram giyilmesidir deniliyor. Meselâ, adam işleri var burada veya başka sebeblerden dolayı gidememiş, arafe günü veya arefe gününden bir gün önce meselâ son uçakla yani Zilhicce'nin 8.nci günü Cidde'ye varsa oradan Arafat'a doğru çıksa ve bayram günü Şeytan taşlamasını da yapsa tavaf yapsa, bir mazeret nedeni ile diğer Şeytan taşlamalarını da bir başkasına vekalet verse iki günde de geriye gelebilir. Hatta sıkıştırılacak olursa bir günde de geriye gelinebilir. Yani bir gün vardır, 2.nci gün öğle sonu oradan ayrılabilir. Bu imkânlar böyle kolaylıklar getirmiştir. Yani yine Zilhicce'nin 8'nde veya 9'nda giymiş oluyor.
Hac belirli aylardadır. "Kim kendisine bu aylarda haccı farz kılarsa" yani hac için ihram giyerse ihramını giydikten sonra ailesi ile cinsel ilişkide bulunması veya cinsel ilişkiyi gerektirecek söz ve davranışlardan kaçması gerekir. Orada günah işlemek te yoktur. İhrama girildikten sonra günah işlemek te yoktur. Orada hacılarla veya diğer insanlarla münakaşa ağız kavgası yapmak ta yoktur.
Mezhepler arasında bir konuda ihtilaf edilir: Ayet-i kerîmelerin mefhumu muhalifi alınır mı alınmaz mı? İmam-ı Şafii hazretleri âyet-i kerîmelerin mefhumu muhalifi alınır. İmam-ı Ebu Hanife Hazretleri mer-humu muhalifi alınmaz. Ayet ve hadislerde mefhumu muhalifi alınmaz deniliyor. Mefhumu muhalifini alırsak şöyle bir mânâ çıkar: Ayet-i kerîme hacda cinsel ilişkide bulunmak, günaha girmek Allah'a isyan etmek veya hacılarla çekişmek yoktur diyor. Peki ihramdan çıkınca bunlar yapılabilir mi? Mefhumu muhalifi bu oluyor. Yani ihramlı iken bunları yapamazsınız. Bunun zıddı ihramdan çıkınca yaparsınız anlamında değildir. Özellikle bu ihramda iken daha fazla dikkat etmelisiniz. Cinsel ilişki dışarda yasak değil, insanın kendi ailesi ile devam eder yalnız ihram içindir o. Günaha girme, kavga etme, münakaşa etme, gönül kırma ihramdan çıkınca da yapılmıyacak şeylerdir. Dışarda da yapmayın ama ihrama girdikten sonra bir başka önem verin bu olaya. Çünkü hac senelik bir eğitim veya ömründe bir defa giden için ömründe bir defa eğitimden geçmedir. Bu eğitim de iken biraz daha dikkat edilmesi gerekiyor. Kişinin kendisini o halet-i ruhiyeye alıştırıp hayat boyu aynı şeyi yapabilmesi için biraz daha dikkat göstermesi gerekiyor. Onun için orada günaha girmek âyet-i kerîmede "fusuk" kelimesi ile anlatılmış Hücurat sûresinde Allah (c.c); "Kötü lakablarla birbirinizi çağırmayın, bu imandan sonra kötü bir fasıklıktır" diyor. Burada da yapmayın ama, hacda iken özellikle insanın hoşuna gitmeyeceği bir lakapla onu çağırmayınız veya küfretmeyiniz. Ayrıca Peygamber Efendimiz (a.s.v.); "Bir Müslümana küfretmek, kötü söz söylemek fasıklıktır." O Müslümam haksız yere öldürmek de küfür gibidir." Böylesine büyük bir günahtır diyor.
Peygamber Efendimiz (a.s.)de Müslüman bir insana küfretmek olarak tarif etmiş Ayeti kerimede geçen "füsuk" kelimesini Peygamber Efendimiz (a.s.v.) hadisi şerifinde "Kim hacceder ve haccı esnasında yani ihramlı iken hanımı ile birleşmez (cinsi ilişkide bulunmaz) ve kimsenin gönlünü kırmaz, kötü bir iş yapmadan dönerse o bütün günahlarından soyunmuş, anasından doğmuş gibi olur." şeklinde tarif ediyor.
"Vela cidale" sözünü hadisi şerifte Peygamber Efendimiz zikretmiyor. Yani "Çekişme yok" dememiş Aleyhisselatü vesselam... Çünkü hacıların o dönemde de olsa çekiştiklerini ve az da olsa gönül kırdıklarını görüyor ve böylece Allah (c.c.) de bunu zikrederek gönül kırmayın diyor.
"Hayırdan ne yaptığınızı Allah (c.c.) bilmektedir." Neyi yaparsanız Allah onu bilmektedir. "Azıklanınız, azıkların en hayırlısı ise takvadır. Ey akıl sahipleri Benden sakının." Ben den korkun diyor Allah (c.c). Bu Ayeti kerimeler nazil olmadan önce de hacc dediğimiz olay vardır, çünkü hac olayı Hz. İbrahim (A.S.) dan beri değişik şekilde de olsa vardı. Ancak Peygamber Efendilerimizin yerine gelen peygamber olmadığından yani fetret dönemlerinde hahamlar olsun, rahipler olsun ellerindeki kitapları tahrif ettiklerinden dolayı hacc da saptırılmıştı. Hacılardan çok azı haccı Hz. İbrahim'in yaptığı gibi yapıyordu. Çoğunluk ise bir kısım eklemeler veya çıkartmalarla haccî kuşa çevirmiş durumdaydılar. Hatta bazı kabileler hacca giderken yanlarına herhangi bir rızık almamayı fazilet olarak görmekte idiler. Yani 10,100,200 kilometre gibi uzun yolları aziksız aşıp, Kabe'ye ulaşır ve tavaf ederek haccını tamamlarsa o insan diğer insanlara göre daha faziletli olarak kabul ediliyordu. Onların yürüttüğü akıl gereğince o hacı faziletliydi çünkü memleketinden azıksız olarak çıktığı halde Allah ona yolda av hayvanı, balık, yiyecek v.s. temin eylediği rızkını verdiğinden dolayı Allah'ın sevgili kuludur gözüyle bakıyordu.
Bu hacılar "Dünyaya çıplak geldik, Allah'ın huzuruna da çıplak gitmek gerekir" diyerek altsız üstsüz dolaşmayı fazilet olarak kabul ediyorlardı. Muhterem müslümanlar hatırlanacağı üzere bundan 8 sene kadar önce bir bakanı vardı T.C.'nin. Bu bakan Türkiye'de altsız dolaşmayı icad edenlerdendi. Yani kendisi Türkiye'nin bazı yerlerinde altsız ve üstsüz diğer tabirle çıplak olarak denize girilmesine dair bir kanun veya kararname çıkarmıştı. Bakın dikkat ederseniz cahiliyye dönemindeki cahil insanların durumuna benziyorlar. Zaten hayatta imansızın yapacağı ve yaptığı yeni birşey yoktur. Onlar gericilerin en gericisidirler. 1400 sene evvel yani Peygamber Efendimiz'den önce cahiliyye Arapları Kabe'yi altsız ve üstsüz olarak tavaf ediyorlardı, hem de bunu bir fazilet kabul ederek, ilericilik kabul ederek. O zamanki insanlar "Biz dünyaya böyle geldik Allah'a da böyle gitmemiz gerekir" şeklinde bir mantık yürütüyorlardı. Onların torunları olan şimdiki cahiller de "Madem ayıptı da Allah bizi niye böyle üstsüz başsız dünyaya getirmiş? Biz de Allah'ın bizi yarattığı doğrultuda hareket ediyoruz."şeklinde bir mantık yürütüyorlar. Ancak dikkat ederseniz yürüttükleri mantık ve fikir yeni, orjinal bir fikir değil, 1400 sene önceki dedelerinin mantıklarının biraz daha çağdaşlaşmış bir yorumu o kadar. Daha önce söylenmiş şeyler yani..
Allah (c.c.) ise "azıklanınız" buyurur.
Ahmed b.Hanbel Mısır'da iken insanlar hacc hazırlığı yapıyormuş. Bakmışki fakir bir komşusu var o da gidiyor. İmam, "Sen fakir bir adamsın, günlük geçimini bile mahalleli tedarik ediyor sen nereye gidiyorsun?" deyince komşusu, "Ben Allah'a tevekkül ediyorum, bizler mütevekkillerdeniz." demiş. Bunun üzerine Ahmed b.Hanbel "madem ki mütevekkillerdensin, mademki hacca gitmek istiyorsun bak şu hacc kafilesi yola çıkıyor. Bu kafilenin develeri ve de azıkları da var. Eğer gerçek anlamda mütevekkilsen yola bu kafileden 10 veya 20 gün sonra çık. Yani onlardan ayrı olarak yolculuk yap, bunlara katılma" demiş. Bunun üzerine komşusu, "Olur mu efendim o koca çöl yalnız başına nasıl aşılır?" deyince İmam "Öyleyse ey komşum sen mütevekkilinden değilsin sen mü-teekkillerden yani yiyicilerden, asalaklardansın. Onun bunun sırtından geçinen insansın." demiş. Allah (c.c.) Kitab'ında azıklanınız buyuruyor. Bu dünyada azıklanacagız,hacca giderken azıklanacağız,çocuğumuzu okuturken de azıklanacağız ki haram lokma yedirmeyelim. Azıklanırken de herşeyin helâlinden olmasına dikkat edeceğiz.
Fakat sunuda bilinizki "Azıkların en hayırlısı takvadır. "Takva Ahirette Cenneti elde ettiriyor. Bu dünyanın azıklanması dünyada devleti takva azığı da Ahirette Cenneti kazandırıyor bizlere.
"Ey aklî sahipleri ancak Ben'den sakınınız, Ben'den korkunuz." Aslında "korkunuz" kelimesi buraya uygun düşmemekle birlikte Türkçede hep bu şekilde kullanılmış. Takvayı yukarıda müteaddit defalar tekrar ettiğimizde ne demiştik; Allah'ın sevgisini kaybetme korkusundan dolayı O'nun emirlerini yerine getirip, yasaklarından kaçınmaya, içimiz ve dışımızı güzel eylemeye, dikenli tarlada ayağımızı dikene basmadan yürüdüğümüz gibi elimizi, gözümüzü, kulağımızı günaha uğratmadan bu dünya hayatını geçirmeye takva adını veriyorduk. Ama bakıyoruzki bugünkü dünyada insanlar Allah'dan değil de başkalarından, kullardan, mevki ve makamlardan sakınıyorlar.
Patronun muhasebecisine "Aman evladım vergiyi kaçırırken dikkat et; ne devlete vergiyi fazla verelim ne de vergi dairesine yakalanalım" talimatı üzerine muhasebecinin dikkati ve mesela mafya babasının adamlarını "kadın ticaretini, eroin esrar ticaretini, içki ve sigara kaçakçılığı ticaretini kitabına, hukuka uydurun sonra başımız polisle savcılıkla belaya girmesin." emri gereğince adamların gösterdiği dikkat ve itina da takvadır aslında. Yalnız tabii bunlar Allah'a değil de O'nun yarattıklarına karşı takva içindeler. Allah (c.c.) buyuruyor: "Bana karşı takva üzere olun." başkalarına değil, O'na karşı takva zırhını giydiğimiz zaman zaten dünya güllük gülistanlık olacaktır.
9 Haziran 2009 Salı
Bakara; 196
(196) Haccı ve umreyi Allah için tam yapın. Eğer (bunlardan) alıkonursanız kolayınıza gelen kurbanı gönderin. Kurban, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Sizden her kim hasta olursa yahut başından bir rahatsızlığı varsa, oruç veya sadaka veya kurban olmak üzere fidye gerekir. (Hac yolculuğu için) emin olduğunuz vakit kim hac günlerine kadar umre ile faydalanmak isterse, kolayına gelen bir kurban kesmek gerekir. Kurban kesmeyen kimse hac günlerinde üç, memleketine döndüğü zaman yedi olmak üzere oruç tutar ki, hepsi tam on gündür. Bu söylenenler, ailesi Mescid-i Haram civarında oturmayanlar içindir. Allah'tan korkun. Biliniz ki Allah'ın vereceği ceza ağırdır.
Haccı ve umreyi Allah için tamamlayınız. Haccı temettü veya haccı kırana niyet edenler, haccı ve umreyi tamamlarlar veya hac için gittiğinizde haccı tamamlayınız. Umre için gittiğinizde umreyi tamamlayınız.
"Eğer hacca veya umreye gitmekten engellenirseniz." İhsan Kişinin ; bir şeyden alıkoyulması demek. Onun için hisarlar vardır. Anadolu Hisarı, Rumeli Hisarı gibi. Arapça'dan geçme bir kelime. Hisar, düşmanın içeriye girmesini engelleyen bina olması nedeniyle hisar denilmiştir Muhasara: Adamın etrafını çevirmişler dışarıya çıkması engellenmiştir. Burada da eğer hacca gitmeniz düşman tarafından veya hastalık nedeni ile engellenirse, yalnız dikkat edilmelidir. Engelleme yola çıkmadan evvel değil, yola çıktıktan ve ihram giydikten sonra olmalıdır. Adam burada iken vize alamamış bu değil. Buradan çıkmış da ihramı giymiş Suud sınırına varınca oradaki görevli giremezsin, yapamazsın, edemezsin diyor ve içeriye girmiş mesela geçen sene bir arkadaşım anlattı. Diyanet adına bir arkadaş "Bizim hacılardan birini 4 gün aradık bulamadık." 4 gün sonra bir telefon geldi dedi ki polisin biri "Emniyettedir." Yani "Haciniz için endişe etmeyin emniyettedir" demiş. Allah'tan ki diyor Arafat günü serbest bıraktılar. Arafat'a o gün yetişememiş olsaydı haccı olmayacaktı buna da "muhsar" diyoruz. Allah (c.c.) bu tür olayların olacağını biliyor çünkü yaratan O. Eğer hacdan olacak olursanız, "En kolayınıza giden kurbanı kesiniz." "Kurbanınız yerine varıncaya kadar başınızı tıraş etmeyiniz." Meselâ hac niyeti ile gitmiş, böyle bir yerde engellenmiş, bu engel düşman tarafından olur. Başka bir insan tarafından olur. Hastalık nedeniyle olabilir, herhangi bir şehirden geçerken kalpden hastaneye kaldırdılar kafile gitti. Hastanede bunun yatması gerekiyor 20 gün tedavisi sürecek bu muhsardır: yani engellenmiştir. Tabiî bir afet veya arızî bir afet nedeniyle engellenmiştir. O zaman kurban gönderir. Bizim Hanefi fıkhına göre Harem-i Şerife gönderir. Şafii mezhebine göre ise olduğu yerde de kesebilir.
Kurban, kesileceği mahalle varıncaya kadar tıraşınızı olmayınız. "Sizden herhangi biriniz hasta olursa veya başında bir rahatsızlık eza verecek bir şey olacak olursa" yani tıraş olmayacağız, kurbanı kesinceye kadar tıraş olmak yok. O ihsarda iken yani men olunmuş durumda iken ama hasta olduğu için ameliyat edecekler, mesela fıtıktan ameliyet edecekler, edep yerlerini tıraş etmeleri gerekiyor veya başından ameliyat edecekler saçı tıraş edilmesi gerekiyor. Bu tür hallerde kesilecek olursa: "Bu yapılana karşılık zamanından önce tıraş olmaya karşılık olarak oruç tutar veya sadaka verir veya kurban keser ." Allah (c.c.) kişinin kendisine havale etmiş işi. Bu bizi pek ilgilendirmez denilirse, bunlar hacca gidenlerin başına gelen şeylerdir. Efendim Türkiye'den yüzbin kişi hacca giderse bunun başına gelecek olan 5 kişidir, 10 kişidir, bazen daha çok kişinin de alabilir. Bu genelde bütün insanları ilgilendirmez demeyelim. Bir insanın bir ibadetini yapamadan gitmesi o insanın ahirette sorumlu olarak cezaya çarptırılacağından dolayı Allah (c.c.) bu ibadetlerimize fazlaca önem veriyor. Önem verdiğinden dolayı bir insan bile yapacak olsa böyle bir duruma düşecek olsa onun nasıl davranacağını âyet-i kerîme ile ifade ediyor.
Emin olduğunuzda "Hacca kadar kim umre yapma imkânına sahip olursa kolayına gelen bir kurbanı keser, kim de bu kurbanı bulamazsa -burada bahsedilen kıran haccına niyet eden bir kişi umresini yapmış sonra da haccını yapacak. İhramdan çıkmadan kurban kesmesi gerekiyor. Ama kurban bulamamış, kurbana maddî olarak güç yetirememiş diyelim âyet-i kerîmede kim bulamazsa hac esnasında yani kurban bayramının birinci gününden önce üç gün oruç geriye döndükten sonra da yedi gün oruç tutar" diyor. Yani toplam 10 gün tutar. "Bu tamamen 10 gün eder" diyor Allah (c.c.)- tamamı 10 gün demeye gerek yok demeyelim. Arab'ın dil kaidelerine göre o zaman şöyle deriz: Hacda üç gün ve dönünce 7 gün' yani acaba bu 3 gün 7'nin içine dahil midir, hariç midir gibicesine ihtilaflar çıkabilir. Allah (c.c.) toplamı 10 gün oruç tutulacak buyuruyor.
"Bu Mescidi Haram sakini olmayanlar içindir. Allah'tan sakınınız. İyi biliniz ki, Allah'ın azabı çok şiddetlidir" diyor Allah (c.c).
Haccı ve umreyi Allah için tamamlayınız. Haccı temettü veya haccı kırana niyet edenler, haccı ve umreyi tamamlarlar veya hac için gittiğinizde haccı tamamlayınız. Umre için gittiğinizde umreyi tamamlayınız.
"Eğer hacca veya umreye gitmekten engellenirseniz." İhsan Kişinin ; bir şeyden alıkoyulması demek. Onun için hisarlar vardır. Anadolu Hisarı, Rumeli Hisarı gibi. Arapça'dan geçme bir kelime. Hisar, düşmanın içeriye girmesini engelleyen bina olması nedeniyle hisar denilmiştir Muhasara: Adamın etrafını çevirmişler dışarıya çıkması engellenmiştir. Burada da eğer hacca gitmeniz düşman tarafından veya hastalık nedeni ile engellenirse, yalnız dikkat edilmelidir. Engelleme yola çıkmadan evvel değil, yola çıktıktan ve ihram giydikten sonra olmalıdır. Adam burada iken vize alamamış bu değil. Buradan çıkmış da ihramı giymiş Suud sınırına varınca oradaki görevli giremezsin, yapamazsın, edemezsin diyor ve içeriye girmiş mesela geçen sene bir arkadaşım anlattı. Diyanet adına bir arkadaş "Bizim hacılardan birini 4 gün aradık bulamadık." 4 gün sonra bir telefon geldi dedi ki polisin biri "Emniyettedir." Yani "Haciniz için endişe etmeyin emniyettedir" demiş. Allah'tan ki diyor Arafat günü serbest bıraktılar. Arafat'a o gün yetişememiş olsaydı haccı olmayacaktı buna da "muhsar" diyoruz. Allah (c.c.) bu tür olayların olacağını biliyor çünkü yaratan O. Eğer hacdan olacak olursanız, "En kolayınıza giden kurbanı kesiniz." "Kurbanınız yerine varıncaya kadar başınızı tıraş etmeyiniz." Meselâ hac niyeti ile gitmiş, böyle bir yerde engellenmiş, bu engel düşman tarafından olur. Başka bir insan tarafından olur. Hastalık nedeniyle olabilir, herhangi bir şehirden geçerken kalpden hastaneye kaldırdılar kafile gitti. Hastanede bunun yatması gerekiyor 20 gün tedavisi sürecek bu muhsardır: yani engellenmiştir. Tabiî bir afet veya arızî bir afet nedeniyle engellenmiştir. O zaman kurban gönderir. Bizim Hanefi fıkhına göre Harem-i Şerife gönderir. Şafii mezhebine göre ise olduğu yerde de kesebilir.
Kurban, kesileceği mahalle varıncaya kadar tıraşınızı olmayınız. "Sizden herhangi biriniz hasta olursa veya başında bir rahatsızlık eza verecek bir şey olacak olursa" yani tıraş olmayacağız, kurbanı kesinceye kadar tıraş olmak yok. O ihsarda iken yani men olunmuş durumda iken ama hasta olduğu için ameliyat edecekler, mesela fıtıktan ameliyet edecekler, edep yerlerini tıraş etmeleri gerekiyor veya başından ameliyat edecekler saçı tıraş edilmesi gerekiyor. Bu tür hallerde kesilecek olursa: "Bu yapılana karşılık zamanından önce tıraş olmaya karşılık olarak oruç tutar veya sadaka verir veya kurban keser ." Allah (c.c.) kişinin kendisine havale etmiş işi. Bu bizi pek ilgilendirmez denilirse, bunlar hacca gidenlerin başına gelen şeylerdir. Efendim Türkiye'den yüzbin kişi hacca giderse bunun başına gelecek olan 5 kişidir, 10 kişidir, bazen daha çok kişinin de alabilir. Bu genelde bütün insanları ilgilendirmez demeyelim. Bir insanın bir ibadetini yapamadan gitmesi o insanın ahirette sorumlu olarak cezaya çarptırılacağından dolayı Allah (c.c.) bu ibadetlerimize fazlaca önem veriyor. Önem verdiğinden dolayı bir insan bile yapacak olsa böyle bir duruma düşecek olsa onun nasıl davranacağını âyet-i kerîme ile ifade ediyor.
Emin olduğunuzda "Hacca kadar kim umre yapma imkânına sahip olursa kolayına gelen bir kurbanı keser, kim de bu kurbanı bulamazsa -burada bahsedilen kıran haccına niyet eden bir kişi umresini yapmış sonra da haccını yapacak. İhramdan çıkmadan kurban kesmesi gerekiyor. Ama kurban bulamamış, kurbana maddî olarak güç yetirememiş diyelim âyet-i kerîmede kim bulamazsa hac esnasında yani kurban bayramının birinci gününden önce üç gün oruç geriye döndükten sonra da yedi gün oruç tutar" diyor. Yani toplam 10 gün tutar. "Bu tamamen 10 gün eder" diyor Allah (c.c.)- tamamı 10 gün demeye gerek yok demeyelim. Arab'ın dil kaidelerine göre o zaman şöyle deriz: Hacda üç gün ve dönünce 7 gün' yani acaba bu 3 gün 7'nin içine dahil midir, hariç midir gibicesine ihtilaflar çıkabilir. Allah (c.c.) toplamı 10 gün oruç tutulacak buyuruyor.
"Bu Mescidi Haram sakini olmayanlar içindir. Allah'tan sakınınız. İyi biliniz ki, Allah'ın azabı çok şiddetlidir" diyor Allah (c.c).
8 Haziran 2009 Pazartesi
Bakara-194,195
194-Saldırmazlık örfünün geçerli olduğu aylarda size saldıranlara siz de karşılık verin: zira saldırmazlık örfünün ihlali, adil karşılık [yasasın]a tâbidir. Böylece, eğer bir kimse size saldırıda bulunursa siz de onun saldırdığı gibi saldırın; ancak Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ve Allah'ın, kendisine karşı sorumluluk bilinci taşıyanların yanında olduğunu bilin.
Bu, “Haram ayın karşılığı haram aydır” ifadesinin serbest bir çevirisidir -ki bu ifade, bütün müfessirler tarafından yukarıdaki anlamda yorumlanmıştır. Eski Arap geleneğine göre her türlü savaşın haksız sayıldığı “haram aylar”, birinci, yedinci, onbirinci ve onikinci kamerî takvim aylarıdır.
Hz. peygamber (s.a.v.), ömre yapmak maksadıyle Mekke'ye doğru hareket etti. Fakat müşrikler onun Mekke'ye girmesine engel oldular. Taraflar arasında süren çetin tartışmalardan sonra Hudeybiye Barış Andlaşması yapıldı. Andlaşmanın şartlarından biri de müslümanların, bu yıl dönüp, ertesi yıl ömreye gelmeleriydi. Olay, harâm aylarından Zu'l-Ka'de ayında olmuştu. Müşrikler, müslümanları geri çevirmekle övündüler. Yüce Allah da müşriklerin, bu ayda müslümanların, Mekke'yye girmelerini önlemelerine karşılık, bir yıl sonra aynı ayda müslümanları Mekke'ye sokmak suretiyle bu ayla o ayı değiştirdi. Müslümanlara, bir yıl önceki ay yerine, bir yıl sonraki aynı ayda istediklerini yapma fırsatı verdi. Âyette ayrıca hangi ayda olursa olsun, saldırıya cevap verme prensibi getirilmiştir. Kamunun güvenliği ve İslâmın otortitesi için saldırıya misliyle karşılık vermek gereklidir.
Böylece, müminlere ne zaman saldırıya uğrarlarsa savaşa girmeleri emredildiği halde yukarıdaki ayetin son bölümü, savaşı sürdürürken, savaşa girmeyenleri öldürmek de dahil, her türlü acımasızlıktan sakınmaları gerektiğini açıklamaktadır.
195-Ve Allah yolunda [sınırsızca] harcayın, kendi elinizle kendinizi mahvetmeyin ve iyilik yapmaya azimle devam edin: unutmayın ki Allah iyilik yapanları sever.
Huzeyfetiü Yeman, Abdullah b. Abbas, Muhammed b. Kâ´b el-Kurezi, Mücahid, Katade, Süddi, İkrime, Hasan-ı Basri, Atâ ve Dehkaka göre burada zikredilen: "Kendinizi ellerinize tehlikeye atmayın." ifadesinden maksat, "Allah yolunda harcamayı terkederek kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın." demektir. Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki: "Buradaki tehlike, kişinin Allah yolunda öldürülmesi değildir. Buradaki tehlike, Allah yolunda mal harcamamaktır." Sizden biriniz: "Harcayacağım bir şey yok." demesin. Şayet kendisinde bir mızrak dahi bulunuyorsa onunla Allah yolunda teçhizatlandırsın."
Bera b. Âzib ve Ubeyde es-Selmaniye göre ise: "Kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın." ifadesinden maksat, günah işleyen kişinin, Allah´ın rahmetinden ümit kesmesidir. Buna göre bir insan günah işler de günahlarının affedilmez olduğu kanaatına varacak olursa işte o kimse kendisini eliyle tehlikeye atmış olur. Bu hususta bir adam Bera b. Âzib´e "Bir kişi bir tabur askere karşı hücuma geçer de savaşırsa o kimse kendisini eliyle tehlikeye atmış olur mu?" diye sormuş, Bera b. Âzib de: "Hayır olmaz. Fakat tehlike, bir gühan işlemesi sonra da bu günahından tevbe etmesi halinde tevbesinin kabul edilmeyeceğini söymesidir." demiştir.
Taberi diyor ki: Bana göre "Kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın" ifadesinin izahında ileri sürülen görüşlerden doğru olanı: Âyet-i kerimeyi şu şekilde izah edenidir: "Siz, mallarınızı, sizin için şeriat kıldığım dininizi yüceltmek ve kuvvetlendirmek yolunda harcayın. Bu da, inkarcılık uğrunda size karşı düşmanlık ilan etmiş olanlara karşı cihad etme yolunda harcamanızla olur. Kendinizi tehlikelere teslim etmeyin. Yularınızı, sizi tehlikeye götürecek şeylerin eline vermeyin." Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın." ifadesi, "Kendinizi tehlikeye teslim etmeyin." şeklinde genel bir anlamda alındığı takdirde, gerektiği halde Allah yolunda infak etmemek, tehlikeye teslim olmak demektir. Zira bu, Allah´ın emrettiği bir farizayı yerine getirmemektir. Çünkü Allah teala, kendilerine zekat verilecek sekiz sınıfı belirtirken bu sınıflardan birinin de, Allah yolunda harcamak olduğunu beyan etmiş ve şöyle buyurmuştur: "Zekât, Allah´tan bir farz olarak ancak fakirlere, yoksullara, zekatı toplayan memurlara, kalbleri îsiama ısındırılmak istenenlere, borçlulara, Allah yolunda cihad edenlere ve yolda kalanlara verilir. Şüphesiz Allah, her şeyi çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. [220] Yine Allah´ın rahmetinden ümit kesen günahkâr da kendisini tehlikeye teslim etmiş olur. Zira Allah teala, rahmetinden ümit kesmeyi yasaklayarak şöyle buyurmuştur: "Ey oğullarım gidin Yusuf u ve kardeşini iyice arayın. Allah´ın merhametinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah´ın merhametinden ancak kâfir bir kavim ümidini [221] Keza müşriklere karşı cihad gerektiği halde onu terkeden de, üzerine farz olan bir emri terkettiğinden kendisini tehlikeye teslim etmiş olur. Âyet-i kerime bütün bu ihtimalleri kapsar mahiyette olduğuna göre onu bu ihtimallerden sadece birine yorumlamak doğru değildir. Âyeti: "Allah´ın emirlerini terkederek kendinizi onun azabına düşürmeyen." şeklinde izah etmek daha isabetli olur. Bununla beraber Allah´ın emirlerinden ilk hatıra gelen, mallan Allah yolunda harcamaktır. Tehlikeye düşmekten ilk hatıra gelen de malları Allah yolunda harcamaktır.
Bu, “Haram ayın karşılığı haram aydır” ifadesinin serbest bir çevirisidir -ki bu ifade, bütün müfessirler tarafından yukarıdaki anlamda yorumlanmıştır. Eski Arap geleneğine göre her türlü savaşın haksız sayıldığı “haram aylar”, birinci, yedinci, onbirinci ve onikinci kamerî takvim aylarıdır.
Hz. peygamber (s.a.v.), ömre yapmak maksadıyle Mekke'ye doğru hareket etti. Fakat müşrikler onun Mekke'ye girmesine engel oldular. Taraflar arasında süren çetin tartışmalardan sonra Hudeybiye Barış Andlaşması yapıldı. Andlaşmanın şartlarından biri de müslümanların, bu yıl dönüp, ertesi yıl ömreye gelmeleriydi. Olay, harâm aylarından Zu'l-Ka'de ayında olmuştu. Müşrikler, müslümanları geri çevirmekle övündüler. Yüce Allah da müşriklerin, bu ayda müslümanların, Mekke'yye girmelerini önlemelerine karşılık, bir yıl sonra aynı ayda müslümanları Mekke'ye sokmak suretiyle bu ayla o ayı değiştirdi. Müslümanlara, bir yıl önceki ay yerine, bir yıl sonraki aynı ayda istediklerini yapma fırsatı verdi. Âyette ayrıca hangi ayda olursa olsun, saldırıya cevap verme prensibi getirilmiştir. Kamunun güvenliği ve İslâmın otortitesi için saldırıya misliyle karşılık vermek gereklidir.
Böylece, müminlere ne zaman saldırıya uğrarlarsa savaşa girmeleri emredildiği halde yukarıdaki ayetin son bölümü, savaşı sürdürürken, savaşa girmeyenleri öldürmek de dahil, her türlü acımasızlıktan sakınmaları gerektiğini açıklamaktadır.
195-Ve Allah yolunda [sınırsızca] harcayın, kendi elinizle kendinizi mahvetmeyin ve iyilik yapmaya azimle devam edin: unutmayın ki Allah iyilik yapanları sever.
Huzeyfetiü Yeman, Abdullah b. Abbas, Muhammed b. Kâ´b el-Kurezi, Mücahid, Katade, Süddi, İkrime, Hasan-ı Basri, Atâ ve Dehkaka göre burada zikredilen: "Kendinizi ellerinize tehlikeye atmayın." ifadesinden maksat, "Allah yolunda harcamayı terkederek kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın." demektir. Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki: "Buradaki tehlike, kişinin Allah yolunda öldürülmesi değildir. Buradaki tehlike, Allah yolunda mal harcamamaktır." Sizden biriniz: "Harcayacağım bir şey yok." demesin. Şayet kendisinde bir mızrak dahi bulunuyorsa onunla Allah yolunda teçhizatlandırsın."
Bera b. Âzib ve Ubeyde es-Selmaniye göre ise: "Kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın." ifadesinden maksat, günah işleyen kişinin, Allah´ın rahmetinden ümit kesmesidir. Buna göre bir insan günah işler de günahlarının affedilmez olduğu kanaatına varacak olursa işte o kimse kendisini eliyle tehlikeye atmış olur. Bu hususta bir adam Bera b. Âzib´e "Bir kişi bir tabur askere karşı hücuma geçer de savaşırsa o kimse kendisini eliyle tehlikeye atmış olur mu?" diye sormuş, Bera b. Âzib de: "Hayır olmaz. Fakat tehlike, bir gühan işlemesi sonra da bu günahından tevbe etmesi halinde tevbesinin kabul edilmeyeceğini söymesidir." demiştir.
Taberi diyor ki: Bana göre "Kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın" ifadesinin izahında ileri sürülen görüşlerden doğru olanı: Âyet-i kerimeyi şu şekilde izah edenidir: "Siz, mallarınızı, sizin için şeriat kıldığım dininizi yüceltmek ve kuvvetlendirmek yolunda harcayın. Bu da, inkarcılık uğrunda size karşı düşmanlık ilan etmiş olanlara karşı cihad etme yolunda harcamanızla olur. Kendinizi tehlikelere teslim etmeyin. Yularınızı, sizi tehlikeye götürecek şeylerin eline vermeyin." Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın." ifadesi, "Kendinizi tehlikeye teslim etmeyin." şeklinde genel bir anlamda alındığı takdirde, gerektiği halde Allah yolunda infak etmemek, tehlikeye teslim olmak demektir. Zira bu, Allah´ın emrettiği bir farizayı yerine getirmemektir. Çünkü Allah teala, kendilerine zekat verilecek sekiz sınıfı belirtirken bu sınıflardan birinin de, Allah yolunda harcamak olduğunu beyan etmiş ve şöyle buyurmuştur: "Zekât, Allah´tan bir farz olarak ancak fakirlere, yoksullara, zekatı toplayan memurlara, kalbleri îsiama ısındırılmak istenenlere, borçlulara, Allah yolunda cihad edenlere ve yolda kalanlara verilir. Şüphesiz Allah, her şeyi çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. [220] Yine Allah´ın rahmetinden ümit kesen günahkâr da kendisini tehlikeye teslim etmiş olur. Zira Allah teala, rahmetinden ümit kesmeyi yasaklayarak şöyle buyurmuştur: "Ey oğullarım gidin Yusuf u ve kardeşini iyice arayın. Allah´ın merhametinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah´ın merhametinden ancak kâfir bir kavim ümidini [221] Keza müşriklere karşı cihad gerektiği halde onu terkeden de, üzerine farz olan bir emri terkettiğinden kendisini tehlikeye teslim etmiş olur. Âyet-i kerime bütün bu ihtimalleri kapsar mahiyette olduğuna göre onu bu ihtimallerden sadece birine yorumlamak doğru değildir. Âyeti: "Allah´ın emirlerini terkederek kendinizi onun azabına düşürmeyen." şeklinde izah etmek daha isabetli olur. Bununla beraber Allah´ın emirlerinden ilk hatıra gelen, mallan Allah yolunda harcamaktır. Tehlikeye düşmekten ilk hatıra gelen de malları Allah yolunda harcamaktır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)