6 Haziran 2009 Cumartesi

Bakara; 192-193

(192) "Şayet harbe son verirlerse şüphesiz Allah bağışlayandır, esirgeyendir."

Eğer yaptıklarına son verecek olurlarsa yani iman ederlerse tevbe ka­pısı hiçbir zaman kapalı değildir. "Allah günahları affedicidir ve merhamet edicidir" Hani Mevlânâ'nın bir takım sözleri bir kısım insanlar tarafından yanlış değerlendirilir, bir kısım tarafından da "Canım Mevlânâ onu dememiş" der. Mevlânâ onu demiş veya dememiş hiç önemli değil, ama söz doğru: "Gel her ne isen yine gel. İster ateşperes ol, ister Yahudi ol, ister Hıristiyan ol, istersen bin defa tevbeni bozmuş ol. yi­ne gel. Bizim kapımız ümitsizlik kapısı değildir". Bu kapılar Mevlânâ'nın kapısı değil, çünkü Mevlânâ bunu söylediğinde orada Mevlânâ türbesi yoktu. Öldükten sonra türbeyi yaptılar. Bir kısmı bunu Mevlânâ türbesinin kapısı olarak anlıyor. "Her ne isen yine gel" bizim insanımız da öyle anlıyor. Bir kısmı böyle anladığından dolayı; "Mevlânâ bunu böyle dememiş" diyor. Niye? "Bu söz küfürdür" diyor. Küfürle ilgisi yok. Bizim kapımız ümitsizlik kapısı değildir derken bu İslâm kapısıdır. Allah (c.c.) adamların suçunu, cürmünün büyüklüğünü biliyor. Eğer bu yaptık­larına son verirlerse, dinsizlikte İsrar etmezlerse, Müslümanların islamı yaşamalarını engellemeye son verirlerse, kendileri de İslâm Dinine girerlerse Allah bağışlayıcıdır, Allah affedicidir ve merhamet edicidir. Eğer vazgeçmezlerse;



(193) "Fitne (küfür, şirk) kalmayıncaya ve (yaşanan) din Allah'in oluncaya kadar onlarla harbedin. Şayet harbe son verirlerse artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur."

Onlarla harbediniz. Fitne olmayıncaya kadar. Fitne kavramı Kur'ân-ı Kerîm'de çeşitli yerlerde geçmiş; birinde zulüm mânâsına gelir, birinde de dinden döndürme mânâsına gelir. Birinde imtihan mânâsına gelir.

Daha önce Araplar Kudüs'e kadar gelmişler. Batı ittifak edip, Müslü­manları Kudüs'ten çıkarmış ikinci hamlede Müslümanlar Viyana'ya kadar gelmişler yine Batı ittifak etmiş Müslümanları Viyana'dan Edirne'ye ka­dar kovmuşlar. Şimdi üçüncü hamle Müslümanlar da bu sefer ordular ve­ya silahlarla dünyanın üzerine yürümeyecekler. Herkes, olduğu yere sahip olacak. Yani artık savaş, ya da hamle ordularla olmayacak, silahlarla da olmayacak. Herkes kendi bulunduğu yere sahip olacak. Ki bence de en makul olanı da böyledir. Onun için biz herkes bulunduğu yere sahip ol­malıdır diyoruz. Hakim olmak için gereken her türlü hazırlığını yapmalı­dır, başta sağlam bir iman ondan sonra o imanın doğrultusunda neyi nasıl yapabileceğini ona gösterebilmek için iyi bir ilim, o ilmi tatbikat sahasına koyabilecek iyi bir cesaret. Cesaret önemli. Bize genelkurmay başkanı bir kart gönderse ve dese ki: "Buraya evimin telefonunu da yazdım, kim­seye vermem ama sana yazdım her halükarda başına ne gelirse bana anın­da nerede ve ne zaman olursa olsun telefon et" bir de devletin başından gelse böyle bir kart "Nerede ne yaparsan serbestsin her türlü konuşman sana serbesttir. Biri böyle "sus" diyecek olursa telefon et yeter" dese çok rahat konuşuruz. Nasıl? bu adamların gücüne güvendiğinden dolayı. Allah (c.c.) diyor ki "Nerede olursanız olun Allah sizinle bera­berdir." Hiç düşündünüz mü bu âyeti? Çok enteresan bir âyet-i kerîme. Hadid sûresi âyet: 4, Allah (c.c.) da kart gönderiyor ve diyor ki: Nerede olursan ol seninle beraberim." Bana demiyor, mü'minlere hepimize diyor. Allah için telefon diye bir şey de yok. Benim öbür adamlara yani genel­kurmay başkanı ve devlet başkanına telefon etmem lazım, jeton bulmam lazım ki onlara haber gitsin! Bana konuşmayı yasaklayan adam; "Sen kimsin, o kim telefon ettirmem, seni dışarı ile görüştürmem" deyip temiz dayak da atabilir. Ama Allah'a telefon etmeye de ihtiyaç yok. Allah (c.c.) diyor ki; bu dinî faaliyeti yap nerede olursan ol ben senin yanındayım. Ben bu Ayeti okudum, beni çok etkiledi, uykumu kaçırdı bu âyet-i kerîme. İmanımın zayıflığına da hükmettim. Bu genelkurmay başkanlı­ğından böyle bir yazı gelmiş olsaydı daha cesur olurdum ama Allah'tan gelince böyle cesur olamıyoruz diye kendi kendime imanımın zayıflığına hükmettim. Onun için birinci derecede iman, ikinci derecede ilim, üçün­cü derecede zaten ilim ile iman insana bir cesaret verir ve onun geliştiril­mesi gerekiyor eski tabirle ilmî dirayet, medenî cesaret.

Bakara,189,190,191

189-Sana ayın evrelerini soruyorlar. De ki: “Onlar, haccın ve insanların [öteki faaliyetlerinin] vaktini gösterir.” Öte yandan erdemlilik, [zannedildiği gibi] evlere arkalarından girmeniz değildir; ama gerçek erdem sahibi, Allah'a karşı sorumluluk bilinci duyandır. O halde evlere kapılarından girin ve Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ki gerçek mutluluğa erişebilesiniz.

Bu safhada kamerî aylara atıfta bulunulması, İslam'ın öngördüğü birçok dinî vecîbenin yerine getirilmesinin -Ramazanda oruç tutulması yahut Mekke'ye hac yapılması (196-203. ayetlerde ele alınmıştır) gibi- ayların güneş yılının mevsimlerine bağlı olarak döndüğü kamerî takvime bağlanmasından kaynaklanmaktadır. Bu dinî vecîbelerin bu şekilde kamerî takvime bağlanması, ifa edildikleri mevsim şartlarının (mesela, şafak vakti ile günbatımı arasında oruçlu kalınan sürenin uzunluğu, oruç veya hac vaktinin sıcağa veya soğuğa denk gelmesi gibi) sürekli olarak değişiklik göstermesine ve böylece, taşıdıkları zorluğun buna paralel olarak düzenli/devrî bir artış veya azalış göstermesine yol açar. Ayrıca, kamerî aylara göre hesap yapmanın, okyanusların med ve cezir hareketi ile ve aynı zamanda insan fizyolojisi (mesela, bu surenin daha sonraki bölümlerinde üzerinde durulan kadınların aybaşı halleri) ile de bir ilgisi vardır.

Gerçek erdemlilik, imanî meselelere “arka kapıdan” yaklaşmak, yani yalnızca çeşitli dinî vecîbelerin ifası için konulmuş şekil ve sürelere uymaktan ibaret değildir. Bu şekil ve süre sınırlamaları, kendi başlarına ne kadar önemli de olsalar, her eyleme onun ruhsal “giriş kapısı”ndan, yani Allah'a karşı sorumluluk bilinci duyarak yaklaşılmadıkça, gerçek hedeflerine ulaşmış olamazlar. Bâb (“kapı”) kelimesi, mecazî olarak “bir şeye nüfûz etmenin, yahut ona ulaşmanın yolları”nı gösterdiğinden , “bir eve (ön) kapısından girme” mecazı, klasik Arapça'da çoğunlukla bir probleme doğru yaklaşımı anlatmak için kullanılır (Râzî).

Katade, Rebi´ b. Enes, tbn-i Cüreyc ve Abdullah b. Abbasa göre bu âyetin nüzul sebebi, bir kısım insanların Resulullahtan, ayın büyüyüp, küçülerek değişmesinin sebebini sormalarıdır. Âyet-i kerime, bu sorular üzerine nazil ol­muş, ayın maddeten değişmesinin sebebine cevap verilmemiş, değişmesindeki hikmetin ne olduğu bildirilmiştir. Böylece soru soranlara, asıl sormaları icabe-den şeyin, ayın şeklinin değişip değişmemesi olmayıp onun değişmesindeki hik­metin olduğu bildirilmiştir. Evet, ay, müslümânlann ibadet ve muamelat vakit­lerini tesbit için Allah teala tarafından, görünümü değişir bir halde yaratılmıştır. Müslümanlar oruçlarını, Haclarını, boşanmalarını, hayız sürelerini, alacak ve verecek vakitlerini ay´a göre tesbit ederler. İşte ay bu hikmetlere binaen güneş gibi sabit olmayıp değişmektedir.

190-Size savaş açanlara karşı Allah yolunda savaşın, ama (amacınızı aşıp) saldırganlık yapmayın; doğrusu Allah saldırganları sevmez.ü

Ey müminler, Allanın, kullan için göndermiş olduğu din uğrunda, sizinle savaşan müşriklerle savaşın. Fakat kadınları, çocukları, ihtiyarlan ve size karşı silah kullanmayanları, size harp açmayanları öldürerek haddi aşmayın. Zira Al­lah, koymuş olduğu hudutları aşanları ve haram kıldığını helal sayanları asla sevmez.

Bu ve bundan sonraki ayetler, Müslümanlar için savaşın meşruiyetinin yalnızca (kelimenin en geniş anlamıyla) kendini savunma amacına bağlı olduğunu tereddütsüz bir şekilde ortaya koymaktadır. Müfessirlerin büyük çoğunluğu, lâ ta‘tedû ibaresinin, bu bağlamda “saldırganlık yapmayın” anlamına geldiği, mu‘tedîn ile de “saldırganlıkta bulunanlar”ın kasdedildiği konusunda hemfikirdirler. “Allah yolunda” -yani Allah tarafından konulmuş ahlakî ilkeler uğrunda- savaşmanın savunma amaçlı olma özelliği, ayrıca, “size savaş açanlar”a yapılan atıfta bariz bir şekilde ortaya konulmuş ve 22:39'da -“kendilerine haksız yere saldırılan kimselere [savaşma] izni verilmiştir”- daha da açık bir şekilde ifade edilmiştir. Eldeki bütün nakillere göre bu son ayet, cihâd yahut kutsal savaş meselesine en ilk (ve bu nedenle de en köklü) Kur’ânî atıftır. Savunmayı savaşın tek haklı gerekçesi olarak belirleyen bu ilk ve temel prensibin Kur’an'da, yukarıdaki ayetten sonraki bir döneme ait olan 60:8'de ve 4:91'in son cümlesinde de tekrarlandığı görülmektedir.

Müfessirler bu âyet-i kerimenin hükmünün, daha sonra gelen Tevbe sü­resindeki "Bütün müşriklerle savaşın." âyeti kerimesiyle neshedilip edil­mediği hususunda iki görüş zikretmişlerdir.

Taberi ayetin neshedilmediği söylemiş, gerekçe olarak ta özetle şunu zikretmiştir: "Bir âyet-i kerimenin neshedilmediği gözönünde bu­lundurularak izah edilmesi mümkün iken onun neshedildiğini söylemek doğru değildir. Bu âyet-i kerimenin neshedilmediğini söyleyerek izahı mümkündür. Zira "Haddi aşmayın" ifadesinden maksadın; kadınları, çocukları, yaşlıları ve si­ze karşı savaşmayanlan öldürmeyin demek olduğunu söylemek mümkündür. Bunlara karşı savaşmama hükmü geçirlidir. Böylece âyetin neshedilmediği açıkça ortaya çıkar, aksini iddia edenin, sağlam delil göstermesi gerekir."

191-Onları karşılaştığınız her yerde öldürün ve sizi sürdükleri yerden siz de onları sürün; zaten zulüm ve baskı, öldürmekten daha kötüdür. Onlar size savaş açmadıkça Mescid-i Harâm civarında onlarla savaşmayın; ama eğer sizinle savaşırlarsa onları öldürün; hakikati inkar edenlerin cezası böyle verilecektir.

Bir önceki emir açısından bakıldığında, (“Allah yolunda” yapılan bir kurtuluş savaşı olarak) “onları karşılaştığınız her yerde öldürün” buyruğu, yalnızca, “savaş açanlar”ın saldırganlar ve zalimler şeklinde anlaşılması halinde o anda devam etmekte olan düşmanlıklar bağlamında geçerlidir (Râzî); Fitne'nin bu bağlamda “baskı” olarak çevrilmesinin gerekçesi, bu terimin insanı sapıklığa götüren ve manevî değerlere inancını kaybetmesine yol açan her türlü müdahale için kullanılmasıdır (karş. Lisânu'l-‘Arab).

Fitne: Dilde, yabancı maddelerden arıtmak için altını ateşe sokmaktır. Sınama, imtihan etme, işkence, ayrıca musibet, belâ, günah, fesat mânalarına gelebilir. Şirki ve dinsizliği yaymak, dinden döndürmek, Allah’ın haramlarını çiğnemek, asayişi bozmak, vatandan çıkarmak birer fitnedir. Bu âyette hak dinden döndürmek için işkence etmek mânasınadır. Mekke müşrikleri, ashabdan bazılarına hürmetli aylarda işkence etmişler, onlar da dayanıp şehid olmuşlardı. Bu âyet, böyle bir işkencenin, hürmetli aylara riayet edip etmemeden daha mühim olduğu gerekçesiyle, işkenceyi durdurmak için savaş ilanına cevaz vermiştir. Nüzul sebebi özel ise de, söz fitnenin mahiyetinin, öldürmenin mahiyeti ile karşılaştırılmasını ifade ettiğinden, hüküm geneldir

Mekke sınırları içindeki savaşa yapılan bu atıf, bu ayetin nüzulü sırasında Kutsal Kentin hâlâ Müslümanların düşmanı olan putperest Kureyşlilerin elinde olmasından dolayı idi. Ancak -Kur’an'daki tarihsel referansların tümünde sıkça görüldüğü gibi- yukarıdaki buyruk genel bir muhteva taşımaktadır ve bütün zamanlar ve şartlar için geçerlidir.

5 Haziran 2009 Cuma

Bakara 188

(188) Mallarınızı aranızda batıl yolla yemeyiniz ve o malları bile­rek günaha girerek insanların mallarından bir kısmını yemeniz için hakimlere vermeyiniz.

Bu âyet-i kerîmeye göre haramdan sakınacağız, karnımıza haram doldurarak Cehennemdeki ateşimizi, dünyadan toplamayacağız. İslâm Hukukuna uygun olarak yapılmayan alışverişlerden elde edilen mal da batıl yoldan elde edilmiş demektir.

Bir de hakkınız olmayan şeyi elde etmek için mallarınızı yetkililere vererek elde etmeye kalkmayınız. Bu âyet-i kerîme rüşveti yasaklayan âyettir.

Günümüzde rüşveti alan ve verenler akıllı normal insan kabul edili­yor. Rüşveti almayan ve vermeyenler, yetkililer ve köşe dönücüler tara­fından anormal karşılanıyor.

Doktor hastasına soruyor: Yolda giderken bol miktarda para bulsan ne yaparsın? Sahibini arar, bulur, veririm. Doktor: Sen gerçekten hastasın diyor ve kulağından bir ilaç döküyor sonra aynı soruyu soruyor. Cevap: Cebime koyar ve sıvışırım diyor ve doktor: Şimdi iyi oldun diyor.

Günümüzde güldürü halinde sunulan bir gerçek yaşantıdır bu.Rüşveti alan hakim olur, doktor olur, polis olur, şahıs olur, bakan olur, milletvekili olur veya bir başkası olur.

Kişiye hakkı olmayan bir şeyi elde etmek için verilen şeye rüşvet de­niliyor. Verilen şey denilince herhangi bir şey maddî veya manevî şeyler bunun içine girer. Günümüzde ise bir kısım insanın hakları vardır, yani dinen bu iş bunun hakkıdır. Bu kişinin hakkını belirlemede İslâm'ı esas alacağız.

İslâmî bir iktidar olmuş olsaydı bu işi yapmak bunu elde etmek bu adamın hakkı mıydı değil miydi diyeceğiz. Eğer bu iş bu adamın hakkı ise bu hakkı bir başkası gasp ediyorsa yetkili: "Evet bu senin hakkın ama beni görmen lazım" diyor adam ve günlerce sürüncemede bırakıyor. Böy­le bir durumda kendi hakkı olan bir şeyi elde etmek için o kişiye verilen veren tarafından rüşvet değil alan tarafından rüşvettir. Yani tek taraflı rüşvettir. Yani alanınki haksız bir şekilde, karşı taraftan para temin et­mektir. Onun için haramdır ve büyük günahtır.

Ama dinen hakkı olan bir şeyi elde etmek için o haksız kişiye verilen şeye rüşvet demiyoruz. Bunu fıkıh kitaplarımızda bugünkü şekliyle ver­memişler. Bugünkü şekli pek yaygın olmadığından vermemişler ve daha ziyade dağ başlarında soygunculara verilen şeyler olarak değerlendirmiş­ler ve fıkıh kitaplarına geçmişler. Yani bir şehirden bir şehire giderken tüccar grubu dağ başında yol kesen insanlara mallarına zarar vermemesi için orada bir şeyler vermesi caiz midir değil midir konusunu düşünmüş­ler. Verdiğini zekâta sayar mı sayamaz mı diye düşünmüşler, fıkıh kitaplarında bunların münakaşası yapılmış. Yani vermenin günah olmadığını söylemişler. Şimdi eşkiya dağdan şehre indi, silahını atmış, kıravatını takmış ve aynı soygunculuk devam ediyor. Devam ediyor derken beş beteriyle devam ediyor. Eskiden soyguncular, sevimli insanlardı bir ara, ha­ni Köroğlu gibi adamlar. Filandan haraç alıyordu ama öbür tarafta da fa­kiri fukarayı yedirip giydiriyorlardı. Genelde tarihteki soyguncular bir ta­raftan alıyorlardı öbür tarafta dağıtıyorlardı. Böylelikle halkın desteğini de kazanıyorlardı. Bugünküler fakirden alıyorlar. Genelde zenginden ala­mıyorlar, zenginden almaları mümkün değil. Adam vergi memuru, gel­miş, manifaturacının faturasız mal sattığını görmüş ve suçüstü yakalamış. Vergi memuru demiş ki: KDV siz verdin, ceza ödemen gerekiyor. Mal sahibi: Bak buradaki malların yüzde yetmişi KDV siz alınmıştır. Ben KDV veremem. Türkiye'de otuzbin, kırkbin, yüzbin tane malın faturasıyle 100 tane manifaturacıyla 100 bin tane memurun uğraşmasına gerek yok, bu kadar kumaşı satan toplam on tane fabrika vardır. Onun dışında fabrika yoktur. On memurla bu işi halledersiniz. On memur on fabrikada oradan üretilen malı Ölçüp piyasaya KDV siz satılmasını engelleyiverirlerse keza hani .bin metre girmişse ben mecburum bin metre çıkış yapma­ya. Ama ben almak için gittiğimde adam diyor ki, sana yüzde onuna fatu­ra keserim yüzde doksanına fatura kesmem ben ne yapayım yani şimdi. Benimle uğraşmayın şu karşıdaki fabrika ile uğraş demiş. Memur, onlarla bizim kralımız uğraşamaz demiş. Yani iş dönüp dolaşıyor dağdaki eşki­ya ile tam karşı karşıya geliyor. Dağdaki eşkiya zenginden alıyor, fakire yediriyordu. Şehirdeki eşkiya fakirden alıyor zengine yedirmiyor da yal­taklanıyor. Beni yerimden ayırmasın, beni yerimden çıkartmasın, kovma­sın diye ona yaltaklanma yapıyor. Yani biz Müslümanlar olarak bugün sı­kışmış durumdayız. Bu sıkışıklığımız içerisinde siz bir şey vereceğiniz de alacağınız şey İslâm'a göre hakkınız mı değil mi? Bunu hocaya sorun, bi­lene sorun, hocanıza sorun. Yani ben şu işi yapmak istiyorum, bir evimiz var bu evi yapmak istiyorum, evsiz olmuyor. Bu evime oturacağım artık ama bu evin buradaki ruhsatını alabilmek için şu adam beni rüşvete zor­luyor. Yapmadığım taktirde bir sene geciktirecek, iki sene geciktirecek veya haciz gibi şeyler getiriyor, bu adama bunu verebilir miyim gibi bazı konularda yani yüzde yüz haklı olduğun konuda bir zalim karşınıza çıkar da hakkınız olan şeyi haksız yere vermiyorsa onu alabilmek için verdiği­nize sizin açınızdan rüşvet denmiyor ama alan açısından yine rüşvet den­meye devam ediyor. O günahını çekecektir.

4 Haziran 2009 Perşembe

Bakara 187

(187) Oruç gecesinde hanımlarınızla cinsel ilişkide bulunmanız size helâl kılındı. Hanımlarınız sizin elbisenizdir. Siz de hanımlarını­zın elbisesiziniz. Allah sizin nefislerinize hıyanet edeceğinizi bildi de tevbenizi kabul etti ve sizi affetti. Şimdi onlarla cinsel ilişkide bulu­nunuz ve Allah'ın sizin için yazdığını arayınız. Sabahleyin beyaz ip­lik siyah iplikten ayırt edilinceye kadar yiyiniz içiniz. Sonra orucu geceye kadar tamamlayınız. Mescidlerde itikafda iken hanımlarınız­la cinsel ilişkide bulunmayınız. İşte Allah'ın sınırı bunlardır. Bunlara yaklaşmayınız. İnsanlar sakınsınlar için Allah âyetlerini işte böyle açıklar.

Orucun geçmiş ümmetlerce de bilindiğini 183.ncü âyetten öğrendik. Oruç farz kılınınca ilk günlerde akşamdan akşama kadar tutulurmuş. Hz. Ömer gece hanımıyla cinsel ilişkide bulununca durumu efendimize sorar bunun üzerine orucun sabahleyin şafak vaktinden gecenin başlangıcı olan gün batımına kadar olduğunu bildirmek üzere bu âyet nazil olur.

Bu arada eşlerimizin durumuda bildirilir. "Siz onlara elbise onlar size elbisedir" buyurulur.

Elbisenin rengine, desenine, dokusuna, yumuşaklığına, sağlamlığına dikkat ettiğimiz gibi eşlerimizin de dinine, ahlakına, faziletine dikkat, edeceğiz ki onlar elbisenin soğuk ve sıcaktan dış etkilerden hain bakışlar­dan koruduğu gibi insanı haramdan korurlar.

Güzel Türkçemizde erkek kadınına "eşim" der. Kadın da kocasına "eşim" der. Aynılıklarını, denkliliklerini anlatan bir kelimedir bu.

Peygamber Efendimiz de; "Kadınlar erkeklerin şıkkıdırlar" yani bir elmayı ikiye böldüğünüzde iki şık olur ya ve bu iki şık birbirine denk olur ya işte kadınlarla erkekler bir bütünün eşit iki parçası gibidirler bu­yurmuş.

Bir de Arabın dilinde "şekaik" kelimesi lâle çiçeği için kullanılır. O zaman aynı toprakdan bitmiş iki çiçek gibi olduğumuzu ifade eder.

"Hanımlarınızla cinsel ilişkide bulununuz ve Allah'ın sizin için yaz­dığını arayınız" cümlesinden yalnız "çocuk edininiz" mânâsı çıkmaz.

Eğer evlilikden gaye yalnız çocuk edinip neslin devamı olsaydı her gece cinsel ilişkide bulunmaya gerek kalmazdı. Allah (c.c.) insana da hayvanlar gibi senede bir defa birleşme arzusu verirdi ve nesil de ürerdi.

Efendimiz (s.a.v.) cinsel ilişkide bulunmanın da büyük sevap oldu­ğunu haber verir.[38]

Ne güzel din değil mi? Niyetiniz güzel olunca yediğiniz sevap, oruç tuttunuz sevap, gece eşinizle yattınız sevap. Hani din zordu?

Sahur yemeğinizi veya cinsel ilişkinizi şafak atmcaya kadar sürdüre­bilirsiniz.

- Ezan okununcaya kadar mı?

- Hayır şafak atıncaya kadar. Allah kimseyi kimsenin zembereğine bağlı kılmamış. Ezan okuyanın saati ileri gitmiş veya geri kalmışsa veya yanılmışsa. Allah'ın saati hiç yanılmaz ve herkese görünür. Kimsenin te­kelinde değildir.

Mescidlerde itikafda iken de cinsel ilişkide bulunmayınız. İtikaf: Halkdan alakayı kesip Hakla beraber olmaktır. Geçmiş peygamberler bu­nu yapmışlar. Hz. Musa kırk gün mikatta kalmış. Peygamber Efendimiz Ramazan'ın yirmisinden bayram namazına kadar her sene on gün itikafa çekilmiştir. Siz de hiç değilse ömrünüzde bir defa da olsa yapınız.

Devamlı itikaf yasaklanmıştır. "İslâm'da ruhbanlık yoktur. İslâm'ın ruhbanlığı cihaddır."

"Allah'ın sınırlarına yaklaşmayın" haram sınırında dolaşmayın şüp­helilerden kaçının ve helaller arasında gezin. Bir koyun sürünüz olsa baş­kasının tarlasının kenarına kadar götürürseniz koyunların tarlaya girmesi­ne engel olamazsınız. Ama sınırdan uzakta tutarsanız engel olabilirsiniz. İnsanlar ve günahların sınırı da böyledir. Kötü arkadaş, kötü çevre, ye kötü yollardan uzak durunuz.[39]

Bakara,185-186

185-Kur’an, insanoğluna bir rehber, bu rehberliğin apaçık bir delili ve doğruyu yanlıştan ayırd edici bir ölçü olarak [ilk defa] bu Ramazan Ayında indirilmiştir. Bundan dolayı, sizden kim bu aya erişirse onu baştan başa tutsun. Ancak hasta veya seyahatte olan, başka günlerde [aynı sayıda oruç tutsun]. Allah sizin için kolaylık diler, zorluk çekmenizi istemez; ama [belirlenen günlerin] sayısını tamamlamanızı ve size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah'ı yüceltmenizi ve [O'na] şükretmenizi [ister].

Dinde güçlük yoktur. Allah orucu emretmiştir. Oruç tutma şartları bulunan kimseler oruç tutarlar. Hastalık, yolculuk gibi geçici bir engelden ötürü oruç tutamayan, sonra kaza eder. İhtiyarlık ve iyileşmeyen müzmin hastalık gibi devamlı özrü olanlar fidye verirler. Her türlü zahmete rağmen kendi arzusu ile gönülden oruç tutan ve hayır yapanlar övülmüştür.

Allah teala bu âyet-i kerimede, îslamın temel ibadetlerinden biri olan orucun farziyetini beyan etmektedir. Orucun farz kılınışının hikmetleri pek çok­tur. Bu konuda Resuluilah efendimizten varid olan şu hadis-i şerifleri zikretmek mümkündür.

Resuluilah (s.a.v.) efendimiz buyuruyor ki:

"Sizden kimin evlenmeye gücü yeterse evlensin. Çünkü evlenmek, gözü zinaya karşı daha iyi kapatır ve namusu daha iyi muhafaza eder. Ki­min de evlenmeye gücü yetmezse oruç tutsun. Çünkü oruç, onun için bîr bağdır. Cinsi arzuları frenler)

Peygamber efendimiz bu hususta diğer bir hadis-i şerifinde de şöyle bu­yuruyor;

"Oruç bir kalkandır. Oruçlu insan hayasızlık yapmaz, cahilce dav­ranmaz, bir kimse onunla dövüşmek veya sövüşmek isterse oruçlu, o kişiye "Ben oruçluyum, ben oruçluyum." desin. Hayatım, kudret elinde olan Allaha yemin olsun ki oruçlunun ağız kokusu, Allah katında misk kokusun­dan daha güzeldir. Oruçlu, yemeyi, içmeyi ve cinsi arzularını, Allah rızası için terkeder. (Allah teala buyuruyor ki:) Oruç benim içindir, onu mükâfatlandıracak ta Ben´im. İyiliğin karşılığı bire ondur."

"Ramazan geldiğinde gök kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar zincire vurulur."

Âyet-i kerimede, Ramazan ayının içinde, Kur´anm indirildiği zikredil­mektedir. Bundan maksat, Kur´anın kadir gecesinde bir bütün olarak levh-i mahfuzdan dünya semasına, diğer bir adıyla "Beytül Mu´mura yahut Beytül İz-ze´ye indirilmesidir. Daha sonra da peyder pey çeşitli münasebetlerle Hz. Mu-hammed (s.a.v.)´e indirilmiştir. Nitekim Abdullah b. Abbas, Said b. Cübeyr ve Şa´bî bu âyeti bu şekilde izah etmişlerdir. Bu hususta Abduli.ıh b. Abbasın özet­le şunları söylediği rivayet edilmektedir: "Kur´an bir bütün olarak Ramazan ayı­nın içinde bulunan ve "Mübarek" adıyla vasıflandırılan "Kadir" gecesinde", ya­zılmış sahifelerden alınıp "Beytül Ma´mur" denen yere indirilmiştir. Beytül Ma´mur da dünya semasındaki yıldızların mevkileridir. Kur´an daha sonra da oradan peyder pey Hz. Muhammed (s.a.v.)´e indirilmiştir. Bu inişler, bir kısma emirler, yasaklar ve savaşlara ait hükümler gerektikçe devam etmiştir.

Bir rivayette, Abdullah b. Abbas şöyle demiştir:
"Resulullah Ramazan ayında oruç tutarken yolculuğa çıktı. "Ku-deyt" denen yere varınca ona bir kapla süt getirildi. Resulullah onu içti, orucunu bozdu, sahabilcri de bozdular.
Hamza b. Amr diyor ki:
"Ben, Resulullaha, yolculukta oruç tutmanın hükmünü sordum o da bu­yurdu ki: Oruç tutmak istersen tut. Orucu yemek istersen ye."

186-Kullarım Ben'i senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icabet ve Bana hakkıyla inanıp tasdik etsinler ki doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler.

Müfessirler bu âyet-i kerimenin nüzul sebebinde farklı görüşler zikret­mişlerdir:

Hasan-ı Basriye göre bu âyetin nüzul sebebi, Resulullahın sahabilerinin bazılarının "Rabbimiz nerededir?" şeklinde soru sormalarıdır. Diğer bazılarına göre ise, bir kişinin, "Ey Muhammed, Rabbimiz bize yakın mıdır? Ona gizlice yalvaralım. Yoksa uzak mıdır ona yüksek sesle dua edelim?" diye sorması üze­rine nazil olmuştur. Ataya göre ise: "Rabbiniz dedi ki: "Bana dua edin duanızı kabul edeyim." âyeti inince bir kısım insanlar: "Rabbimize ne zaman dua edelim?" demişler ve âyet-i kerime bunun üzerine nazil olmuştur. Yani "Kulum bana ne zaman dua ederse ben ona yakınımdır, duasını kabul ederim, her zaman davetine icabet ederim." demektir.

Allah teala, kullarına şah damarından daha yakındır. Yalvarmalarım ve dualarını işetmektedir. Kullar ona ihlasla dua ettikleri surete Allanın o duaları , kabul edeceği ümidi kuvvetlidir. Dua ederken bağırıp çağırmak şart değildir. Zi­ra o, duaların gizlisini de işitendir.

Bu hususta Resulullah (s´.a.v.);
"Bir müslüman, Allaha karşı içinde günah bulunmayan ve akrabalık bağını kesmeyen bir duada bulunursa, Allah o müslümana bu duasının karşılığında üç mükâfattan birisini mutlaka verecektir. Ya istediğini derhal verir veya onu âhirete bırakır yahut ta bu duası karşılığında ondan bir kötülüğü uzaklaştırır." buyurmuşlardır.

Taberi diyor ki: Eğer denilecek olursa ki: Allah teala bu âyet-i kerime­de: "Bana dua edenin duasını dua ettiğinde kabul ederim." buyurmaktadır. Halbuki dua eden bir çok insanın duasının kabul edilmediği görülmektedir. Buna cevaben denilir ki: Bunun iki izah şekli vardır:

a- Bu âyette zikredilen "Kulun duası"´ndan maksat, onun, Allanın emirleri doğrultusunda amel işlemesidir. Böylece kulun, Rabbinin rızası doğrultusunda amel işlemesi halinde rabbi onun amellerini kabul eder ve vaadettiği karşılıkla­rını verir. Nitekim Resulullanın, bu âyet-i kerime hakkında bir hadis-i şerifte:

"Dua ibadettir" buyurduğu, bundan sonra da, Rabbiniz şöyle dedi: "Bana dua edin ki duanızı kabul edeyim. Şüphesiz ki bana ibadet etmeyi kibirlerine yediremeyenler rezil ve perişan olarak cehenneme girecekler­dir." âyetini okuduğu rivayet edilmiştir.

Nitekim, Hasan-ı Basrinin de bu âyetteki duayı "İbadet ve amel" mânâsına yorumladığı rivayet edilmektedir.

b- Bu sorunun diğer bir cevabı da şudur: Allah teala bu âyet-i kerimesin­de: "Ben, bana dua edenin duasını, dua ettiği zaman dilersem kabul ederim." demektir. Bu izaha göre, âyet genel bir ifade taşımakta ise de Allah tealanın dilemesi ile kayıtlıdır.

2 Haziran 2009 Salı

Bakara,181-182-183-184

(181) Kim bunu işittikten sonra değiştirirse onun günahı değişti­renlerin üzerinedir. Mutlaka Allah işitendir. Bilendir.

Bu âyet-i kerîme genellikle vakfiyelerin sonuna yazılır. Ayetler ifade ettikleri mânâya göre kışlanın, üniversitenin giriş kapılarına levhalara ya­zıldığı gibi bu âyette vakfiyelerin sonuna yazılmış ki, vakfiyenin hükmü değiştirilmesin.

Değiştiren kişi vaziyeti değiştirerek bir adama zulmettiği gibi Al­lah'ın (c.c.) ahkamına da karşı gelmiş olur. Eğer Allah'ın ahkamını be­ğenmeyerek değiştirirse kâfir olur. Allah'ın hukukuna inandığı halde za­rarına olduğu için değiştirirse günaha girmiş olur.



(182) Vasiyet edenin hata edeceği veya günaha gireceğinden korkan kimse aralarını düzeltirse ona günah yoktur. Muhakkak Al­lah bağışlayandır, merhamet edendir.

Vasiyyet yapan da insandır. Hata yapabilir. Varislerden birine mal kaçırmak için vasiyetle yol arayabilir. "Malım filan meyhanenin tamirine verilsin" diyebilir.

Bu durumlarda araya giren bir müslüman bu vasiyetnameyi değiştirir de meyhaneye verilecek olanı hastahaneye verirse günaha girmez.

Bazı insanlar iyilik yapmayı çok severler. İyilik yapayım derken hata da ederler.

Yüz iyilik yapan ama on tanesinde hata eden insan hiç iyilik yapma­yıp hiç hata yapmayandan hayırlıdır.

Bu tür hataları Allah afveder.

Ölürken "Beni köyüme götürün filan yere defnedin" diyen kişinin bu vasiyetine uyma mecburiyeti yoktur.


(183) Ey îman edenler! Oruç sizden evvelkilerin üzerine farz olduğu gibi sizin üzerinize de farz olmuştur. Ta ki sakınabilesiniz.

Bu âyeti kerime, orucun pek kadim, mübarek bir fariza olduğunu bildiriyor. Şöyle ki: (Ey müslümanlar! Oruç sizin üzerinize farz olmuştur.) Bu mübarek ibâdet (sizden evvelki) ümmetlerin Hz. Adem'den itibaren bütün peygamberlerin ve onlara tâbi olan (zatların üzerlerine farz olduğu gibi, sizin üzerinize de farz olmuştur.) Evet... Bu öyle mukaddes bir ibâdettir ki, bununla bütün ümmetler mükellef bulunmuşlardır. Bununla beraber bu hususta bir külfet hissedilirse bu külfete bütün takva sahibi ümmetler Allah rızasını kazanmak için seve seve katlanmışlardır. Sizler de bu pek feyizli ibâdeti bir şevk ve muhabbetle ifa ediniz. (Ta ki) Allah'ın emrine
muhalefetten (sakınabilesiniz). Nefsinizi koruyabilip takva sahipleri zümresinden olmuş olasınız.


(184) Sayılı günler. İmdi sizden her kim hasta olur veya sefer üzere bulunursa tutamadığı günler adedince diğer günler de -tutar-. Oruca pek zor dayanabilecek kimse üzerine de fidye bir fakir yemeği -farzdır-. İmdi her kim nafile olarak bir hayır yaparsa bu kendisi için daha hayırlıdır. Ve eğer oruç tutarsanız sizin için hayırlıdır. Eğer bilirseniz.

Bu âyeti kerime de oruç hususundaki ilâhî bir müsâadeyi bizlere bildirmektedir. Şöyle ki: Bu farz olan oruç günleri öyle pek uzun bir müddet değildir. Belki (sayılı günler) dir, bir aydan ibarettir. Başkaca da kolaylık gösterilmiştir. (İmdi sizden her kim) bu oruç günlerinde (hasta olur veya) belirli bir süre (bir sefer üzere bulunursa) oruç tutmayabilir. Bilahara iyi olunca ve sefere son verip ikamete başlayınca (tutmadığı günler adedince sair günlerde) oruç (tutar.) Bir de (oruca pek zor dayanabilecek bir kimse üzerine de) meselâ: Pek ihtiyar olduğundan veya müzmin bir hastalığın daimî tesiri altında bulunduğundan dolayı eda ve kaza suretiyle oruç tutması kendisi için aşırı yorucu bir hal sayılan bir müslüman üzerine de mutlaka oruç tutmak lâzım gelmez. Onun üzerine (bir fidye = bir fakirin yemeği) farz olmuş olur. Yani her günün orucu için bir fakire bir gününe yetecek kadar sabah ve aksam yemek verir veya onun bedelini verir. (İmdi her kim nafile olarak) Allah rızâsı için gönül hoşluğu ile nafile olarak (bir hayır yaparsa) meselâ fidye miktarını artırırsa veya pek ihtiyar olduğu veya hasta bulunduğu halde fazla metanet ve mukavemet göstererek orucu tutar, hem de fidye verirse (bu kendisi için daha hayırlıdır.) bu yüzden daha çok sevaba nail olur. (Ve eğer) ey müslümanlar öyle hastalık halinde veya sefer esnasında tahammül eder de (oruç tutarsanız) bunu tehire bırakmazsanız bu (sizin için hayırlıdır) vaktiyle vazifenizi yapmış, borcunuzdan kurtulmuş, fazla sevaba nail olmuş olursunuz. Şüphe yok ki, nimet külfete göredir. Binaenaleyh sizler (eğer) bu hakikati (bilirseniz) orucunuzu bir an evvel tutarsanız, orucun faydalarına nail olursunuz.

§ Savm, Siyam = Oruç; lügatta nefsi meylettiği şeylerden imsak etmek, yani o şeyi yapmaktan kendini tutmaktır. Şer'en ise mükellef bir insanın bütün bir gün, yani: Sabahın başlangıcından güneşin batması zamanına kadar nefsini yemekten, İçmekten ve cinsel ilişkiden oruç niyetiyle engellemesidir.

§ Rasüli Ekrem Efendimiz, hicretin İlk yıllarında her aydan üç gün bir de aşure gününde nafile olarak oruç tutulmasını eshabı kiramına tavsiye buyurmuştu. Hicretten bir buçuk sene sonra ise Şaban ayının onuncu gününde ramazanı şerif orucunun farziyyeti beyan olunmuştur.

§ Oruç Hz. Adem'den itibaren bütün ümmetlere tevcih edilmiş bir mübarek ibâdettir. Fakat bilahara Yahudîler ve Hıristiyanlar, mükellef bulunmuş oldukları oruçların günlerini, sayılarını değiştirmiş, sanlarını değiştirmiş, perhiz ve diğer adlar altında uydurma törenler vücude getirmişlerdir.

§ Orucun meşru olmasının hikmeti pek açıktır. Oruç ilâhî bir emirdir. Her ilâhî emir ise bir nice hikmetleri, faydaları cemidir. Binaenaleyh oruç ta dinî, ahlâkî, İçtimaî, sıhhî bir çok faydaları ve meziyetleri içermektedir. Bu cümleden olarak, oruç tutan bir zat Kerem sahibi mabudunun emrine uymuş olacağından bu sebeple bir nice ilâhî lütfa mazhar olur. Bundan başka nefsine hâkim olmuş, geçici bir mahrumiyete katlanmış hayatın muhtelif cereyanlarına karsı durabilecek bir özellik kazanmış bulunur.

Oruç tutan bir zatta rikkat ve merhamet duyguları tecelli eder. Bir takım fakirlerin, yoksulların hallerini düşünür, kendisinde bir kalp yumuşaklığı bir insanlık duygusu meydana gelir. Bununla beraber oruç tutan bir zat, geçici bir mahrumiyete katlanır, bunun neticesinde nail bulunmuş olduğu nimetlerin kadrini daha iyi anlar, kalbinde daha ziyade şükran hissi parlamağa başlar, diğer dinî vazifelerini de bir şevk ile ifaya çalışır durur. Velhasıl orucun daha bir nice faydaları vardır. Ne mutlu bu güzel vazifeyi bir şevk ve neşe ile hakkıyla ifa eden müslümanlara.

§ Sefer ve sefer müddeti: Sefer, lügatte: Her hangi bir mesafeye gitmektir. Buna müsaferet te denir. Mukabili ikamettir. İstilâhta sefer: Mutedil bir yürüyüş ile üç günlük, yani: On sekiz saatlik bir mesafeye gitmek. Mutedil yürüyüş ise yaya yürüyüştür ve kafile arasındaki deve yürüyüşüdür. Denizlerde de yelken gemileri ile havanın itidali muteberdir. İşte bu veçhile on sekiz saat sürecek mesafe, müddeti sefer sayılır.

Fıkıh alimlerinden bâzı zatlara göre sefer müddeti on sekiz fersahlık bir mesafeden ibarettir. Bir fersah ise üç mil, her mil ise yirmi dakika sürecek olsa on sekiz fersah 18 saat sürmüş olur.

Sefer müddeti İmamı Mâlik ile İmamı Ahmet'e göre de (16) fersah yani (48) mildir. Velhasıl sefer müddetinin böyle muayyen olması, bir ilâhî lütuftur. Yolcular için bir kolaylıktır. Yolcular bu serî müsaadeden istifâde edebilirler. İsterse bu kadar mesafeyi süratli nakil vasıtasiyle bir iki saat içinde kat edecek olsunlar.

1 Haziran 2009 Pazartesi

Bakara, 179,180

179-Çünkü, ey derin kavrayış sahipleri, adil karşılık [kuralın]da sizin için hayat vardır, böylece belki Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olursunuz.

Yani, “sizin için, toplum olarak, bir korunma vardır; böylece Allah'ın dilediği şekilde emniyet içinde yaşarsınız”. O halde kısâs'ın amacı, “intikam” değil, toplumun korunmasıdır.

Ey akıl sahipleri kısasta hayat vardır diyor. Eğer toplumun yaşaması­nı, insanların yaşamasını istiyorsanız kısas âyetini tatbikata koyunuz. Ya­ni İslâm'ı tatbikata koyunuz. İslâm'ı tatbikata koymazlar da yalnız bu maddeyi koyarlarsa yine netice almak mümkün, değil. Çünkü İslâm'ın di­ğer maddeleri bu tür olaylara giden yolları kapatan maddelerdir. Ama İslâm'ın diğer hükümlerini almasa da deseki, madem hocalar iddia edi­yor, kısas gelecek olursa katletme olayları durur gelin İslâm'ın bu hükmü­nü alalım deseler yine de netice alamazlar. Çünkü insanların fakirlik problemlerini halletmemişler, insanların namusuna tecavüzü halletmemişlerse, namus mefhumunu ortadan kaldırımşîarsa cinayet olacak de­mektir. O madde bunu halletmez. Dinim oraya giden yolları kapattıktan sonra bu cezai müeyyidesini uyguluyor. Ve diyor ki, kısasta hayat var­dır. Kur'ân'ın en beliğ ifadelerinden biri de budur derler.

Âyet-i kerimede: "Kısasta sizin için hayat vardır," buyurulmaktadır. Müfessirler bu ifadeyi iki şekilde izah etmişlerdir:

a- Mücahid, Katade, rebi´ b. Enes, İbn-i Cüreyc ve îbn-i Zeyd bu ifadeyi "Kısas yapmak, cinayet işlemeyi önler. Öldürme niyetinde olanların cesaretini kırar." şeklinde izah etmişlerdir. Bu hususta Katade diyor ki: "Allah teala, kısa­sı, insanların beyinsizleri ve cahilleri için bir ibret, bir öğüt ve bir haya kılmış­tır. Nice insanlar vardır ki içlerinde adam öldürme niyetini taşırlar. Eğer kısas yapılma korkusu olmasa bu niyetlerini yerine getirir ve insan öldürürler. Allah teala kısası farz kılarak insanların birbirini öldürmelerine set çekmiştir. Allah teala, insanlara neyi emretmişse o şey onlar için hem dünyada hem de âhirette fay­dalıdır. Neyi de yasaklamışsa o şey onlar için hem dünyada hem de âhirette za­rarlıdır. Yaratıklarına neyin uygun olduğunu elbetteki Allah daha iyi bilir. Taberi de bu görüşü tercih etmiştir.

b- Süddiye göre ise "Kısasta sizin için hayat vardır." ifadesinden maksat. "Kısas, birbirinizden intikam almanızı önler." demektir. Zira kısas yoluyla öl­düren katil öldürülür. Böylece masum insanların öldürülmesi önlenmiş olur. Ni­tekim, cahiliye döneminde kuvvetli bir kabileden bir kadın öldürülecek olsa asıl katili bırakıp karşı taraftan mutlaka bir erkek öldürürlerdi. Kölenin karşılığında da mutlaka hür bir kimse öldürürlerdi. Böylece karşılıklı intikam alma savaşları devam edip giderdi. Kısas hükmü gelince artık bizzat katil öldürülürdü ve intikam almalar sona erdi. Böylece insanlar için kısasta hayat olduğu anlaşıldı.

Burada Allah teala, özellikle selim akıl sahiplerine hitabediyor. Çünkü Allah´ın emirlerini ve yasaklarını akıllarıyla düşünenler, delillerini gözönünde bulunduranlar ancak bunlardır.

180-Herhangi birinize ölüm yaklaştığında, eğer arkasında yeterli bir servet bırakıyorsa, ebeveynine ve [diğer] yakın akrabalarına uygun şekilde vasiyette bulunmak size farz kılındı: Bu, Allah'a karşı sorumluluk bilinci duyanlar için bir yükümlülüktür.

Allah (c.c.) yukarda ahlaki kuralları 177.nci âyette bildirdikten sonra 178 ve 179.ncu âyetlerde adam Öldürmenin cezasını bildirdi. Burada va­siyetle ilgili bir madde var.

Bu günkü hukuklarla Allah'ın Hukuku, Allah'ın yarattığı insanla in­sanın yaptığı heykel arasındaki fark gibidir.
Lafız ve mânâ da farklılık olduğu gibi tertibinde de farklılık vardır.

Bugünkü hukukda bloklama ve dondurma vardır. İslâm hukukunun birinci kaynağı olan Kur'ân-ı Kerîm'deki maddeler ise kır çiçekleri gibi birbirine ahenkli bir şekilde karışıktır.

Bu âyette Ölmekte olan kişinin anne baba ve yakınlarına vasiyette bulunması öğretilmektedir.

Bu âyet Nisa Süresindeki 11 nolu miras âyetiyle neshedilmiştir diyen Ibni Abbas'a (r.a.)karşılık "Hayır miras âyeti bu vasi­yetin oranını açıklamıştır. Vasiyet tavsiye manasınadır demişler.

Vasiyyet ölümden sonra sahip olmak üzere malını başkasına bağış­lamaktır. Bu vasiyyetlerde vasiyet eden kişinin durumu iyi olmalıdır. Ayetteki kelimesini Hz. Ali "çok mal" olarak tefsir etmiş ve fakir bir insanın vasiyyetini yasaklamıştır.

Âyetteki hayr mal anlamına gelir. Hz. Alî ve Hz. Âişe'nin anlatımlarına göre bırakılacak az miktarda maldan değil, çok maldan vasiyyet edilir. Mîrâs âyetleri gelmezden önce kişinin, bıraktığı maldan, anne babasına ve akrabâsına bir hisse verilmesini vasiyyet etmesi bu âyetle farz kılınmış idi. Fakat Nisa: 11-12. âyetleriyle yakın akrabânın mîrâs payları belirtildiğinden ve Peygamber'in de: "Allah her hak sâhibine hakkını vermiştir, artık vârise vasiyyet olmaz" (Ebû Dâvûd, Vasâyâ: 6, Buyû': 88) dediği rivâyet edildiğinden, bu âyetin, ana babaya vasiyyet hükmünün kaldırıldığı görüşü yaygınlaşmıştır. Fakat eski ve yeni bazı bilginlere göre mîrâs âyetlerinin inmesiyle bu âyetin yakın akrabâya vasiyyet hükmü kaldırılsa bile mîrâs alamayan uzak akrabâya vasiyyet hükmü sürmektedir. Genel olarak vasiyyet câizdir. Böyle bir tek kişi haberiyle âyetin hükmü daraltılamaz. İçinde çelişki olmayan Kur'ân âyetlerinin birbirini neshetmeyeceği de kesin bir gerçektir. Malında istediği gibi tasarruf hakkına sâhibolan kişi, akrabâsına vasiyyet edebileceği gibi, başkalarına da vasiyyet edebilir. Hattâ kendince korunmaya muhtaç, mîrâs sâhibine de vasiyyetle bir şey bırakıp onun mîras payını artırabilir. Çünkü mîrâs âyetleri, mîrâsın ancak vasiyyet yerine getirildikten ve borç ödendikten sonra bölüştürüleceğini söylüyor. Böyle olduğuna göre kişi, istediğine vasiyyet etme hakkına sahiptir. Ancak vasiyyet edeceği mal, bıraktığı malın üçte birini geçmemelidir. Sa'd ibn Ebî Vakkâs, Mekke'de hastalandığı zaman kendisini sormağa gelen Allah'ın Elçisine: "Yâ Resûlallah, malımın tamamını vasiyyet edeyim mi?" diye sormuş; Hz. peygamber, malının tamamını veya yarısını vasiyyet etmesine râzı olmayıp ancak üçte birini vasiyyet edebileceğini; çünkü geride, başkalarına el açan vârisler bırakma yerine, zengin vârisler bırakmasının, kendisi için daha hayırlı olduğunu; çoluk çocuğuna yedirdiği nafakanın, kendisi için sadaka yerine geçeceğini söylemiştir.