20 Mayıs 2009 Çarşamba

Bakara 164

164-Kuşkusuz, göklerin ve yerin yaratılışında; gece ile gündüzün birbirini takip edişinde; insanlara faydalı yüklerle denizlerde seyreden gemilerde; Allah'ın gökten indirerek onunla ölü toprağa can verdiği ve her çeşit canlının çoğalmasını sağladığı yağmurlarda; rüzgarların değişmesinde ve gökle yer arasında kendileri için tayin edilmiş belirli güzergahlarda akan bulutlarda, [bütün bunlarda] düşünüp akıllarını kullananlar için mesajlar vardır.

Bu ayet, Kur’an'ın, “akıllarını kullananlar”a, kainatı kuşatan bilinçli, yaratıcı bir Gücün birçok tezahürü olarak tabiatın her gün gösterdiği olağanüstülükleri ve insanın kendi yeteneğinin ürünlerini (“denizlerde seyreden gemiler” gibi) gözetlemeleri için yaptığı çağrılardan biridir.

Müşrikler Hz. Mûsa ve Hz. Îsâ (a.s.)’a verilen mûcizeleri öğrenip o kabilden olarak Safa tepesinin altın olmasını mûcize olarak istediler. Allah Teâla: “İstersen yaparım, fakat iman etmezlerse, hiç görülmedik şekilde azap gönderirim.” deyince Efendimiz: “O halde benimle halkımı baş başa bırak, onları yavaş yavaş dine dâvet edeyim.” demesi üzerine bu âyet indirildi. Demek ki bu âyette bildirilen gerçekler Safa tepesinin altın olması gibi harikalardan daha önemlidir. Bu, Kur’ân’ın din konusunda insan fikrini ne güzel eğittiğini göstermeye kâfidir.

Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki: "Bir kısım kâfirler, göklerin ve yerin yaratılmasının ve âyette zikredilen diğer şeylerin, Allah tarafından meyda¬na getirildiklerini inkâr ederler. Allah´ın yaratıcılığını inkâr edenlere karşı Al¬lah´ın bunları yarattığnı söylemek, O nun varlığını ve birliğini gösteren bir delil olur mu? "Cevaben denilir ki: Allah´ın varlığını ve birliğini inkâr eden mülhid-lere doğrudan delil olmasa da, Allah´ın yaratıcılığın kabul eden fakat ona bir la¬kım putları ortak koşan müşriklere karşı, Allah´ın birliğini ispat eden kesin bir delildir. Zira Allah teala onlara: "Ben bu şeyleri yaratıyorum, sizin bana ortak koştuğunuz şeyler ne yapıyor? Hiçbir şey yapmıyor." diyerek onları sustunmıştur.

Geceyi gündüze katan Sen'sin. Gündüzü geceye katan Sen'sin.
Öyle bir ayarlı ki bizim saatlerimizin hepsi kendine göre. Kendi başı¬na hareket eder. Birbirine uymaz.
Ama Allah (cc), kâinatı yarattığından bugüne kadar bu saat düzenli işliyor. Bir saniye ileri gitmiyor, bir saniye geri kalmıyor Öylesine dü¬zenli hareket etmesi için her şeyi bilen ve onu ayarlayan âlim ve müdebbir birine ihtiyaç var ki o da Allah (cc) dür.

Yerin ve göğün yaratılışı diyor ki "ben Allah'ın varlığına ve birliğine şahitim." Denizlerde gemilerin yüzmesi Allah'ın varlığına ve birliğine şahitiir. Çünkü o denizde o suyun onu kaldırma kanununu yaratan Allah (cc) dür.
İlim adamlarının bulduğu ise mevcut bir kanunu keşfetmektir. Nasıl ki ben şu âyeti okuyup mânâsını size tefsir ediyorum. Bir tabiat bilimcisi de tabiat âyetlerine bakıyor. O kanunu bize keşfediveriyor. Keşif açmak manasına. Yani orada var olan bir şeyi bize açıveriyor. Onun içindir ki onu da yaratan denizlerde o gemiyi yürüten Allah (cc) dür. Çünkü kanu¬nu koyan O.

Mesela terzilerin pîri kimdir? İşte İdris (as) dır. Silah sanayiinin pîri kimdir? İşte Davud (as) dır, derler. Peki gemiciliğin pîri kimdir? Nuh (as) dur.
Dikkat ederseniz bütün meslek dallarının yani toplum için yararlı olan şeylerin öncüleri peygamberlerdir. Bu gerici, yobaz, din bilmez, di¬yanet tanımaz, Allah'a inanmaz grup, dinime sataşırken bunları bilmedik¬lerinden sataşırlar. Şu anda giydiği ayakkabıyı, giydiği elbiseyi, bindiği gemiyi, gemi insanların arabadaki ufkunu da açıvermiştir, bütün bunların öncülüğünü yapıveren yine peygamberlerdir. Teknolojinin öncülüğünü yapanlar peygamberlerdir.

Gökyüzünden yağmurun yağması, yeryüzünde yağmurun yağmasıyla nebatatın dirilmesi otların, çiçeklerin dirilmesi de Allah'ın bu âyetlerindendir.

Suyun kanunu, yağmurun yağışının hesabını yapanlar diyorlar ki, yağmurun yağması taşın düşmesi gibi değildir. Yani eşyanın düşme kanununa tabi değildir suyun düşmesi. Bize hesap ettirmişlerdi, ortaokul, lisede iken. Şu kadar yükseklikten, şu kadar hacimde, şu kadar ağırlıkta bir madde düşerse, yeryüzünde ne kadar etki yapar? Ne kadar zamanda düşer? Hacmi ile özgül ağırlığını hesap ettiriyorlar. Şu kadar zamanda düşer gibi hesaplar yaptırırlardı. Fakat bu kanuna tabi değildir diyorlar yağmurun düşmesi. Eğer yağmur o kanuna bağlı olsaydı adamın tepesine vurdu mu bayıltırdı diyorlar. Ama rahmet melekleri indirdiği için yumuşacık iniyor insanın üzerine okşar gibi yağmur yağıyor. Dolu hariç.

Ve o tabiat üzerinde hareket edene. Dabbe diyor. Şöyle kıpırdayan canlıya Dabbe diyor Arap. Kıpırdamasından dolayı. Canlı varlıkları da yeryüzüne saçıveren Allah (cc) dür. Bu varlıklar Allah'ın âyetleridir. Denizin derinliklerindeki, dağların tepesindeki, karın içindekiler Allah'ın âyetleridir. Hani kar'ı çok yağan yaza kadar karların kalkmadığı, kar'ı bir iki sene duran yerde yaşıyan arkadaşlarımız bilirler ki, kar'ın içinde kurt olur. Kar için soğuktan içinde bir şey yaşamaz dersiniz ya. Kar'ın içinde kar kurdu olur, bembeyaz olur. Kar renginde olur. Kar'ın içinde Allah (cc) kurdu yaratıyor. Ateşin içerisinde de semenderi yaratıyor. O volkanların içersindeki lavların içinde semenderi yaratıyor.
Eskiden bizde tasavvuf edebiyatında kullanılırdı semender kelimesi. Yani aşk ateşinin içinden geçtim semender gibi filan derlerdi.
Bir gün televizyonda, bir belgeselde volkanı anlatırken işte bu lavların içerisinde de semender diye bir kuş yaşar diyor spiker. Ve onun da hareketini göstermeye çalışıyor.
Kar'ın içerisinde kurdu görüyoruz. Semerden bizzat görmedim. Televizyondaki hariç, ateşin içindekini görmedik. Yani böyle uzun müddet yanan bir ateşi görmediğimiz için görmedik. Fakat edebiyatımızda var semender. Nasıl ki suyun içerisindekine inanıyoruz onada inanıyoruz. Hiç deniz görmiyen bir adama suyun içinde canlı yaşar deseniz adam der ki gel senin kafanı suyun içine sokalım 5 dakika durabilirsen ben de ina¬nayım. Ama deniz kenarındakiler buna rahat inanırlar. Suyun içerisinde balık veya binlerce yaratık, karın içindeki kar kurdu, ateşin içindeki semender ve tabiatta rengiyle, kokusuyla, sesiyle birbirinden tamamen ayrı yapılarıyla ayrı olan Dabbe nin yaratılması ve yayılması da Allah'ın âyetlerindendir.
Bundan sonra canlılara bakarken Kur'ân âyetine bakar gibi bakacağız. Nasıl ki Kur'ân âyetlerine bakınca tefsir etmeye çalışıyoruz. Tabiat âyetlerine bakarken de ya Rabbi bunu. acaba hangi hikmete binâen, insanın hangi derdine deva olsun diye, ne için yarattığının araştırılması yönünde ibretle bakılması gerekir. Bunlar çünkü Allah'ın âyetleridir. Ama kime göre? Aklı olan toplumlar için Allah'ın âyetleridir bunlar.
Zamanla âlimlerimiz ikisini de yani Kur'ân âyetlerim tefsirle meşgullerken, tabiat âyetlerini de keşifle meşgullerdi. Şimdi onların çocukları Kur'ân'ı kapatınca beraber tabiata da gözlerimizi kapattık. Dergilerde, gazetelerde, surda burda efendim cebiri Cabir b. Hayyam bulmuştu. Efendim tıpla ilgili İbni Sina şöyle yapmıştı diye onlarla öğünmeye gidiyoruz. Bu öğünmeler bize fayda vermez ve bizi kurtarmaz.

165- Öyle insanlar vardır ki, Allah'tan başkasını Allah’a denk tutar, tıpkı Allah’ı severcesine onları severler. Müminlerin Allah’a olan sevgileri ise her şeyden daha ileri ve daha kuvvetlidir. Böyle yaparak kendilerine zulmedenler, azabı gördükleri zaman anlayacakları gibi, bütün kuvvet ve kudretin yalnız Allah’a ait olup, Allah’ın azabının pek şiddetli olduğunu, keşke şimdiden bilselerdi!

Bu âyet, ulûhiyyetin en önemli hususiyetlerinden birinin muhabbet yani sevilmek olduğunu gösterir. Bundan dolayıdır ki Kur’ân ıstılahında insan, daha çok “kul” vasfıyla anılır. Kulluk, kendisine kul olunan varlığa karşı beslenen sevginin en ileri derecesini ifade eder. Bu âyet gösteriyor ki, Allah’tan başka herhangi bir şeyi veya kimseyi Allah’ı severcesine seven kimse, Allah’tan başka nid (yani O’na denk tutmuş), sayılmaktadır. Bu, sevgide ortak yapmaktır, yoksa yaratma ve Rab olma vasfında denk saymak değildir. el-Vedûd Allah’ın güzel isimlerinden olup “Yaratıklarını çok seven ve onlar tarafından çok sevilen” demektir.

Taberi, bu âyetin mânâsının şöyle olduğunu zikretmiştir: "Ey Muhammed, sen zalimlerin, azabı gördüklerini bir görmüş olsaydın. O zaman bütün kuvvetin yalnız Alîaha ait olduğunu ve Allanın, azabı şiddetli olan Rab olduğunu görmüş olurdun. Taberi sözlerine devamla diyorki: "Burada hitap her ne kadar Resulullaha ise 6e asıl kastedilen, onun dışındaki insanlardır. Zira Resulullahın, bütün kuvvetin Allaha ait olduğunu ve Allanın, azabı şiddetli olan rab olduğunu bildiğinde şüphe yoktur. Bu âyete, şu âyete benzemektedir? "Bilmez misin ki, göklerin ve yerin mülkü Allah´a aittir?

Bakara 161;162;163

Küfredip kâfir olarak ölenlere "gelince, Allah'in meleklerin ve insanların hepsinin la'neti işte onlaradır.

Allah'ı ve onun indirdiği ayetleri ve onun gönderdiği Peygamberleri inkâr eden gizleme tarafına giden kişilerden bahsediliyor. "Küffarın" Türkçe karşılığı gizleyen manasınadır. Onun içindir ki Arap çiftçiye de kâfir der. Toprağın içinde buğdayı gizlediğinden dolayı. Küfretmek giz­lemek demektir. Biz de yani Türkçede. Bu bana küfretti derken onun an­lamı sövdü demektir. Küfretmek Arabın dilinde gizlemek manasına geli­yor. Yani bu adamlar aslında Allah'ın varlığını biliyorlar, birliğini de bili­yorlar. Fakat çıkarlarına ters düştüğünden dolayı bilmemezîikten, görme-mezlikten geliyorlar. Onun için kâfir kelimesi bunlara kullanılmıştır.

Kâfir olanlar, kâfir olarak da ölenler, işte onlara Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların la'neti vardır. Allah'ın la'neti, meleklerin laneti ve bü­tün insanların la'neti onlar üzerinedir. Kâfir olan ve kâfir olarak ölenler içindir diyor Allah (cc).

Buna benzer bir mana 159. ayette de geçmişti.

Allah'ın apaçık olarak indirmiş olduğu âyetleri gizleyenler için de bir la'net vardı. Orada yektümüne diyor Rabbim. Allah'ın Kur'ân-ı Kerim'inde indirdiklerini insanlardan gizleyenlere, veya bir zamanlar Tevrat'ın âyetlerini insanlardan gizleyenlere, İncil'in ayetlerini insanlardan gizle­yenlere, o gizleyenlere Allah'ın ve lanet edebilen herkesin laneti olsun diyor.

Bu ikisini mukayese ettiğimizde, kâfirin la'netinden, Allah'ın Kitabındaki âyetleri gizleyen kişinin la'netinin daha fazla olduğunu görüyo­ruz.

Burada kâfirler için Allah la'net eder, melekler la'net eder, insanlar la'net eder diyor.

Fakat öbüründe ise yani yukarıdaki 159. âyet-i kerimede ise Allah la'net eder. La'net edebilen her şey ona la'net eder. Kimdir bu lanet eden­ler? Hani burda zikredilmeyen cinler vardır. Onlar la'net eder. Hayvanlar la'net eder, nebatat la'net eder, denizdeki balıklar, havadaki kuşlar herkes her şey ona la'net eder.

Niye onunki daha fazladır? Çünkü kâfirlerin de kulaklarına Allah ke­lamının varmasını engellemiş oluyor onlar. Yani Allah'ın âyetlerini gizle­yenlerin cürmü, suçu kâfirlerin suçundan biraz daha fazla oluyor. Mesela bir adam düşünün ki, kâfir fakat bilgisizliğinden kâfir. Yani İslâm ona ulaştırılmamış. Fakat onun bitişiğinde aynı dairede yan yana oturmakta veya karşı karşıya oturmakta Müslüman diye bildiğimiz bir adam var. On sene beraber kalmışlar ve bunun Müslüman olduğunun farkına varama­mış öbür adam. Ve bu adam ona bir tek kelimeyi duyurmamış. Bu adam­la öbürünü ikisini beraber aynı Cehenneme gönderirler. Ve bunun yeri bi­raz daha derinde olur.

Onun için Allah (cc), Allah'ın âyetlerini gizleyenlerin cürmünün, Al­lah'ın âyetlerini inkâr edenlerinkinden fazla olduğuna işaret ediyor bu ifa­deyi kullanmakla.[295]



O la'nette ebedî kalıcıdırlar. Onlardan azap hafîletilmez ve yüzlerine de bakılmaz.


Orada ebedi kalırlar, azapları hafifletilmez, onlara bakılmaz da diyor. Yani onların azapları hafifletilmez. Bakılmaz da derken hani bunu Türkçede kullanırız. "Yüzüme bile bakmadı" diyoruz. "Yüzüme bakma­dı" cümlesi illâ bakmayı kasdetmiyor. Yani yardım elini uzatmadı, para göndermedi, mektup göndermedi, beni kurtarmak için uğraşmadı hepsini birden ifade etmek için yüzüme bakmadı kelimesini kullanıyoruz.

Ve burada da Allah (cc), o kâfir olanların Cehennemde ebedi olduk­larını ve onların yüzlerine de bakılmayacağını, bakılmıyacağmdan kasıt şöyle bakmaktan ziyade yani orada hiçbir şekilde onlara serinlik verilmeyecek ve rahatlatıcı hiçbir haber veya görüntü de onlara gösterilmeyecek­tir.

Peki başkası onlara yardım edebilir mi? Mümkün değil.[296]



Sizin ilahınız tek bir ilahdır. Ondan başka ilah yoktur. Esirgeyendir. Bağışlayandır.

Sizin ilâhınız bir tek ilahdır. O gün mülkün sahibi kimdir? Mülkiyet kime aittir? Tek olan ve herşeyi otoritesi altında tutan Allah (cc)'e aittir diyor. Allah (cc) şu [297]

Sizin ilahınız bir tek ilahdır. Yani sizi yaratan,sizi yaşatan ve sizi yöneten birdir. Allah'dan başka ilah yoktur. Ondan başka ilah yoktur. O Rahmandır. Yeryüzünde mü'minle kâfir.ayırımı yapmadan havayı, suyu, kanı, teni, bedeni, tırnağı, saçı, başı, kolu verir. Evlat verir, mal verir. Ama Rahimdir. Ahirette mü'minle kâfiri birbirinden ayırt eder. Suçlu ile suçsuzu, zalimle mazlumu ayırd eder. Herkesin durumuna göre orada muamele eder.

Lâ ile nefyi vücud etse eğer bir münkir

Yine Mevîâya döner kurtulamaz illadan

Bunun tefsirini daha Fatiha'mn başında açıklamıştık.[298]

19 Mayıs 2009 Salı

Bakara,159-160

(159) İndirdiğimiz açık delilleri ve kitapta insanlara apaçık gösterdiğimiz hidayet yolunu gizleyenlere hem Allah hem de bütün lânet ediciler lânet eder.

Yukarda geçmişti; zaman içerisinde Yahudi hahamlarının ve Hıristi­yan papazlarının Allah'ın âyetlerini insanlardan gizledikleri. Bir kısmı gizliyor, bir kısmı kelimelerin yerlerini değiştiriyor, bir kısmı mânâsını değiştiriyor, bir kısmı ona ilave ediyor, bir kısmı ondan çıkartma yapıyor, bir kısmı hak ve batılı hani bu dışı şeker olan içi ilaç olan zehir olan şeyler gibi karıştırıyor. Bunların hepsine ait ayrı âyet-i kerîmeler var. Böyle­ce hepsinin gayesi, Allah'ın muradının insanlara ulaşmasını engellemek yani gizlemek. Gizlemeden gaye ise, belirli çıkar çevrelerine hizmet et­mek oluyor.

Allah (c.c.) bu Allah'ın âyetlerini gizleyenlere Allah'ın lanetini, vere­ceğini bildiriyor ki lanetin Türkçe karşılığı Allah'ın rahmetinden uzak kalmak oluyor, Allah'ın rahmetinden uzak kalırlar onlar. Yani, mağfiret­ten uzak kalırlar. Ve onun Allah'ın rahmetinden uzak kalması için diğer melekler ve cinler ve insanlar da Rabbime dua ederler. Onun uzak kalma­sı için dua ederler ki âyet-i kerîmede buna lanet denilivermiş.

Günümüzde Allah'ın âyetlerini gizlemek 1. belirli otorite güçler ta­rafından mânâsını anlayıcı hareketi engellemektir. Mesela bu memlekette yıllarca Arapça okutmayı yasak etmişler. Sırf gaye Kur'ân'in, anlaşılması­nı engellemektir. Halen Türkiye'de İngilizce kurs açarsanız müsade der­hal verilir. Almanca; Fransızca kurs açarsanız müsade derhal verilir. Arapça kurs açmaya kalkarsanız müsade almanız mümkün değildir. Ke­sin biliyorum bunu. Çünkü uğraşan arkadaşlarım oldu. Kesinlikle; resmî müsade etmiyorlar. Göz yumuyorlar ayrı. Göz yumuyorlar fakat resmen eline bir belge verip İngilizce kurs gibi o kursta aranan şartları yerine ge­tirdim. Müfettişleriniz gelsin teftiş etsin ve bana ruhsat verin denildiğinde bu ruhsat verilemiyor. Kanunî engel var.

Ama, Arapça konuşan insanlar var. Arap ülkeleriyle ticarî münase­betler var. Yani bu dile de ihtiyaç var. Olsun onlar Kur'ân'ın anlaşılma­sından endişe ediyorlar. Onun için engelliyoruz diyorlar. Gizlemenin bir yolu bu. 2.si bilenler var. Yani çeşitli vesilelerle Kur'ân-ı Kerîm'in dilini öğrenmiştir, anlamıştır, ama söylediği takdirde bazı çıkarları zedelene­cektir. Allah'a sığınıyor. Ya Rabbi benim gücümün içinde değil bu diyor. Sen de:

Kişileri gücünün tahammül edemiyeceği şeyden sorumlu tutmaya­cağım demişsin. Benim gücüm zayıf onun için söyliyemiyorum filan diyor. Ama adam kendi çıkarları için dağları deviriyor. En ol­mazları olur yapıyor. Bir çok adamı aracı yapıyor. Bakanlık seviyesinde işleri bitirtiyor. Orada gücünü gösteriyor, ama Allah'ın âyetlerinin insana duyurulmasında gücünün yetmediğini ileri sürerek, Allah'ı kandırma tara­fına gidiyor.

Bir kısmı da diyor ki," şimdi söylemiyeyim. Şimdi asistanım, doktor olunca söylerim". Doktor oluyor. "Doktor olunca söylersem doçent yap­mazlar" diyor. Doçent oluyor. Yahu kardeşim hadi bir şeyler söyle bak talebeler de vermişler. Hocam profesör olunca diyor. Profesör oluyor de­kan olayım fakültenin tam yönetimini elime alıverdin mi o zaman istedi­ğimi yaparım diyor. Dekan oluyor adam "hadi kardeşim" "Hocam rektör­lük" tam üniversiteye hakim olabilmen için rektör olmak lazım. Rektör olabilmek için de müslüman olduğunu çaktırmamam lazım derken Azrail geliyor ve diyor ki yaşını aldın, alacağın vereceğin nefes de bitti. Yiye­ceğin ekmek de bitti. Cehenneme odun lâzım hadi bakalım. Firavun'un altındaki suyu biraz soğumaya yüz tutmuş diyerek gönderiveriyor öbür tarafa.

Onun için gizlemenin yolları çeşitli olmuş tarih boyunca. Bildiğimizi her yerde, her türlü insanın huzurunda söyleyeceğiz, yani her makamın kendine göre sözü vardır derler ya, o makama uygun söz içersinde müna­sip bir dille hakkı söylemekten geri durmayacağız.

Efendimiz, Hakkı söylemeyen kişileri dilsiz şeytan olarak tarif etmiş.

Ben bu güne kadar yapamadıydım. Benim yanımda dinime şöyle, bir sataşma oldu da sesimi çıkaramadıydım. Doğrusunu benden sordular da renk vermeyeyim diye geçiştirdiydim. Şimdi tevbe ettim ne yapayım der­seniz, yani yaptığıma geçmişime pişman oldum, dersek Rabbim bir kapı kapatır, on kapıyı açar. Onun için tövbe edelim.



(160) Ancak tevbe eden, yaptıklarını düzelten ve öğrendiklerini açıklayanların tövbelerini kabul ederim. Ben tevbeleri çok kabul eden, merhamet edenim.

Allah'ın lanetinden kurtulanlar tevbe edenlerdir. Tevbe etmek yeterli değil yalnız. Eskiden bozduğunu düzeltenlerden olacağız, yani geçmişte bozduğumuzu düzelteceğiz. Apaçık ortaya koyanlar, açıklayanlar, işte onların tevbelerini kabul ederim ve Ben tevbeleri çok kabul eden ve de merhamet edenim buyuruyor.

16 Mayıs 2009 Cumartesi

Bakara; 158

(158) Şüphesiz "Safa" ile "Merve" Allah'ın şiarından (işaretlerinden)'dir, Kim Beyti hac eder veya umre yaparsa "Safa" ile "Merve"yi tavaf etmesinde ona bir sakınca yoktur. Kim de gönülden iyilik yaparsa, şüphesiz Allah, şükrün karşılığını veren ve bilendir.

Safa ile Merve Allah'ın şiarından, şiarlarından bir şiardır. Alâmetle­rinden bir alâmettir.

Safa ile Merve Kâbe-i Muazzama'nın hemen şimdi içinde kalmış iki tepenin adı. Burası tâ Hz. İbrahim (a.s.)'dan beri sa'y yeri olarak kullanıl­mış. Orada Müslümanlar hacca gittiklerinde yine sa'y yaparlar. Şöyle böyle 750 metre veya 500 metre uzunluğunda. Safa Tepesinden başlayıp Merve'ye doğru yürürler. Belirli bir yerinde de hafif koşar gibi hervele yaparlar. Hz. İbrahim (a.s.)'dan beri orasının kutsiyeti devam etmiş. Za­man içerisinde Allah (c.c.)'a olan imanlarını yitirenler kendilerine çeşitli vesilelerle putlar edinmişler, derken bir aşk tanrıçası da icat etmişler (İsaf ve Naile diye bilînen)bu iki putun birini Safa Tepesine birini de Merve Tepesine koydular. Tapınmalarına yine Mekkeli müşrikler devam ettiler. Derken Allah (c.c.) peygamberini gönderip Mekke'de hakimiyeti de elde ettikten sonra, orada yine cahiliyye döneminde olduğu gibi sa'y yapılacak mı yapılmayacak mı, O putların olduğu yere gidilecek mi gidilmiyecek mi gibi sahabe arasında konuşmalar devam ederken Allah (c.c.) bu âyet-i kerîmeyi indiriyor.

Safa ile Merve Allah'ın alametlerindendirler. Kim Kabe'yi Allah'ın Beytini ziyaret eder, hac veya umre yaparsa, ikisini tavafa meyletmesin­de bir günah yoktur. Tavaf etmesinde bir günaha meyletme yoktur. Cünah meyletme mânâsına geliyormuş Arab'ın dilinde. Burada cünaha mey­letmek yoktur. Cünah aynen bizim Türkçe'ye geçmiş, günah olarak geç­miş. C harfiyle Cünah, Türkçe'ye geçerken de günah olarak geçmiş. Arab'ın dilinde Cünah meyletmek mânâsına gelir.

Onlar eğer barışa meylederlerse sen de barışa meylet Enfal: 61 mânâsmdaki âyet-i kerîmede de ifade edilmiş.

Burada...O günaha meyletmek yoktur. Yani günah değil­dir. Buradaki anlam tavaf etmeleridir.

Kim hayırda nafileyi fazlaca yapacak olursa Allah onların şükrünü kabul eder, yaptıkları her şeyi bilendir buyuruyor Allah (c.c).

Malum Kâbe-i Muazzama'da Müslümanların hepsi Kâbe-i Muazza­ma'nın etrafında tavaf ederken. Hacerü'l-Esved'e de sünnet olduğu için değer istilam ederler. Değmede yarış ederler. Değmek belki bu günlerde çok sıkışık olduğu için mahzurlu olabilir. Ama efendimiz geriden de isti­lam etmiş, yani elini işaret yapmak suretiyle değmiş gibi olmuş. Bize Kâbe-i Muazzama'da bütün müslümanların tutacağı yerin tek olduğu fiili tatbiki olarak öğretiliyor. O da Allah'ın kitabı Kur'ân-ı Kerîm ki; Allah'ın ipi olan Kur'ân-ı Kerîm'e sımsıkı sarılmamızı emretmiş. Tutulacak yer tek. Bütün maddi ve bedenî gücü yerinde olan müslümanlar orada eğitimden geçiriliyor. Tutacağınız yer tektir. Allah'ın ipine sarılın deniliyor.

Sonra atılacaksa, eğer kurşun sıkılacaksa o da bir tek yerde yapılır: Cemaatla şeytan taşlanan yerde bu tatbiki olarak öğretilmiş oluyor. Orada miskinlik yok. Orada ibadetiniz koşarak yapılan ibadettir. Yani koşmak ibadettir. Safa ile Merve arasında belirli yerlerde yürünüyor, belirli yere gelince de koşuluyor ki, buna hervele deniliyor. Orada hervele yapmak yani biraz koşar gibi yapmak da ibadetimizden sayılıyor. Yani miskinlik yok. Koşarak, yürüyerek, tavaf ederek yatarak, uyuyarak ve yan üstü du­rarak veya oturarak Allah (c.c)'ü her halükarda zikretmek isteniyor bizden.

Bakara,156-157

156-Sabırlılar o kimselerdir ki başlarına musîbet geldiğinde, “Biz Allah'a âidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz” derler.

Böyle demeye, bu âyetten alınan bir kelime ile istirca’ denir. Bu âyet, İslâm ümmetine Allah’ın büyük lütuflarındandır. Özellikle musîbet ve sıkıntı hallerinde “Biz Allah’a âidiz” diyerek mümin malını, canını, her şeyini Allah’a teslim etmekte, bütün kâinatın O’nun yaratıkları olduklarını, O’nun kendi mülkünde dilediği işi yapmasının yerinde olduğunu hatırlar. Kendisini o muazzam kuvvet kaynağına bağlayarak, kazandığı güçle musibetlerin üstesinden gelir.

Ey Muhammed, Sen, sabreden kullarımı müjdele. Onlar, içinde bulundukîan bütün nimetlerin bana ait olduğunu idrak eder, bana kulluğu kabul eder, beni birlerler. Öldükten sonra tekrar dirileceklerini, huzuruma çıkarılacaklarını tasdik ederler. Benim hükümlerime boyun eğer, sevaplarımı umarlar. Cezalandırmamdan korkarlar. Benim, kendilerini herhangi bir şeyle imtihan etmem halinde de sabrederler.

Ebu Seleme, başına bir felaket gelen kişinin demesi halinde mükâfaatlandırılacağını beyan eden şu hadis-i şerifi rivayet et¬miştir:

"Herhangi bir müslümana bir musibet dokunur da o da Allah´ın emrettiği gibi Allah´a sığınır ve derse ki : "Ey Allah´ım, başıma gelen musibetin mükâfaatını ancak senden isterim, sen onun mükâfaatını bana ver ondan gördüğüm zararı gider." Allah o musibete karşılık o kişiye sevabını verir ve karşılığında, musibetten dolayı kaybettiğinden daha hayırlısını verir.

Biz bu ayeti yalnız ölüm haberini duyduğumuzda okuruz, ama her yerde okunabilir. Başımıza gelen herhangi bir olumsuz halde, hoşa gitmeyen hallerde veya olumlu hallerde de her halükârda dilimizi buna alıştırı-versek, Biz Allah'a aitiz O yarattı bizi ve yine Ona döneceğiz” dedik mi o belanın, musibetin ağırlığı da üzerimizden gidiverir.

Çok sevdiğiniz çocuğunuz, babanız veya anneniz vefat etmiş, hani nerde ise beyniniz çatlıyacak, kafatasımz atacak öyle bir durumda bir adamın gelip “inna lillah” demesi kaynamakta olan bir suyun üzerine bir bardak soğuk suyun dökülmesi gibi bir şeydir. Adamı huzura kavuşturur. Onun için Allah (c.c.) buyuruyor; “Allah'ın zikriyle kalpler huzura erer."

Sizin içinizden mücahit olanları ve sabredenleri ortaya çıkarmamız için biz sizi imtihan edeceğiz diyor Allah (c.c.)

Bütün bu harplerin, gaspların, şehitliklerin;
Enfal suresi 37. ayetinde İyi ile kötüyü,, temiz ile pisi biribirinden ayırt etmek için olduğunu ifade ediyor. Nasıl ki ateşin içerisine demir atılıyor ve orada demirin pisliği yanıyor da, saf demir ortada kalıyorsa, bazen belâ ve musibetler de iyi dostlarla, kötü dostları birbirinden ayırıyor. Hani "iyi dost kötü günde belli olur" diyoruz ya, iyi mü'minde zor günlerde belli olur.

Allah (c,c.) iyi mü'minleri ortaya çıkarmak için bazen mü'minlerin de başına belâ ve musibetler veriyor. Şu son yüz seneden beri Müslümanların belâ ve musibetlerden kurtuiamayışının sebebi için Allahû Alem (c.c.) bizi yine rahmetiyle, keremiyle ve lutfuyla temizliyor diyorum. İçimizdeki pislikleri temizliyor Rabbim. O pisliklerimiz de temizlendikten sonra belki belâ ateşinde, zillet ateşinde temizlendikten sonra izzete doğru tekrar yöneltecektir. Yöneltme konusunda da bizim gayretimizin çok üstünde Rabbimin lutfu görülmeye başlamıştır.

Bu günlerde gazete okuyacak olursanız, Bir yazar şöyle yazıyor;
"Düne kadar bir çok adam tanıyorduk (.............) "Amerika evine git diye"
bağırıyordu. Aynı adamlar şimdi köşelerinde yazı yazarken veya salonlarda konferanslar verirken "aman Amerika gitme" diye bağırıyorlar. Niye eskiden git diyorlardı? Gidersen komünistlik gelecek git diyorlardı. Şimdi komünistlik geîmiyecek bitti. Bunu da yine imansızlardan birisi diyor. Onun insaflılarından biri. Amerika'ya ne olur gitme diyormuş. Niye? Gidersen şeriatçılar gelecek. O yazar devam ederek "Amerika'nın bitişiğinde Küba, komünistliği övüyor gidiyor ama yanıbaşında Trinidad da müslümanlar yerlerini almaya başladılar. Amerika'nın arkasından vurmak üzere müslümanlar yönetime el koydular" diyor. "Trinidad da % 6lık müslüman nüfus devlete hakim olacak olursa Allah korusun böyle bir şeyi düşünmek bile istemiyorum, düşünmek istemiyorum" diyor. Düşünürse adam kara kara rüyalar görecek sabaha kadar. Ama biz onlara ak günler göstereceğiz İnşallah. Yani umduklarının da ötesinde çok şeyler göstereceğiz.

Onlar sabredenler musibet geldiğinde «inna lillahi ve inna ileyhi raciun» derler. Rabbine yönelirler ve ondan gelip O'na döneceğini hatırlayınca musibetin ağırlığı giderilmiş oluyor. Musibetin ağırlığı giderilince de hani insan yükünü atınca yola daha süratle gittiği gibi o musibet onu alıkoymak yerine ona kamçı vazifesi veya demirin kirini götüren bir temizleme ameliyesi oluyor.

157-İşte Rablerinin nimetleri ve lütfu onlar içindir ve doğru yol üzerinde olanlar işte onlardır!

Bedir’de şehit düşen 14 kişi hakkında nazil olduğu rivayet edilen bu ayet, kabir azabına yahut safasına da delildir. Ölüm, korku, açlık, mal azlığı, fakirlik, hastalık; bunların hepsi birer imtihandır. Bunlar dünya hayatının ayrılmaz parçalarıdır, hiç kimse bunlardan birisine yakalanmaktan kurtulamaz. En sonunda herkes ölecektir. İnanan akıllı kişi, bunları Kur’an’a göre anlayıp değerlendirendir.

İşte bu belâlara, musibetlere sabredenler korkuyu aşanlar, açlıkla, mallarının, canlarının veya meyvelerinin eksilmesinden imtihanı kazananlar ve Rabbinden gelip Rabbine döndüğünü anlayan ve bu yolda hareket edenler; Onlar üzerine Rabbinden mağfiret vardır. Allah'dan rahmet vardır. İşte doğru yolu bulmuş olanlar da onlardır. Hidayete erenlerde onlardır diyor Allah (c.c).

15 Mayıs 2009 Cuma

Bakara;155

Sizi elbette biraz korku, açlık ve biraz mallardan, canlar­dan ve meyvelerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabredenlere müj­dele.

Bu yol dikenli olduğundan dolayı Allah (c.c.) bu dünya yolunda çe­şitli vesilelerle imtihan edeceğini ifade ediyor.

Biz sizi imtihan edeceğiz. Korkudan azıcık bir şeyle, çok küçük şey­lerle imtihan edeceğiz. Korkudan bir şeyle sizi imtihan edeceğiz. Korku çeşitli. Rabbim korku demiş bitirmiş. Alimlerimizin bir kısmı: "Allah korkusuyla imtihan edeceğiz" diye anlamışlar. İmam-ı Şâfi Hz.lerinin ka­naati bu. "Allah korkusuyla imtihan edeceğiz" diyor. Ama âlimlerimiz yalnız bununla kalmamış. Düşman korkusuyla imtihan edeceğiz, rızık korkusuyla imtihan edeceğiz, evlat korkusuyla, avrat korkusuyla, mal korkusuyla imtihan edeceğiz.

Yani çeşitli İslâmî hizmetlerin içine girecek olursan "Sen karışma bu işlere! Bak işte çeşitli insanlar Müslümanların üzerine yürüyorlar. Eğer Müslümanlar biraz güçlenecek olursa yetkililer şöyle şöyle yapıyorlar. Mal varlığı gidiyor, makamı gidiyor, adamın rütbesi sökülüyor, zindana atılıyor, memuriyetinden oluyor. Yahu etme eyleme bu işlere girme. Köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı deyiver geç" diye öğüt veriyorlar. Peki ayıya dayı diyecek olursak ne oluruz biz? Ayı olmayız ama ayının yeğeni oluruz. Ama büyüyünce ayı oluruz tabi.

Onun için korku çeşitlidir. Her insanın da korkusu kendine göredir. Bir adamı korkuturken sakın ha ne yapacağınızı söylemeyin. "Sana yapa­cağımı bilirim" deyin yeter. Çünkü o zaman o, en fazla korktuğu şeyi ak­lına getirir. "Yahu bu bunu yapar mı yapar" der. Halbuki siz ona şunu ya­parım" derseniz belki o konuda korkusu yoktur adamın. Sizce büyüktür o. Sizin söylediğiniz aslında O sizin korktuğunuz şeydir. "Sana şunu ya­parım" dediniz mi o sizin kendi korktuğunuz şeydir. O ise ondan kork­muyor.

Onun için Yusuf sûresinin tefsirinde Peygamber Efendimiz (a.s.v.), düşmanın hatırına -gelmiyen şeyi hatırlatmayın diyor.[285]

Yakub'un oğulları da Yusuf a ne yapacaklarım bilmiyorlardı. Ama onlar giderken "Yusufu kurdun yemesinden korkarım" dedi. Bu sefer oğullarmmda aklına o geldi. Böyle böyle yapalım dediler.

Öyleyse konuşurken, basında çeşitli yerlerde yazılar yazarken, kon­feranslar ve seminerler verirken "Vay şu imansızlar, Yahudiler, komü­nistler, masonlar şunu şunu yapacaklar bize" diye yazı yazmayın. Ada­mın aklına gelmiyen şeyi aklına getiriyorsunuz. Yaptıkları teşhir edilir ayrı. Yapmadıkları konusunda bunlar şunu da yapar, bunu da yapar dedi­niz mi adama en korktuğunuz tarafları göstermiş olursunuz. Ve o adam onun üzerine yürür.

Allah'dan başka kimseden korkmayacağımız konusunda zaten hemen biraz yukarda 150. âyet-i kerîmesinde onlardan korkmayınız, Ben'den korkunuz buyuruyor Allah (c.c).

Korku ile imtihan edeceğiz, açlıkla imtihan edeceğiz, mallardan ek­siltmekle, canlardan eksiltmekle, meyvalardan eksiltmekle sizi imtihan edeceğiz. Sabredenlere müjdeler olsun diyor Allah (c.c).

Şimdi imtihan edeceğiz derken bizim bildiğimiz imtihan şu. İmtihan eden, imtihan ettiklerinin durumunu bilmediği için imtihan eder, Allah (c.c.) için böyle bir şey söz konusu değildir.

Bu şuna benzer demişler âlimlerimiz; Benim bir oğlum var altı ya­şında, yedi yaşında. Merdivenleri çıkarken diyor ki, Ben senden çabuk çı­karım baba. Ben de çıkamazsın diyorum, o da çıkarım diyor. Merdiveni çıkarken bir yarış ediyoruz. Aslında çıkamıyacağını biliyorum ben onun. Ama onunla imtihana giriyorum ben yine. Koşuyoruz. Neticede onun çı­kamadığını gösteriyorum ama arada bir de onu çıkarıyorum yani ben ge­ride kalmış oluyorum.

Rabbim dese ki bize, bu nimetleri yiyorsunuz, şükür de ediyorsunuz. Pekiyi vermesem ne yaparsınız? Ya Rabbi vermesen de şükrederiz Sana biz. Versen de şükrederiz.

Rabbim dese ki; "Vermesem biraz yan çizer gibisiniz." "Çizmeyiz ya Rabbi." Olur mu öyle şey! Sen bizi yaratıyorsun, Sen bizi yönetiyorsun, bize her şeyi veren Sen'sin. Darlıkta da bollukta da Sana ibadetimizi ya­parız ya Rabbi demeliyiz aslında.

Allah (c.c.) diyor ki, Ben sizin ne yapacağınızı biliyorum ama, sizin hakkınızdaki bilgimi size göstermek üzere imtihan ediyorum.

Bugün inkarcılar şöyle der. "Efendim Allah (c.c.) madem biliyordu, imtihana gerek yoktu. Dünyaya getirmesine gerek yoktu. Bu adam gavur olacaktır. Şu adam Müslüman olacaktır. Ben biliyorum bunu haydin ahirete ordan Cennete veya Cehenneme deseydi." Öğretmen deseki sene so­nunda haziran ayında ''çocuklar bakın, hepinizi sekiz ay okuttum. Sekiz ay neticesinde kimin sınıfı geçeceğini, kimin geçemiyeceğini biliyorum. İsterseniz şu haziran sıcağında imtihan zahmetine girmenize gerek yok. Şunlar şunlar geçecek, şu dört arkadaşınız kalacak" dese. Geçenler razı olurda, geçemeyenler "yahu hocam sen imtihanını yap derler. Biz çalışı­rız sabaha kadar uyumayız. Yinede imtihana gireceğiz" derler. Ve giri­yorlar hakikaten o dört kişi kalıyor. Ama itiraz hakları var. Hocam bizi niye bıraktın derse kâğıdını karşısına çıkarıyor bak, beş soru sordum beşi de cevapsız kalmış veya dördü cevapsız kalmış.

Allah (c.c.) de bu dünyadan, öbür dünyada bizim itirazlarımızı kes­mek için imtihan ediyor. Mesela bizi hiç dünyaya getirmeden ben sizi bi­liyorum, şunlar iyi olacaktı, şunlar kötü olacaktı, dese öbür dünyada kâfirler, bizi dünyaya getirseydiri biz de aynen onlar gibi yapardık diye­bilirlerdi.

Şimdi dünyaya getirdi. Herkesin imtihan defterleri de yazılıyor. İmtihan sahası da dünya, imtihanın sahası altıyla üstüyle dünya. İmtihan ko­nuları sorularımız, Ailemiz, çocuklarımız, paralarımız, mallarımız, mülk­lerimiz, canlarımız ve kazançlarımız ve çevremiz bunlarda imtihan soru­ları olarak verilmiş.

Enfal suresi: 28. ayetinde Bunlar imtihandır buyuruyor Allah (c.c.)

Mallarınız ve canlarınız, burada da korkularınız, 'açlıklarınız, malları­nız, canlarınız, meyveleriniz sabır konusunda imtihan sorularıdır. Bolluk verir şükredesiniz, zorluk verir sâbredesiniz diye. Sabredenleri müjdele diyor Allah (c.c).

14 Mayıs 2009 Perşembe

Bakara-154

154-Allah yolunda öldürülenlere “ölü” demeyin: Hayır, onlar yaşıyor, ama siz farkında değilsiniz.

Allah yolunda ölenler için "öldü" demeyiniz buyuruluyor. Onlar diridirler, ancak onların diri olduğunu siz anlıyamazsınız, siz farkına varamazsınız diyor.
Nasıl diridirler? Bu konuda elle tutulur, gözle görülür bir şekilde tarif yapmamız mümkün değildir ama Rabbim katında rızıklandırıldıklarını ve Cennette dolaşıp durduklarını, bir kuş halinde uçtuklarını çeşitli hadis-i şeriflerden anlıyoruz. Fakat bütün bu anlatım şekilleri de bizim aklımıza yaklaştırmak, anlatabilmek içindir. Yoksa hakiki mahiyeti öyle değildir. Çünkü Cennetin nimetlerini Rabbim bize tanıtırken bildiklerimizden hareketle tanıtmış. Yoksa bilmediğimiz bir şeyi bilmediğimiz bir dille an¬latmak mümkün değil. Onun için şuna inanıyoruz; Rabbim katında rızıklandırılıyorlar. Ve de onlar diridirler.

Bu âyette bahsedilen bizim dilimizde çokça kullandığımız şehitlerdir.

Şehit: müşriklerin doğrudan veya dolaylı olarak öldürdüğü müslümandır. Doğrudan öldürdüğü; mesela kurşunla öldürüyor. Dolaylı öldürüyor; zaman içerisinde verdiği çeşitli ilaçlarla öldürüyor. Bir Müslümanı yok etmek istiyorlar. Öldürseler ortaya çıkacak bütün oyunları. Mesela hastahaneye alıyorlar. Gram gram ilaç veriyorlar. Ve derken adamı belirli bir hastalığa tutturuyorlar. O Müslüman üç sene sonra yok olup gidiyor. Bu insan da şehittir. Bir insan İslâmî hizmetlerini cesaretle, metanetle ve ilmî dirayetle yürütürken, karşı güçler onu alıp bizim anladığımız yollardan değil de, anlamadığımız yollardan öldürmeye kasdedip neticede de öldürmeyi başaracak olursa, buna da şehit diyoruz. Yani dolaylı yoldan öldürme, ama yine öldürülmüş.

Bir de Müslüman olup harp meydanında yaralanmış, yara alarak öldürülmüş insanlar ki, bunlara da şehit diyoruz.

Bir de Müslümanlar tarafından zulmedilerek öldürülene de şehit deniliyor. Bir Müslüman tarafından ama zulmedilerek öldürülüyor. Bunlara da şehit deniliyor.
Peygamber Efendimiz (a.s.v.), bir gün ashabına sormuş. Siz şehit deyince ne anlıyorsunuz? Onlar da Ya Rasulellah, Allah yolunda öldürülen şehittir demişler. Efendimiz demiş ki, o zaman benim ümmetimin şehitleri az olur. Sahabiler sormuşlar: Peki öyleyse sizin kasdettiğiniz nedir Ya Rasulellah deyince; O da demiş ki, Allah yolunda öldürülenler şehit, Allah yolunda ölenler de şehit.

Yani siz de şu 20, asırda O, Allah'ın ahkamı Kur'ân-ı Kerîm'in hakimiyetini sağlama yolunda adım atarsanız, gayret gösterirseniz bu yolda, düşünürseniz, yolda giderken bunun hesabını yaparsanız, bu hesabı yapanlara yardım ederseniz ve böyle bir halde iken yatağınızda ölürseniz dahi şehit sevabı alıyorsunuz.

Efendimiz (a.s.v.);
- " Siz şehid'i nasıl biliyorsunuz? deyince sahabe "Ya Rasülellah Allah yolunda öldürülenlerdir şehid" dediler.
- Peygamber efendimiz de "o takdirde benim ümmetimin şehidi az olur" dedi.
- Sahabe peki kim şehirdir? Ya Rasülellah deyince
- Peygamber efendimiz "Allah yolunda öldürülen şehittir. Allah yolunda ölen şehittir. Vebadan ölen, iç hastalığından ölen şehittir." buyurmuştur. Buna benzer hadis-i şerifler çok. Orada çeşitli şekilde yanarak ölen mü'min, denizde boğularak ölen mü'min, şifası henüz mevcut olmayan hastalıktan ölen mü'nıin şehittir. Çünkü şifasız hastalık olmadığı konusunda hadis-i şerif var. Peygamber Efendimiz'in yanarak ölen, boğularak ölen şehittir. Doğum üzerine ölen şehittir. Karın ağrısından ölen şehittir gibi hadis-i şeriflerine göre, o gün için karm ağrısı dediğimiz şey nasıl bir hastalıktır bilmiyoruz ama o gün şifası yokmuş. Bunlar şehit sevabı alırlar. Şehit muamelesi görmezler. Yani elbiseleri kefen olur denmez. Yıkanıyor, namazları kılınıyor, defnediliyor ama Allah katında bunlar şehit sevabını alırlar diyor Peygamber Efendimiz (a.s.v.).

Bir hadis-i şerifte de, insanların fesada uğradığı bir zamanda sünnetime sarılan kişi de yüz şehit sevabı alır deniliyor.

Pekiyi şehit niçin şehit oluyor? Sünneti seniyyenin ayakta durması için yani asıl olan şehit olmak değil, gaye şehit olmak değil, gaye Allah'ın ve Rasûlü'nün ahkamının ayakta kalmasını sağlamaktır. Bunu sağladı mı bir kişi şehit olmasa da sevabını alıyor. Şehit olursa da sevabını alıyor. Yani gaye Allah'ın ahkamının hakimiyetini sağlamaktır.

Mişkat'ın şerhi Mirkat'ta rivayet edilmiş 2. cildin 303. sahifesinde Hz. Ali (r.a.) diyor ki: Bir devlet başkanı bir kişiyi hapseder ve ona zulmederse hapishanede iken o da ölürse o da şehittir .
"Allah yolunda hicret eder ve sonra da öldürülür veya ölürse, Allah onları güzel azıklarla rızıklandırır." Ayet-i kerîmesinden yola çıkarak Hz. Ali (r.a.) bu sözünü söylemiştir.

Ve zalim sultanlara karşı da hakkı söylerken öldürülenlerin şehit olduğunu da ayrıca Peygamber Efendimiz (a.s.v.) bize bildirmiştir.

Allah (c.c.) Muhammed sûresinin 4, 5, 6. âyet-i kerimelerinde; şöyle buyurur: Allah yolunda öldürülenlerin yaptıkları katiyen boşa gitmez. Allah onlara hidayet verir, işlerini düzeltir ve onlara tarif ettiği cennete kor.Şöyle bir soru sorulabilir. Allah (c.c.) kendi dinini kendisi korusa ya! Allah (c.c.) diyor ki, doğru Ben dileseydim kendim kâfirlere galip gelirdim. Kâfirleri yaratmazdım. Kâfirleri dileseydi Allah (c.c.) tamamını imana sokuverirdi. O zamanda imtihan denen şey ortadan kalkıverirdi.
Ancak, bir kısmınızı diğerinizde imtihan etmek için diyor Allah, (c.c.) Yoksa kendisi de galip gelirdi mülkünde kulları üzerine.

Allah yolunda öldürülenler için, Allah sizin amellerinizi boşa çıkarmaz. Onları doğru yola iletir ve işlerini de düzeltir. Ve onları Cennete kor. Nasıl bir Cennet? Onlara tarif ettiği Cennete kor. Mânâsı da verilmiş.

Arfe: Arabın dilinde en güzel kokunun adı arfe imiş. Onlara koklattığı Cennetine kor mânâsı da verilmiş.
Hani sahabe Bedir'de, Uhud'ta bazı müslüman şehitleri anlatıyor: "Sanki Cennetin kokusunu almışta o tarafa koşarmış gibi koşarken gördüm, sonra da şehit edildiğini gördüm" diyor.
Yani insan bir şeyde sağlam bir bilgi elde edinecek olursa o bilgi edindiği şeye doğru yürür, koşar ve onu elde etmek için gayret eder. Sanki kokusunu almış gibidir. Günümüzde de deriz; bu paranın kokusunu almış. Bu o tarafa gidiyor paranın kokusunu almış diyorlar. Ne olur paranın kokusunu aldıktan sonra varır elde eder. Ne yapar para? Belirli şeyleri sağlamada yardımcı olur. Ama günümüzde bir kısım insanlar var ki, para bitmiş adamlar için. Adamın harcıyacak yeri kalmamış. Para bol ama parayı harcıyacak yeri kalmamış. Bu sefer paradan geçmişler, başka şeylerin peşindeler. İnsanın iç dünyası para ile doyurulmuyor. O doyumsuz yaratılmış, o ancak Rabbin Cennetine, Rabbin rızasına varınca doyum sağlar.

Onun için günümüzdeki insanlar doyumlarını sağlamak için paraya doğru koşmuşlar ama, para da onlara doyum sağlamamış bu sefer başka yollar aramaya koyulmuşlardır.

Şehit, bir hadis-i şerifte de ifade edilmiş Peygamber Efendimiz tarafından, karıncanın insanı ısırdığında ne kadar acı duyarsa bir insan, şehit olan insanda o acıyı duyar. Biz, Filistin'de oğlunun ölmüş cesedi yedirilen kadının sonra da işkence edilerek öldüğünü duyunca tüylerimiz ürperiyor. Veya önce kolları kırılan, sonra ayaklan kınlan, sonra burnu kesilen insanları duyunca yüreklerimiz hopluyor, bize acı veriyor. Zannetmiyorum bize verdiği acı kadar o şehidimiz acı duysun. Zannetmiyorum değil, Peygamber Efendimiz (a.s.v.), bir karıncanın ısırması esnasında acı duyulduğu kadar ancak acı duyar diyor şehidimiz. Yusuf Aleyhisselam in güzelliğine bakarken ellerini kesen kadınların acısını hissetmedikleri gibi şehidler de ölürken acı hissetmezler.

Onun için biz şehitlerimize acımıyoruz. Onlara rahmet okuyoruz; Şehit olmak da gaye değil diyoruz. Allah'ın ahkamının hakim olması gaye diyoruz. Hazineyi elde etmek için harabeyi yıktıkları gibi, iki dünyayı güzelleştirmek için şehid olmak gerekirse severek gidilir. Ama o gayeye yürünürken önümüze yol çıkmış veya deniz çıkmış veya İbrahim'in ateşi gibi bir ateş çıkmış veya Yusuf (a.s.)'ın hapishanesi gibi bir hapishane çıkmış hiç önemli değil. Ya geçeriz veya geçeriz.

Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki: "Resulullahtan nakledilen çeşitli Hadisi Şeriflerde, müminler, öldükten sonra kabirlerinden cennete bir kapı açılacağı, ölen kişi cennet nimetlerini görünce Rabbinden, kıyameti hemen koparmasını isteyeceği, kâfirlerin ise cehennem ateşine bir kapı açılacağı oradan cehennem ateşini görerek Allaha sığınacakları ve kıyametin kopmasının ertelenmesini isteyecekleri zikredilmiştir. Bütün müminler kabirlerindeyken cennet nimetlerini müşahade ettiklerinden dolayı sevinç içinde olacaklarına göre âyet-i kerimede Özellikle, Allah yolunda öldürülenlerin ölüler olmadığının bildirilmesinin ne gibi bir özelliği olabilir? Çünkü onlar da diğer müminler gibidirler." Cevaben denilir ki: "Kabirde müminlerle şehitlerin durumu farklıdır. Müminler, cennet nimetlerini sadece görürler ve ona kavuşmak için acele ederler. Şehitler ise, âyet-i kerimenin de beyan ettiği gibi, kabir hayatindayken bile bizzat cennet nimetlerinden yer içer istifade ederler."