14 Mayıs 2009 Perşembe

Bakara-154

154-Allah yolunda öldürülenlere “ölü” demeyin: Hayır, onlar yaşıyor, ama siz farkında değilsiniz.

Allah yolunda ölenler için "öldü" demeyiniz buyuruluyor. Onlar diridirler, ancak onların diri olduğunu siz anlıyamazsınız, siz farkına varamazsınız diyor.
Nasıl diridirler? Bu konuda elle tutulur, gözle görülür bir şekilde tarif yapmamız mümkün değildir ama Rabbim katında rızıklandırıldıklarını ve Cennette dolaşıp durduklarını, bir kuş halinde uçtuklarını çeşitli hadis-i şeriflerden anlıyoruz. Fakat bütün bu anlatım şekilleri de bizim aklımıza yaklaştırmak, anlatabilmek içindir. Yoksa hakiki mahiyeti öyle değildir. Çünkü Cennetin nimetlerini Rabbim bize tanıtırken bildiklerimizden hareketle tanıtmış. Yoksa bilmediğimiz bir şeyi bilmediğimiz bir dille an¬latmak mümkün değil. Onun için şuna inanıyoruz; Rabbim katında rızıklandırılıyorlar. Ve de onlar diridirler.

Bu âyette bahsedilen bizim dilimizde çokça kullandığımız şehitlerdir.

Şehit: müşriklerin doğrudan veya dolaylı olarak öldürdüğü müslümandır. Doğrudan öldürdüğü; mesela kurşunla öldürüyor. Dolaylı öldürüyor; zaman içerisinde verdiği çeşitli ilaçlarla öldürüyor. Bir Müslümanı yok etmek istiyorlar. Öldürseler ortaya çıkacak bütün oyunları. Mesela hastahaneye alıyorlar. Gram gram ilaç veriyorlar. Ve derken adamı belirli bir hastalığa tutturuyorlar. O Müslüman üç sene sonra yok olup gidiyor. Bu insan da şehittir. Bir insan İslâmî hizmetlerini cesaretle, metanetle ve ilmî dirayetle yürütürken, karşı güçler onu alıp bizim anladığımız yollardan değil de, anlamadığımız yollardan öldürmeye kasdedip neticede de öldürmeyi başaracak olursa, buna da şehit diyoruz. Yani dolaylı yoldan öldürme, ama yine öldürülmüş.

Bir de Müslüman olup harp meydanında yaralanmış, yara alarak öldürülmüş insanlar ki, bunlara da şehit diyoruz.

Bir de Müslümanlar tarafından zulmedilerek öldürülene de şehit deniliyor. Bir Müslüman tarafından ama zulmedilerek öldürülüyor. Bunlara da şehit deniliyor.
Peygamber Efendimiz (a.s.v.), bir gün ashabına sormuş. Siz şehit deyince ne anlıyorsunuz? Onlar da Ya Rasulellah, Allah yolunda öldürülen şehittir demişler. Efendimiz demiş ki, o zaman benim ümmetimin şehitleri az olur. Sahabiler sormuşlar: Peki öyleyse sizin kasdettiğiniz nedir Ya Rasulellah deyince; O da demiş ki, Allah yolunda öldürülenler şehit, Allah yolunda ölenler de şehit.

Yani siz de şu 20, asırda O, Allah'ın ahkamı Kur'ân-ı Kerîm'in hakimiyetini sağlama yolunda adım atarsanız, gayret gösterirseniz bu yolda, düşünürseniz, yolda giderken bunun hesabını yaparsanız, bu hesabı yapanlara yardım ederseniz ve böyle bir halde iken yatağınızda ölürseniz dahi şehit sevabı alıyorsunuz.

Efendimiz (a.s.v.);
- " Siz şehid'i nasıl biliyorsunuz? deyince sahabe "Ya Rasülellah Allah yolunda öldürülenlerdir şehid" dediler.
- Peygamber efendimiz de "o takdirde benim ümmetimin şehidi az olur" dedi.
- Sahabe peki kim şehirdir? Ya Rasülellah deyince
- Peygamber efendimiz "Allah yolunda öldürülen şehittir. Allah yolunda ölen şehittir. Vebadan ölen, iç hastalığından ölen şehittir." buyurmuştur. Buna benzer hadis-i şerifler çok. Orada çeşitli şekilde yanarak ölen mü'min, denizde boğularak ölen mü'min, şifası henüz mevcut olmayan hastalıktan ölen mü'nıin şehittir. Çünkü şifasız hastalık olmadığı konusunda hadis-i şerif var. Peygamber Efendimiz'in yanarak ölen, boğularak ölen şehittir. Doğum üzerine ölen şehittir. Karın ağrısından ölen şehittir gibi hadis-i şeriflerine göre, o gün için karm ağrısı dediğimiz şey nasıl bir hastalıktır bilmiyoruz ama o gün şifası yokmuş. Bunlar şehit sevabı alırlar. Şehit muamelesi görmezler. Yani elbiseleri kefen olur denmez. Yıkanıyor, namazları kılınıyor, defnediliyor ama Allah katında bunlar şehit sevabını alırlar diyor Peygamber Efendimiz (a.s.v.).

Bir hadis-i şerifte de, insanların fesada uğradığı bir zamanda sünnetime sarılan kişi de yüz şehit sevabı alır deniliyor.

Pekiyi şehit niçin şehit oluyor? Sünneti seniyyenin ayakta durması için yani asıl olan şehit olmak değil, gaye şehit olmak değil, gaye Allah'ın ve Rasûlü'nün ahkamının ayakta kalmasını sağlamaktır. Bunu sağladı mı bir kişi şehit olmasa da sevabını alıyor. Şehit olursa da sevabını alıyor. Yani gaye Allah'ın ahkamının hakimiyetini sağlamaktır.

Mişkat'ın şerhi Mirkat'ta rivayet edilmiş 2. cildin 303. sahifesinde Hz. Ali (r.a.) diyor ki: Bir devlet başkanı bir kişiyi hapseder ve ona zulmederse hapishanede iken o da ölürse o da şehittir .
"Allah yolunda hicret eder ve sonra da öldürülür veya ölürse, Allah onları güzel azıklarla rızıklandırır." Ayet-i kerîmesinden yola çıkarak Hz. Ali (r.a.) bu sözünü söylemiştir.

Ve zalim sultanlara karşı da hakkı söylerken öldürülenlerin şehit olduğunu da ayrıca Peygamber Efendimiz (a.s.v.) bize bildirmiştir.

Allah (c.c.) Muhammed sûresinin 4, 5, 6. âyet-i kerimelerinde; şöyle buyurur: Allah yolunda öldürülenlerin yaptıkları katiyen boşa gitmez. Allah onlara hidayet verir, işlerini düzeltir ve onlara tarif ettiği cennete kor.Şöyle bir soru sorulabilir. Allah (c.c.) kendi dinini kendisi korusa ya! Allah (c.c.) diyor ki, doğru Ben dileseydim kendim kâfirlere galip gelirdim. Kâfirleri yaratmazdım. Kâfirleri dileseydi Allah (c.c.) tamamını imana sokuverirdi. O zamanda imtihan denen şey ortadan kalkıverirdi.
Ancak, bir kısmınızı diğerinizde imtihan etmek için diyor Allah, (c.c.) Yoksa kendisi de galip gelirdi mülkünde kulları üzerine.

Allah yolunda öldürülenler için, Allah sizin amellerinizi boşa çıkarmaz. Onları doğru yola iletir ve işlerini de düzeltir. Ve onları Cennete kor. Nasıl bir Cennet? Onlara tarif ettiği Cennete kor. Mânâsı da verilmiş.

Arfe: Arabın dilinde en güzel kokunun adı arfe imiş. Onlara koklattığı Cennetine kor mânâsı da verilmiş.
Hani sahabe Bedir'de, Uhud'ta bazı müslüman şehitleri anlatıyor: "Sanki Cennetin kokusunu almışta o tarafa koşarmış gibi koşarken gördüm, sonra da şehit edildiğini gördüm" diyor.
Yani insan bir şeyde sağlam bir bilgi elde edinecek olursa o bilgi edindiği şeye doğru yürür, koşar ve onu elde etmek için gayret eder. Sanki kokusunu almış gibidir. Günümüzde de deriz; bu paranın kokusunu almış. Bu o tarafa gidiyor paranın kokusunu almış diyorlar. Ne olur paranın kokusunu aldıktan sonra varır elde eder. Ne yapar para? Belirli şeyleri sağlamada yardımcı olur. Ama günümüzde bir kısım insanlar var ki, para bitmiş adamlar için. Adamın harcıyacak yeri kalmamış. Para bol ama parayı harcıyacak yeri kalmamış. Bu sefer paradan geçmişler, başka şeylerin peşindeler. İnsanın iç dünyası para ile doyurulmuyor. O doyumsuz yaratılmış, o ancak Rabbin Cennetine, Rabbin rızasına varınca doyum sağlar.

Onun için günümüzdeki insanlar doyumlarını sağlamak için paraya doğru koşmuşlar ama, para da onlara doyum sağlamamış bu sefer başka yollar aramaya koyulmuşlardır.

Şehit, bir hadis-i şerifte de ifade edilmiş Peygamber Efendimiz tarafından, karıncanın insanı ısırdığında ne kadar acı duyarsa bir insan, şehit olan insanda o acıyı duyar. Biz, Filistin'de oğlunun ölmüş cesedi yedirilen kadının sonra da işkence edilerek öldüğünü duyunca tüylerimiz ürperiyor. Veya önce kolları kırılan, sonra ayaklan kınlan, sonra burnu kesilen insanları duyunca yüreklerimiz hopluyor, bize acı veriyor. Zannetmiyorum bize verdiği acı kadar o şehidimiz acı duysun. Zannetmiyorum değil, Peygamber Efendimiz (a.s.v.), bir karıncanın ısırması esnasında acı duyulduğu kadar ancak acı duyar diyor şehidimiz. Yusuf Aleyhisselam in güzelliğine bakarken ellerini kesen kadınların acısını hissetmedikleri gibi şehidler de ölürken acı hissetmezler.

Onun için biz şehitlerimize acımıyoruz. Onlara rahmet okuyoruz; Şehit olmak da gaye değil diyoruz. Allah'ın ahkamının hakim olması gaye diyoruz. Hazineyi elde etmek için harabeyi yıktıkları gibi, iki dünyayı güzelleştirmek için şehid olmak gerekirse severek gidilir. Ama o gayeye yürünürken önümüze yol çıkmış veya deniz çıkmış veya İbrahim'in ateşi gibi bir ateş çıkmış veya Yusuf (a.s.)'ın hapishanesi gibi bir hapishane çıkmış hiç önemli değil. Ya geçeriz veya geçeriz.

Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki: "Resulullahtan nakledilen çeşitli Hadisi Şeriflerde, müminler, öldükten sonra kabirlerinden cennete bir kapı açılacağı, ölen kişi cennet nimetlerini görünce Rabbinden, kıyameti hemen koparmasını isteyeceği, kâfirlerin ise cehennem ateşine bir kapı açılacağı oradan cehennem ateşini görerek Allaha sığınacakları ve kıyametin kopmasının ertelenmesini isteyecekleri zikredilmiştir. Bütün müminler kabirlerindeyken cennet nimetlerini müşahade ettiklerinden dolayı sevinç içinde olacaklarına göre âyet-i kerimede Özellikle, Allah yolunda öldürülenlerin ölüler olmadığının bildirilmesinin ne gibi bir özelliği olabilir? Çünkü onlar da diğer müminler gibidirler." Cevaben denilir ki: "Kabirde müminlerle şehitlerin durumu farklıdır. Müminler, cennet nimetlerini sadece görürler ve ona kavuşmak için acele ederler. Şehitler ise, âyet-i kerimenin de beyan ettiği gibi, kabir hayatindayken bile bizzat cennet nimetlerinden yer içer istifade ederler."

13 Mayıs 2009 Çarşamba

Bakara; 153

(153) Ey iman edenler, sabır ve namazla yardım isteyin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.

Ey iman edenler, sabır ve namazla Allah (c.c.)'deh yardım talebinde bulununuz buyruluyor. Böyle bir âyet-i kerîme daha önce de geçti. Bakara sûresi 45. âyet-i kerimede buyuruyor Allah (c.c); Benî İsrail'e vermiş olduğu nimetleri hatırlatıyor Rabbim. Nimete nankörlük yaptıklarını da hatırlatıyor Rabbim. Sonra da bize, sabır ve namazla Allah (c.c.)'tan yardım talebinde bulununuz buyuruyor.

Peygamber Efendimiz (a:s.v.) sıkıntılı günlerde, sıkıntılı olaylarda rahatlamak için hemen abdestini alır, namaza dururmuş. Hatta bazen Hz. Bilal-i Habeşi (r.a.)'e dermiş ki, Bilal kalk ezan oku da rahatlayalım veya bizi rahatlat buyururmuş. Ezan okununca namaza geçecekler ve namazda huzura kavuşacaklar. Peygamber Efendimiz huzura kavuşma yeri olarak namaza yönelirmiş. Allah (c.c.) de, sabır ve namazla Allah (c.c.)'den yardım talebinde bulununuz buyurmaktadır.

İnsanoğlunun dünyasıyla ilgili müracaat edebileceği en güçlü yeri sabrıdır. Dış dünyaya karşı da müracaat edebileceği yani fiili olarak yapabileceği şey de namazdır.

Günümüzde namaz kılamayan, Rabbime inanamayan, ahirete inanamayan insanlar da streslerini atabilmek için yol arıyorlar. Hani Batı'nın stresi var da, doğunun da stresi var kendine göre. Meselâ Japonya'da, ayakta uyuyan adamlar var. Teknolojide fevkalade iyi gelişme var ama, adamlar uyumaya, ekmek yemeğe ve de yatmaya zaman bulamıyorlar, yer de bulamıyorlar. 50 santim genişliğinde, 70 santim yüksekliğinde, 190 santim uzunluğunda otellerde, çekmece usulü yataklar yapıvermişler. Yatacak sabahleyin işine oradan gidecek. Bir kısım sömürgecilerin çıkarlarına daha fazla hizmet edebilmek için adamlara uyuyacak, evlenecek, gülecek, eğlenecek zaman bırakmamışlar. Ve bu adam bir gün geliyor yeter be yeter demeye başlıyor. O anda da tam sibobun patlayacağı sırada, sizin bu streslerinizi gidermek için Hindistan'dan getirdiğimiz bilmem ne metotları vardır diyorlar. Türkiye'de de var bu türden oyunlar. Köpeğinin açlığından veya köpeğinin mama yememesinden şikâyetçi olan, bundan dolayı da sinir krizleri geçiren kadın veya erkeklerin de sinirlerini, sıtmalarını atabilecekleri yerler icat edilmiş durumda Türkiye'de de. Bunlardan biri benim yakın tanıdıklarımdandır. İlk kurucularından bir adam. Evime ziyarete geldi. Dedim ki, neden ihtiyaç hissettiniz? Şöyle dedi: bu insanların bu stresinin içerisine bu sanayi ve bu teknolojiyle girebileceğini batılı dostlarımız daha önceden keşfetmişler. Buna çıkış yolları aranmış. Çıkış yolu olarak da Hint yogizminin bütün dünyaya tanıtılması istenmiş. Biz de benimsedik, gittik gördük. Altı ay orada kaldım. Türkiye'de de bu işin okulunu kurduk. Ve çalışmalarımız devam ediyor.

Hastalarından dinledim bazı şeyleri; "Gözlerimizi yumduruyor" diyor bir bayan. Gözlerimizi yumduruyor ve işte şöyle havalardan geçiyorsunuz, şöyle rüzgârlar esiyor, şöyle bir beyaz buluta rastladınız. Ve böylece dünyayı unutturuyormuş. Ve tam o esnada rastgele bir kelime veriliyormuş bu kelimeyi de günde 100 defa söyleyeceksin diyormuş. Böylece eli teşbihte, dili de, zihni de o kelimeyle meşgul olduğundan, dünya ile meşgul olduğu o pisliklerden arınma dönemi oluyor. Ne kadar? Beş dakika. Günde beş dakika veya on dakika. Bunu yapıyorlar.

Dedim ki, yahu bunu böyle yapacağınıza keşke insanlara namazı tarif etseydiniz. Yani günde on dakika öğlede, yine on dakika ikindide gelseler belirli bir mekânda ki, sizin bulduğunuz, beğendiğiniz mekanlar ki, sesten uzak olsun diyorsunuz. Camilerimiz de bu şehrin sesten en uzak yerleridir. Hatta ecdadımız caminin dışına da genişçe bir duvar yapmış, yani gürültü duvardan içeriye avluya girmez. Bir de iç mekân var orası da camidir. Oraya geliyor ondan sonra da dünyayı arkaya atıyor. Ve bu adam zikrine devam ediyor. Bedeni badetle meşgul. Dili Rabbimin kelimeleriyle meşgul (sen uydurma bir kelime veriyorsun.). Ve kalbi de Rab-bine bağlılıkla meşgul. Böylelikle mümkün mertebe kötülüklerden, stresinden, sıtmasından bu adam arınmış oluyor deyince keşke bunu yirmi sene önce tavsiye etseydin dedi o bey. Adam da haklı bir yerde. Yani imansızın haklılığı olmaz ama öyle çevreler var ki, çocuğun dünyaya geldiği aile ateist, öğretmeni ateist, bulunduğu semt ateist. Ateist demeyelim, yani gavur. Gâvurluğun da kendine göre bir mantığı var. Bu adamlar öylesine o mantığı benimsemişler ki, onların içinde de iyi kalpler bize acıyor. Yazık yahu 1400 sene evvelin inancıyla hâlâ meşgul oluyorlar. Yani bunu çok iyi niyetlerle yapıyor. Şeytan rızası için yapıyor adam.

Nasıl ki, siz Allah rızası için yapıyorsunuz bir işinizi, aynı şekilde adam şeytan rızası için bunu düşünüyor. Çok iyi niyetlileri size yakınlık göstermek ve sizi bu işinizden kurtarmak için, şeytan rızası için gayret edenler de var. Bunlar kendi mantıkları içinde kendileri haklılar. Yani biz onlara İslam'ı götüremedik, sabırla yürüyemedik onların üzerine. İçimizi kuvvetlendirecek olan sabır. Tabi bu sabır, kapıları kapatıp, perdeleri kapatıp ondan sonra da ya sabır çekme değildir. O kabirdir. Bunun sabırla ilgisi yoktur.

Ragib'in Müfredatında, Ragıb-ı İsfahanî diyor ki, sabır, kişinin kendi nefsini tutması yani kötü isteklere karşı alıkoyması. Sabır budur. Allah'ın emirlerini yerine getirmede, eğer nefsin yapmamak isterse yine nefsine hâkim olup emirlerini yerine getirmesi, yasaklara karşı nefsi böyle sineğin bala düşüşü gibi veya sineğin pisliğe düşüşü gibi nefsi düşüyorsa, yine nefsini düşmekten alıkoymasına sabır deniliyor.

Bir de, Bakara sûresinin 175. âyet-i kerîmesinde belirtildiği gibi; Ateşe karşı ne kadar da cüretliler buyuruyor Rabbim.

Yani Allah (c.c.) burada sabrı: tutmak manasında alacak olursak, Allah'ın emirlerini tutunuz, yasaklarına karşı nefsiniz hücum ederse yine nefsinizi de tutunuz ve bir de cesur olunuz. Cesaretinizle Allah'tan yardım isteyiniz. Yani kâfire karşı sabrediniz, cesur olunuz ve Allah (c.c.)'tan sabır talebinde bulununuz.

İbadetlere karşı sabır da Meryem sûresinin 65. âyet-i kerimesinde;

Allah'a ibadette sabretmemizi istiyor. Zor bir iş aslında. Yukarda, Bakara sûresinin 45. âyet-i kerimesinde: Bu sabır veya bu namaz, bu büyük bir şeydir, büyük bir meseledir diyor Allah (c.c.) ...Ama Allah'tan korkanlar için de zor bir mesele değildir.

Bazı şeylerin zorluğu kişinin kendisini şartlandırmasıyla ilgilidir. Mesela üç yaşında ve dört yaşında oğlunuz, kızınız var. Mahallede oynayacakları bir yer var. Kendi yaşlarında çocuklar da var. Akşama kadar oynarlar. Bilemiyorum bir çocuk akşama kadar oynarsa kaç kilometrelik yol yapmış olur. Ama oyunda yorulmaz, yorulduğunu akşam gelip yatarken anlarız biz onun, oyun esnasında yorulmaz. Fakat annesi onu, sevmediği bir yere götürmeye kalkarsa yolda 2 km.lik falan olursa, yolun yarısında yorulur. "Anne yoruldum, anne yoruldum" demeye başlar. Kendi oyununda olsa 2 km 'i değil 20 km 'i koşacak ve yorulmayacak. Ama kendi istemediği yerde çocuğu koşturacak olursanız bu sefer o yorulaca­tır. Gerçekten yorulur.

Mesela sizin kendi hayatınızda da olur. Bir yola gidiyorsunuz veya bir iş yapacaksınız. Kendinizi şartlandırırsanız mesela 10 km yürüdükten sonra arkadaşın evine varacağım dediniz, 10 km 'i normal yürürsünüz. Tam vardınız bir sordunuz ki, daha 5 km. var. Ayaklarınızın her tarafı yorulur. Halbuki başlangıçta kendinizi 15 km' e ayarlamış olsaydınız normal giderdiniz aslında . Yani kişinin kendisini kurması diye bir şey var. Mutlaka fizikî yorgunluk var, etki var. Fakat fizikî yorgunluk veya etkilerden ziyade kişilerin hissî yorgunlukları etkileri vardır.

Onun için bu namaz veya sabır, insanlara ağır gelir ama Allah'tan korkan insanlara ağır gelmez diyor Allah(c.c). Eğer bunu yapacak olurlarsa, Allah da onlara yardım eder. İlk nazil olan âyet-i kerîmelerde, Müzzemmil sûresi 1, 2. ayetlerde, Geceleri Peygamberimizin kalkmasını emrediyor Rabbim. Namaz için geceleri kalkmasını. Peygamberimiz Mekke'de, peygamberlikle görevlendiriliyor. Ve insanları İslâm'a davetine başlıyor. Mekke insanı, Medine insanı, o günün İran'ı, o günün Bizans'ı da bu emre bu dine muhatap. Peygamber bunları başaracak. Nasıl başaracak? Geceleri ibadet yapmak ve Kur'ân okumakla. Kur'ân ona yol gösterecek. Tebliğ için belli bir şekilde davranmış peygamberler. Sen de o peygamberlerin davrandığı gibi davranacak olursan o peygamberlerin vardığı yere varırsın. Peki, bu taktik nereden alınacak? Kur'ân-ı Kerîm'den taktik alıyorsunuz.

Demek ki, insanın iç dünyasının güçlü olması lâzım. O gücü de sağlayabileceği yani aküsünü en iyi şekilde doldurabileceği yer namazıdır. Ona biraz ağırlık verelim. Bu günden itibaren biraz daha bu gücü almaya çalışalım. Ben kıldım da hiç bir şey alamadım demeyin. Hani akünüzü götürdünüz adama doldur bunu dediniz, boş götürdüğünüzde tarttınız şu kadar kilo ve gram. Onu doldurdunuz tarttınız yine aynı kilo ve gram. Değişen bir şey yok. Şimdi adama dermişiniz ki, bunu doldurmamışsın. Adam der ki, doldurmamışsam koy bakalım arabana çalıştır, bak nasıl çalışacak. Hakikaten arabaya koyuyorsunuz arabanız çalışıyor. Bir enerji koyulmuş demek ki:

Günümüzde bir kısım insanlar da hocam biz namaz kılmıyoruz ama sporumuzu yapıyoruz diyor. Yani müslümanlar spor yerine namaz kılıyorlarsa biz de sporumuzu yapıyoruz. Bu da onun yerine sayılmaz mı? Bazıları derki; Dinimiz güzelmiş de maşallah 1400 sene evvel insanları hareketsiz halde bırakmamak için jimnastik yerine namazı koymuş. Bizim de hareketlerimiz, sporumuz namaz yerine geçmez mi? Buna şöyle cevap verelim, sizi askere çağırıyorlar, iki sene veya 18 ay askerlik yapacaksın diyorlar. Peki, gitseniz de orada askerlik yapmasanız kışlanın önünde iki sene değil de, dört sene kendi kendinize talim yapsanız, komutan; «sen dört senedir burada talim yapıyorsun gel seni terhis edelim» der mi? Demez. Onun kuralına uygun iş yapacaksın.

Allah (c.c.)'ün kuralına göre iş yaparsanız makbuldür. Yoksa Allah'ın kuralına göre iş yapmadığınız takdirde kendi halinize ne yaparsanız yapın o makbul değildir. Yani sporu ayrıca namazını kıldıktan sonra bedenini güçlendirmek için yapacak olursan ayrıca sevabını alırsınız. Ya Rabbi güçlü bir bedene sahip olmalıyım. Bu güçlü bedenle senin dinine hizmet etmeliyim derseniz onun da sevabını alırsınız.

O Musa'nın sabrettiği gibi sabret. O ki, Allah (c.c.) O'nun önüne denizi çıkarıverdiği halde, Rabbimin yolunda yürümek, O'nun çölünde Rabbime itaat ve ibadet etmek için denize atını sürmüş bir peygamberdir.

O Firavunun zulmüne sabretti. Firavunun sarayında bir eli yağda bir eli balda yaşıyordu Peygamber olmadan önce peygamberlik verilince o nimetleri terk etmek bir sabırdır o ayrı. Onlara sabretti. Onun işkencesine sabretmek ayrı bir sabırdır, onlara da sabretti. Denize at sürmek de ayrı bir sabırdır. O'nun sabrından siz de sabredin diyor Rabbim.

İbrahim ki, Nemrud'a boyun eğmemişti. O da put bakanının oğlu idi. Put bakanlığını yapan bakanın oğlu Yani devletin bütün imkânlarından yararlanan bir delikanlı iken, ona itaat etmemek üzere orayı terk ediyor.

Allah (c.c.) da, o peygamberlerin sabrettiği gibi sabrediniz buyuruyor. Sabredince ne olur? İbrahim (a.s.)'nin devleti gibi bir devlet, Musa (a.s.)'nin devleti gibi bir devlet kurulur. Arkasından da o ulül-azm pey­gamberlerinin gittiği cennete mü'minler de varırlar.

Hz. Ömer (r.a.) diyor ki, zorluklara sabretmeyi bildik ama bolluğa sabredemedik. Allah (c.c), insanları bollukla da imtihan ediyor, zorlukla da imtihan ediyor.

Timura sormuşlar: “Başarılarının kaynağı nedir?” Timur, soruyu soranın parmağını kendi ağzına almış. Kendi parmağını da soranın ağzına vermiş ve “ikimizde ısıracağız, başla”demiş. Karşılıklı ısırmaya başlamışlar. Biraz sonra soran adam Aaaa diye bağırarak ağzını açar. Timur elini kurtarır ama Timur ısırmaya devam eder. Az sonra Timur adamın parmağını bırakıverir ve “Aaaa diye bağırmak sana fayda vermez karşı tarafa fayda verir. Sana ancak sabır fayda verir” der.

12 Mayıs 2009 Salı

Bakara; 152

(152) Öyle ise siz beni (ibadetle) anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin; sakın bana nankörlük etmeyin!

Beni zikrediniz, beni hatırlayınız diyor Allah (c.c.) ki, Ben de sizi zikredeyim. Yani siz Beni hatırlayın bana itaat ve ibadet edin ki, Ben de size mağfiret edeyim, affedeyim buyuruyor. Bana şükredeniz ve bana küfrani nimette bulunmayınız, yani nankörlük yapmayınız. Şükrediniz, nankörlük yapmayınız buyuruyor Allah (c.c).

Kur'ân-ı Kerîm'de çeşitli yerlerde zikirden bahsediliyor. Ey iman edenler, Allah'ı çok zikrediniz.(Ahzab: 42)

Nasıl zikredelim? elimize aldık teşbihi. Allah, Allah.... veya lâ ilahe illallah, lâ ilahe illallah bir ömür böyle geçse acaba Allah katında makbul olur mu?

Alimlerimiz zikir için demişler ki, dille yapılan zikir vardır. Elinize aldınız teşbihinizi yolda giderken boş gideceğinize, türkü söyleyeceğinize, lâ ilahe illallah, lâ ilahe illallah diyerek gidiyorsunuz. Bu bir zikirdir. Dille yapılan bir zikirdir.

Kalble yapılan zikir, kişinin yüreğinde Allah (c.c.)'ü sevgisini ve haşyetini hiç çıkarmaması da zikirdir. Hani dille bir şey söylemiyor ama, gönlünde Allah (c.c.)'ü bir nimet görüyor. Fe sübhanallah, aman Yâ Rabbi ne güzel yaratmış? Bunu dille söylememiş olsanız bile, gönlünüzden geçirmeniz bir zikirdir.

Bedenle yapılan zikir ise, Allah (c.c.)'ün vermiş olduğu bedenle Al­lah'ın vermiş olduğu emirleri yerine getirmek, O'na bedenle yapılan bir zikirdir. Namaz hem dille yapılan bir zikirdir; (Fatiha sûresini ve diğer zammı sûreleri okuyoruz,) hem de bedenle yapılan bir zikirdir. Bütün âzâmız bu zikre katılmış oluyor. Aynı zamanda kalple de yapılan zikirdir. Allahü Ekber deyip elinizi bağladıktan sonra, mümkün mertebe dışarıyla ilişkiyi kestiğiniz takdirde hem dilimiz, hem kalbimiz, hem de bedenimiz Allah (c.c.)'ün zikri ile meşgul olmuş oluyor.

Allah (c.c.) üzkûruni diyor. Yani bu bize, Ümmet-i Muhammed'e de­niliyor. Beni zikrediniz diyor. Hatırlayacaksınız. Bakara sûresinin 40. âyet-i kerîmesinde:

Ey Beni İsrail, size olan nimetimi hatırlayınız.

Bize, Ümmetti Muhammed'e üzkûruni diyor Rabbim.Beni hatırlayınız diyor.

Ama Yahudiler'e ise Bakara 40. âyet-i kerîmesi ile nimetimi hatırla­yın diyor. Burada âlimlerimiz demişler ki, Ümmet-i Muhammed'in Allah (c.c.) kelâmıyla, diğer ümmetler üzerine üstünlüğünü de ifade ediyor bu âyet-i kerîme.

Mü'minler ise doğrudan Allah (c.c.)'ı zikrediyorlar. Allah (c.c.)'ün varlığını ve birliğini kabul ediyor, O'na itaat ve ibadet etmeğe devam edi­yorlar. Sonra da Rabbimin sofrasına buyuruyorlar.

Hani şuna benzer, iki tip insan vardır. İkisi de bir yemek ziyafetine davet edilmişlerdir. İkisi de bu davet eden kişi hakkında yanına varınca saygı gösterecekler. Hoş geldiniz denildiğinde, hoş bulduk denilecek. Ha­ni düğünü varsa hayırlı olsun denilecek. Mübarek olsun gibi ifadeler kul­lanılacak. Adamın biri geliyor evvela sofraya şöyle bir bakıyor. Yağlı ballıysa, izzeti ikramını ona göre yapacak. Birisi ise davet edenin bizzat kendisini seviyor. Bizzat kendisini sevdiği için yanına varıyor. Hayırlı uğurlu olsun diyor. Gönlünü alıyor. Ondan sonra da sofraya geçiyor. So­ğan, tuz ve ekmek gelse de aynı sevgisini devam ettiriyor, kuş sütüyle beslense de yine aynı sevgi ve muhabbetini devam ettiriyor. Bizim farkı­mız bu. Biz bu âyet-i kerîmenin işaretine göre doğrudan doğruya bizi ya­ratan Allah (c.c.)'e ibadet ve itaatımıza devam ediyoruz. Bağlılığımızı bildiriyoruz. Ondan sonra da Rabbimin bu yer yüzünde yaratmış olduğu nimetlere geçiyoruz. Bu Rabb'imin nimetleridir. Bu nimetlerinden Rabbimin yeyin dediği yenir. Yemeyin dediği yenmez. Mülk onun olun­ca, otorite de onun olması gerekir. Öyleyse bu otoriteyi sağlamak üzere de bizi görevlendirmiştir. Zikrin bir mânâsı da bu. Allah'ı zikrediyoruz. Ve insanlara da hatırlatıyoruz. Bu mülkün sahibi olunca helal ve haram koyma hakkı da O'nundur. Öyleyse O'nun ye dediğinden yenilecek, ye­meyin dediğinden yenilmeyecek. Kâfirlerden bir kısmı çıkar da "Olmaz öyle. Biz kuralımızı kendimiz koyarız" diyecek olursa, o zaman "Dur, se­nin dilini de yaratan, gönlünü de yaratan, elini de yaratan Allah (c.c.)'dür. Allah'ın mülkünde sana ben bu Allah'ın âyetlerini çiğnettirmem" diyerek, Müslüman onun karşısına geçecektir. Allah "(cc.) Ankebut sûresinin 45. âyeî-i kerîmesinde /Allah'ın zikri gayet büyüktür diyor.

Bir kısım âlimlerimiz buna şöyle mânâ vermişler: Kulun Allah'ı zik­retmesi söz konusu burda: Beni zikrediniz. Kul Allah'ı zikrede­cek. Peki kul Allah'ı zikredince Allah (c.c.)da:Ben de sizi zikre­deceğim. Yani rahmetimle sizi zikredeceğim buyuruyor.

Alimler de bu Ankebût sûresinin 45. âyet-i kerîmesinde kulun Al­lah'ı zikretmesinden, Allah'ın kulunu zikretmesi daha büyüktür mânâsını almışlar. Yani bizim bir zikrimizin, Allah katında çok büyük mükafatla­ra, rahmete vesile olacağını bu âyet-i kerîme ifade etmiş oluyor! Pekala zikretmezsek ne olur?

O zaman da Zuhrif sûresinin 5. âyet-i kerimesinde ifade edildiği gi­bi; Rahman'ın zikrinden yüz çeviren kişi şeytanın kardeşi olur. Şey­tanın arkadaşı olur. Rahman'dan yüz çevirirse kişi arkadaşsız kalmıyor, dostsuz kalmıyor. Bu âyet-i kerîmenin ifade ettiğine göre bu sefer de şey­tan onun yakını, dostu, yönlendiricisi oluveriyor.

Kamer sûresinin 22. âyet-i kerimesinde.Zikir için biz Kur'ân'i ko­laylaştırdık buyuruyor.

Bazı âlimlerimiz demişlerki, bir kişi eline bir teşbih alıp lâ ilahe illal­lah lâ ilahe illallah dese mi daha fazla sevap alır, yoksa Kur'ân-ı Kerîm'i eline alsa onu okusa mı daha fazla sevap alır? Hepsinin kendine göre gü­zel yönleri var, güzel izahları var ama Kur'ân-ı Kerîm'in bir ismi de zikir olması nedeniyle, Kur'ân-ı Kerîm'i okumak diğerlerinden üstün kabul edilmiş. Ancak, namaz kılmak daha efdaldir. Niye? Çünkü namazın için­de de Kur'ân okunacaktır. Erzurum'dan bir hoca efendi, anlatmıştı: Soğuk bir kış gecesi gecenin en uzun olduğu dönemlerde yatsı namazından gel­dim, iki rekat bir namaz kılayım dedim. Bakara sûresinden başladım, ya­hu şu sayfayı da okuyuvereyim, bu sayfayı da okuyuvereyim derken Kehf sûresini geçivermişim diyor. Yani Kur'ân'ın yarısını tamamlamış. Yahu madem yarısını okudum bitireyim demiş sabah namazına kadar ta­mamını bitirivermiş. Yani iki rekatta Kur'ân-ı Kerîm'i bitiren bir adamı ben gördüm. Bu adam ne yapmış oldu? Hem namazını kılmış oldu. Hem de Kur'ân-ı Kerîm'ini okumuş oldu. Bizim uzun uzun Kur'ân-ı Kerîm'den ezberimizde olmazsa, namazımızın dışında en güzel zikrimiz Kur'ân-ı Kerîm okumaktır. Tabiki daha önce de ifade ettiğim gibi hem lafzını oku­yacağız, hem de mânâsını anlıyacağız. Yoksa mânâsını anlamadan oku­mak fayda vermez demek mümkün değil ama, faydası çok fazla olmaz. Tıpkı ilacı satın alıp da ilacın adını söyleyerek tedavi olmaya kalkan insan gibi oluveririz. Peki kimi zikredelim. Allah (c.c.) bu âyet-i kerîmede kimi zikredeceğimizi bildirmiş, üzkûruni "Beni zikredin" demiş. Nasıl zikre­delim? Yine Bakara sûresinin 200. âyet-i kerîmesinde;

Nasıl ana ve babalarınızı, ecdadınızı anıyorsunuz, zikrediyorsu­nuz. Öylece zikrediniz. Hatta ondan daha iyi ve daha fazla zikredin buyuruyor. Allah (c.c).

Hani babası ölmüş, köşk bırakmış, tarla bırakmış, bağ-bahçe bırak­mış, dükkân bırakmış, milyarlar bırakmış o ikide bir "babam rahmetli,babam rahmetli ne adamdı" filan diyor. Allah (c.c.) diyor ki, babanızı ve­ren O, babanıza mülkü veren O. Tarlayı tapanı yaratan, Eli kolu, gözü gönlü yaratan Allah (c.c). Nasıl anne ve babanızı zikrediyorsanız, Allah'ı ondan daha fazla zikrediniz.

Peki nerede ne zaman zikredelim? Allah (cc) onu'da ifade etmiş. Nisa sûresinin 103. âyet-i kerîmesinde; Ayakta, oturarak, yatarken Allah'ı zikrediniz buyuruyor Allah (c.c).

Yatarken olur mu? Olur. Türkler'in kendine has bir örfü vardır. Kur'ân-ı Kerîm'i göbekten aşağıya düşürmeme. İyi bir şeydir ama aslında dinen böyle bir emir yoktur. Efendimizin hayatında böyle bir hadis-i şe­rif yoktur, sahabede yoktur ancak, Kur'ân'a saygı olsun diye göbekten aşağıya düşürmeme geleneğini meydana getirmişler. Buna biz de dikkat edelim. Ancak bu şart değildir. Onun içindir ki, hacılarımız hacca gittik­lerinde görmüştür; Araplar Kâbe-i Muazzama'nın kenarında alır Kur'ân-ı Kerîm'i okur okur, yatmış yüz üstü onu mermerin üstüne koymuş okuyor okuyor, yoruldumu da kapatıyor, kafasının altına koyup uyuyor. Bizimki geliyor buraya "yahu müslümanlık bizim burada. Adam yatarken Kur'ân okuyor" diyor. Rabbim müsade ettikten sonra!!? Yatarak Allah'ı zikrediniz. Oturarak Allah'ı zikrediniz, ayakta iken Allah'ı zikrediniz buyuruyor Allah (c.c.).

Furkan sûresinin 62. âyet-i kerîmesinde buyuruyor Rabbim; O Al­lah (c.c.) gece ve gündüzü arka arkaya vermiş. Niçin? Allah'ı zikret­mek, Allah'a şükretmek isteyenler için. Gece ve gündüzü arka arkaya vermiş. Gecenin kendine has ibadeti taatı, gündüzün kendine has ibadeti ve taatı vardır. Gecede ve gündüzde ayakta, oturarak ve yatarak ana ve babamızı andığımızdan daha fazla Allah (c.c.)'ü zikretmeye devam edece­ğiz. Çünkü, Allah'ı zikretmek, O'nun nimetlerine şükretmek. Allah'ın ni­metlerinin artmasına sebep olur. ibrahim sûresinin 7. âyet-i kerîmesinde;

Eğer siz şükredecek olursanız, biz de size artırırız diyor. Neden dolayı şükretmişsek ondan dolayı Allah (c.c.) o verdiği nimetini bize artı­rıyor. Eğer nankörlük yapacak olursanız, nimeti elinizden alırım demiyor. Azabım gayet şiddetlidir diyor. Yani öbür dünyada hesaba çekileceğinizi hiç unutmayın diyor Allah. (c.c).

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Bakara-150,151

150-O halde, nereden gelirseniz gelin, [namazda] yüzünüzü Mescid-i Harâm'a çevirin ve nerede olursanız olun yüzünüzü ona çevirin ki, zulüm yapmaya şartlanmış olmadıkça insanların size karşı hiçbir bahaneleri kalmasın. Onlardan korkmayın, Ben'den korkun. [Bana itaat edin] ki size olan nimetimi tamamlayayım ve böylece siz de doğru yolu bulabilesiniz.

“Kur’an, Müslümanların Hz. İbrahim'in gerçek izleyicileri olduğunu defalarca vurgular. Ancak Müslümanlar Hz. İbrahim'in kıblesi olan Kâbe dışındaki bir yöne doğru namaz kıldıkları sürece bu iddia itiraza açık olurdu. Kâbe'nin Kur’an'ın izleyicileri için kıble olarak tayini, böyle bir itirazı geçersiz kılacak ve itirazcılar, yalnızca Kur’an mesajına bu bahanelerle karşı çıkarak “zulüm yapmaya (bu örnekte hakikati saptırmak suretiyle) şartlanmış olanlar”dan ibaret kalacaktı.”
Ey Muhammed, hangi yere gidersen git, yüzünü Mescid-i Haram tarafına döndür. Ey müminler, siz de Allahın yeryüzünün ne tarafında bulunursanız bu¬lunun, namaz kılarken yüzünüzü Mescid-i Haram tarafına çevirin ki ehl-i kitap: "Muhammed bizim dinimize karşı çıkıyor fakat kıblemize tabi oluyor." diyerek aleyhinize delil yapmasınlar. Ancak Kureyş müşrikleri müstesnadır. Çünkü on¬ların size karşı bâtıl bir iddiaları ve husumetleri vardır. "Muhammed kıblemiz olan Kâbeye döndü, daha sonra da dinimize dönecektir." derler. O zalimlerin de¬lillerinden ve mücadelelerinden korkmayın. Benim emrime karşı gelerek ceza¬ma çarpılmaktan korkun. Sizi İbrahimin kıblesine döndürmek ve böylece Hanif dini olan îslamın hükümlerini tamamlamakla size olan nimetimi kemale erdireyim. Böylece kıble meselesinde doğruyu bulasınız.

Âyette zikredilen insanlardan maksat, ehl-i kitaptır. Taberi diyor ki: Eğer denilecek olursa ki: "Ehl-i Kitabın, Resulullaha ve sahabilerine karşı ileri sürebilecekleri ne gibi bir delilleri bulunabilir ki Allah teala: "İnsanların, aleyhi¬nize bir delili olmasın." buyuruyor? Bu soruya cevaben denilir ki: "Resulullah Kudüse doğru namaz kıldığında, ehl-i kitap Onun hakkında şöyle diyorlardı: "Muhammed ve arkadaşları, kıblelerinin neresi olacağını bilemediler. Onlara, kıblelerini biz gösterdik.", "Muhammed dinimize karşı çıkıyor fakat kıblemize uyuyor." İşte bu sözlerini delil olarak ileri sürüyorlardı. Allah teala, Resulullahın, Kâbeye doğru yönelmesini emredince artık ehl-i kitabın ileri sürecekleri de¬lilleri kalmadı.

Âyet-i kerimede: "Onlardan zalim olanlar müstesnadır." buyurulmakta¬dır. Buradaki "Zalim olanlar"dan maksat, Mücahid, Süddi, Rebi´ b. Enes, Katade ve Ataya göre, Arap müşrikleridir. Âyette, Arap müşriklerinin, Resulullahın, Kâbeye yönelmesini emreden âyete rağmen yine de Resulullaha karşı bir kısım bâtıl iddialar ileri sürebilecekleri, ancak bunların bâtıl iddialarından korkulmaması gerektiği bilakis Allah tealadan korkulması gerektiği zikredilmektedir.

Eğer denilecek olursa ki: "Resulullahın, namaz kılarken Kâbeye yönel¬mesini emreden âyete karşılık Kureyş müşriklerinin, Resulullaha ve müminlere karşı ne gibi bir delili bulunabilir ki Allah teala onların delillerinin olabileceği¬ne işaret ediyor ve fakat o delilin çürük olacağı sebebiyle müşriklerden korkul¬mamasını emrediyor?" Cevaben denilir ki: "Zalimlikle vasıflandırılan Kureyş müşriklerinin, müminlere karşı ileri sürecekleri delilden maksat, bir kısım tartış¬maları ve bâtıl iddialarıdır. Çünkü onlar, "Artık Muhammed kıblemize döndü, yakında dinimize de dönecektir." şeklinde sözler söylemişlerdir. Bunun için Al¬lah teala: "İnsanlardan zalim olanlar müstesnadır." Yani, "Onlar, aleyhinize bir kısım delilleri ileri sürmeye devam edeceklerdir." Buyurmuş, arkasından da "Bu gibi bâtıl iddialarda bulunacak olan müşriklerden korkmayın, benden korkun." buyurmuştur.

Bu surenin yüz kırk dört ve yüz ellinci âyetlerinde, kıbleye dönülmesinin üç kere emredilmesinin hikmeti hakkında bir çok görüşler beyan edilmiştir. Bunlardan birinde şöyle deniyor: “Birinci âyet, Resulullahın arzusunun yerine ge¬tirildiğini bildirmekte, ikinci âyet, bu arzunun yerine getirilmesinin Allah tara¬fından bir hak olduğunu ve Allah ın rızasına da uygun düştüğünü beyan etmekte, üçüncü âyet ise, Müslümanlara: "Bizim dinimize tabi olmuyor fakat bizim kıb¬lemize dönerek namaz kılıyorsunuz." diyen Yahudilere bir cevap teşkil ettiği zikredilmektedir.”


151-Nitekim size, mesajlarımı iletmesi, sizi arındırması, vahiy ve hikmeti bildirmesi ve bilmediklerinizi öğretmesi için içinizden bir elçi gönderdik.

İmam Şafii’ye göre, “hikmet”ten kastedilen, Peygamberimizin sünnetidir. Nitekim bir hadis-i şerifte, “Şunu iyi bilin ki, bana Kur’ân ile beraber onun bir misli daha verilmiştir” buyurularak sünnetin önemi vurgulanmıştır (Ebû Davud, Sünnet: 5).
“Sizi, dostum İbrahimin dinine erdirdiğim ve Hanif dini İslamı açıklamak¬la size olan nimetimi tamamladığım gibi size, içinizden, Kur´an âyetlerini oku¬yan, Araplardan bir peygamber gönderdim. O Peygamber sizi, günahların kirle¬rinden temizliyor. Size Kuranın hükümlerini, sünnetlerini ve dinin hükümlerini öğretiyor. Ayrıca size, bilmediğiniz geçmiş ümmetlerin kıssalarını, Peygamberlerin haberlerini ve meydana gelecek hadiseler gibi şeyleri öğretiyor.”

10 Mayıs 2009 Pazar

Bakara; 146-147-148-149

(146) O kendilerine kitap verdiğimiz ümmetlerin âlimleri onu (o peygamberi) oğullarını tanır gibi tanırlar, böyle iken içlerinden bir takımı gerçeği bile bile gizlerler.

Kendilerine o kitap verdiğimiz kişiler, o Kâbe-i Muazzama'nın kıble olduğunu kendi çocuklarını bildikleri gibi biliyorlar. Peygamber Efendi­miz (a.s.v.)'m peygamber olduğunu, kendi çocuklarını bildikleri gibi bili­yorlar diyor Allah (c.c.).

Yani bir insan en iyi çocuğunu bilir. Kendi çocuklarını bildikleri gibi Kâbe-i Muazzama'nın kıble olduğunu, Peygamber Efendimiz (a.s.v.)'ın peygamber olduğunu biliyorlar. Ama onlardan bir kısmı bile bile hakkı gizliyorlar.

Dikkat edilirse, âyet-i kerîmeleri hep Yahudiler üzerinden getiriyo­ruz. Allah (c.c), Yahudi'yi bildirirken bize, ayrıca bizim içimizde de aynı vasıflan taşıyan kişilere artık bu vasıflan terketmeleri emredilmiş oluyor.

Kendi yavrularını bildikleri gibi bu işin hak olduğunu biliyorlardı. Ama bile bile gizliyorlar.

Günümüzde de bir çok insan vardır ki, Müslümanım diyor. Allah'ın âyetlerini, Rabbim tarafından olduğunu ve ona uyulmasının da farz oldu­ğunu bildiği halde, makam, maaşım, rütbem, mevkiin, sosyal çevrem de­ğişir veya bazı mahrumiyetlere düşerim diye hakkı gizleme tarafına gidi­yorlar. Aynen o Yahudi'nin karakterini, vasfını kendi üzerlerine alıveriyorlar.

Yanında Rabbim'in Dinine muhalif, onu yıkıcı kanunlara imza atılır­ken der ki; "vallahi ben bir şey diyemedim. Zaten deseydim de tek kişiy­dim." Mazaret değil bu. Deseydim de etkili olamazdım gibi ifadeler ma­zeret değildir. Sen söyle varsın etkili olmasın. Sen söyleseydin derdin ki, Ya Rabbi ben görevimi yaptım. Bedeni olarak yapılması gerekeni, dille söylenmesi gerekeni, elle yapılması gerekeni yaptım. Ama gücüm bu ka­darmış Ya Rabbi dedin mi Allah (c.c.)'ın şu ayetine muhatab olurdun:

Kişilere güçlerinin üzerinde bir yükü yüklemez Rabbim. Bakara: 286


(147) Gerçek Rabbin'dendir. Sakın şüphelenenlerden olma.

Doğru olan Rabbinden olandır. Yani hak olan gerçek olan gerçek Rabb'in katındandır. Yoksa insanların söylediği katiyyet ifade etmez. Tam doğru olmaları mümkün değildir.

Sakın ha Rabb'inin verdiğinin hak olduğundan şüphe üzerinde olma. Yani Rabb'inin kelamından şüphe üzerinde olma. Emrettiği ve yasakla­rından şüphe içerisinde bulunma. Yani Allah'ın Kelamı diyoruz ama... Allah'ın Kelâmı hakim olsa millet mutlu olur diyoruz bağırıyoruz ama... Acaba, acaba mı demeyin. Madem ki, hak olan Rabbimdendir, Rabbimin dedikleri haktır. Hukuk Rabbimin hukukudur. Öyleyse O'nun hukuku­nun insanlara vereceği saadet konusunda şüphede olma.

Peki biz kıbleye yöneliyoruz da, kıbleye yönelmeyenlerin acaba kıb­lesi var mı? Allah (c.c), herkesin bir kıblesi vardır, oraya yönelir diyor. Bir za­manlar biz bu Arabın kıblesine mi yöneleceğiz? Niye yönelelim? Kabe Arabın olsun demişler.

İnsan mutlak surette bir yere dönüyor. Derken Kabe'ye yönelemeyen adam, Moskova'ya yöneliyor. Onun kıblesi de orası. Oraya yönelemiyen adam Washington'a yöneliyor. Oraya da yönelemiyen adam başka yere yöneliyor. Yani bir tarafa mutlaka insanlar yönelecektir. Bu bir ihtiyaçtır. Peygamberini inkâr eden adam kendisine bir peygamber seçiyor. Uyacağı bir adam buluyor. Kitabımı kabul etmeyen bir adam kendisine bir kitap seçiyor. O kitabın doğrultusunda hareket ediyor. Kendisi gibi ölümlü bir adamın kitabını okuyor. Hani Marks'ın yazdığı kitap şimdi satılmaz oldu. Türkiye'deki yayıncılar şikayetçiler: "Niye yazdiydın bu kitapları. Bütün yatırımımızı bunun üstüne yaptık" diyorlar. Gorbaçov'a adamlar kızıp kı­zıp köpürüyorlar. Bütün paramızı buraya yatırdıydık ne oldu şimdi alan yok satan yok diyorlar. Milyonlarımız gitti diyorlar. İnsana dayanırsan böyle olur işte. İnsan ölür, ağaç kurur. Hak olan Rabbi'mdendir.



(148) Herkesin kendisine yüz çevirdiği bir yönü vardır. O halde hayırlarda yarışınız. Her nerede olursanız Allah sizi biraraya getirir. Şüphesiz Allah her şeye gücü yetendir.

Herkesin döneceği bir kıblesi vardır. Öyleyse hayırda yarış ediniz. Yani en doğrusunu en hayırlı olanını bulunuz. Ve orada yarış yapınız. Nerede olursanız olun Allah hepinizi bir araya getirecektir. İster biriniz Rusya'ya, biriniz Londra'ya, biriniz Afrika'ya dönsün, dünyanın neresine dağılırsanız dağılın, bir gün bunların hepsini bir araya getirecek. O her şeye gücü yetendir.


(149) Her nereden çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram tarafı­na çevir. Şüphesiz bu Rabbi'nden bir gerçektir. Allah yaptıklarınız­dan gafil değildir.

Nereye çıkarsan çık, yönünü Mescid-i Haram'a yönelt. Türkiye'de kı­larsan da Mescid-i Haram'a yönel. Afrika'da kılarsan da Mescid-i Ha­ram'a yönel. Japonya'da Müslümanlar namaz kılarken Mescid-i Haram'a yönelir. Ne olur böyle? Herkes Kabe etrafında daire oluşturur, saf bağlar­lar. O güne bakan çiçeğinin çitleği gibi aynı yere yönelirler. Dünyada bir halka meydana getirirler. Bir birlik meydana getirmiş olurlar. Nerede olursan ol, nereye çıkarsan çık Mescid-i Haram'a yönel.

9 Mayıs 2009 Cumartesi

Bakara; 144-145

144-Biz, [ey Peygamber,] senin sık sık yüzünü [bir kılavuz arayışı içinde] göğe çevirdiğini görüyoruz: ve şimdi seni tam tatmin edecek bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Harâm'a çevir; ve siz, hepiniz, nerede olursanız olun, yüzünüzü [namaz esnasında] o yöne döndürün. Doğrusu, daha önce kendilerine vahiy tevdî edilmiş olanlar, bu emrin Rablerinden gelen bir hakikat olduğunu çok iyi bilirler; ve Allah onların yaptıklarından habersiz değildir.

“Kıble, ibadette dönülen cihete ve mabede denir. Müslümanlıkta ilk kıble, Kudüs'tü. Hicretten on altı ay sonra Kâ'be, kıble oldu ve bir öğle namazında bu emir vahyedildi. Namaz kılınan yere bir mescit yapılmış ve bu yüzden o mescide iki kıble mescidi anlamına gelen "Mescid-ül-Kıbleteyn" denmiştir.”

Resulullahın, Kâbeyi kıble edinmeyi istemesinin sebebi, Mücahid ve İbn-i Zeyd´e göre, Yahudilerin, "Sen bizim kıblemize tabi oluyor fakat dinimize mu­halefet ediyorsun." demeleriydi. Bu hususta İbn-i Zeyd diyor ki: "Allah teala "Nereye yönelirseniz Allahın yüzü (Rızası) oradadır." âyetini indirdi.Bu sebep­le Resulullah: "Bunlar, Allahın evlerinden biri olan Kudüse doğru yönelen bir kavimdir.
Biz de oraya yönelsek nasıl olur?"
demiş ye on altı veya on yedi ay oraya doğru yönelerek namaz kılmıştı. Yahudiler ise: "Vallahi Muhammed ve arkadaşlan kıblelerinin neresi olduğunu bilemediler. Onlara kıblelerini
biz gös­terdik."
demeye başlamışlardı. İşte bunun üzerine Resulullah Kudüse doğru yö­nelmeyi hoş görmüyor,yüzünü göğe doğru çevirip kıblenin Kabe tarafına çevi-rilmesini istiyordu. İşte bunun üzerine Allah teala da bu âyeti indirdi.

Camilerimizin bir çoğunda imamın namaz kıldırdığı mihrabın üzerindeki yazı budur. Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir.
Saçın bittiği yerden böylece kulak yumuşakları ve alttan çenenin altına doğru burası yüzdür.Bunu niçin tarif ediyorum? Yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir diyor Rabbim.
Fıkıh kitaplarımızı açar bakarsanız, özellikle de en geniş malumat İbn-i Abidin'de verilmiş, kıble tayini konusunda. Mahallenizde ihtilaflar olur. İşgüzarın bir tanesi bir pusula getirir. Pusulasını bir o tarafa bir bu tarafa koyar. Vay efendim bu caminin kıblesi 5 derece eğik. Biraz da mahallede sözü geçiyor ise yanlamasına camiye bir ip çektirir. O tür şeylere fırsat vermeyin. Gerçekten ölçtürseniz 5 derece eğik de olsa yine fırsat vermeyin, kıble cihetidir önemli olan.Cihettir kıble.

Hani bu konuda İbn-i Abidin'in bir izahı var. Diyor ki, beynimizin ortasını üçgenin tepesi kabul edin. İkiz kenar veya eşkenar üçgen diyelim. Beynimizin içinde üçgenin üst tarafı, gözlerimizde alt tarafı. O üçgenin üst tarafından çıkan çizgiler gözlerinizden çıktığında o açının içerisinde Kabe kalıyorsa namaz sahihtir. Öyle ise kolaylık var demektir. Öyleyse bu milletin işini zorlaştırmayın. Bir cami yapıyorsanız bu işi kılı kılma ayarlayın. Yani pusulanızı alın. Bu sahada teknolojinin imkânları ne ise onu kullanın.

Nerede olursanız olun yüzlerinizi Mescid-i Haram'a doğru çeviriniz. O kendilerine kitap verilen bilirler ki, bu Rableri katından doğrudur, gerçektir.
Ehli kitabın da bu Kabe'nin kıble olduğu konusunda gerçekten bilgileri var. Çünkü onlar da diyorlar ki, Kabe'yi İbrahim yaptı. Onlar da biliyor ki, İbrahim oraya yöneldi. İshak oraya yöneldi, İsmail oraya yöneldi, Yakup oraya yöneldi. Bunu biliyorlar. Onun için Allah (c.c.) de onlarda bunu biliyorlar diyor. Allah onların yaptıklarından gafil değildir.Ama onlar öyle imansız ki.


145-Kendilerine kitap verilenlere her türlü delili getirsen, onlar yine senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Aslında onlar birbirinin kıblesine de uymazlar. Sana gelen ilimden sonra sen onların heveslerine uyacak olursan, işte o zaman zalimlerden olursun.

Ey Muhammed, yemin olsun ki sen, Yahudi ve Hıristiyanlara, kıblenin Mescid-i Harama doğru değiştirilmesinin farzıyetine dair bütün delilleri getirsen de yine seni tasdik etmez, senin sevdiğin kıbleye uymazlar. Sen de onların kıb­lesine tabi olacak değilsin. Yahudiler Hıristiyanların, Hıristiyanlar da Yahudile­rin kıblesine tabi olmazlar. O halde onları razı etmeyi bekleme. Bu elinde kıble, İbrahim ve ondan sonra gelen Peygamberlerin kıblesidir.Eğer sen bu Yahudi ve Hıristiyanların rızasını kazanmak ister de bunların, inatçı oldukları ve bâtıl üze­re bulunduklarına dair
bilgi geldikten sonra, onların da seni çevirdiğimiz kıble­nin, İbrahim ve diğer peygamberlerin kıblesi okluğunu bilmelerinden sonra bunların kıblesine döner, onların sapıklıklarına göz yumarsan, Allanın enirine karşı gelmen sebebiyle kendi kendine zulmedenlerden olursun.

Süddi diyor ki: "Bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi şudur: Kıblenin Kudüsten Kâbeye çevirilmesi üzerine Yahudiler: "Muhammed babasının memleke­tini ve doğduğu yeri özledi. Şayet bizim kıblemize yönelmeye devam edecek ol­saydı biz onun, gelmesini beklediğimiz adamımız olduğunu ümit ederdik." de­mişlerdi. İşte bunun üzerine Allah teala bu âyet-i kerimeyi indirdi.

8 Mayıs 2009 Cuma

Bakara;143

Böylece sizi insanlara karşı şahitler olasınız diye vasat (if­rat ve tefritten uzak) bir ümmet kıldık. Peygamberler de sizin üzeri­nize şahit olması için, Sen'in üzerinde bulunduğun Kabe'yi kıble yapmamız, Peygambere uyanlarla iki topuğu üzerine geri dönenleri ayırdetmek içindir. Şüphesiz bu büyük (bir olay)'dür. Ancak Al­lah'ın kendilerini doğru yola ilettiği kişilere değil. Allah imanınızı boşa çıkarmaz. Şüphesiz Allah insanlara şefkat eden ve esirgeyendir.

Bu âyet-i kerîmesinde'Allah (c.c.) bu Ümmet-i Muhammed'in orta bir ümmet olduğuna dikkatimizi çekiyor.

Efendimiz (a.s.v.) da; işlerin en hayırlısı orta olanıdır.

Hani yemeği çok yerseniz mideniz fesada uğrar. Mide rahatsızlığı geçirirsiniz. Yemeği az yerseniz yani çok az yerseniz yine vücudunun za­yıf kalır hastalanırsınız. Çok yerseniz de hastalanırsınız, yemezseniz de hastalanırsınız. Ama orta halli yemek yerseniz sıhhatli olursunuz, güçlü kuvvetli olursunuz. Dinimizin emirlerini yerine getirme imkânını bulmuş olursunuz. Her şeyde orta olanı en güzel olanıdır. Bir toplumda da bak­mışsınız ki, bir kısım insanlar pisliğin her çeşidini yapıyorlar ve ileriye doğru koşuyorlar. Yani hayallerinde geliştirdikleri her şeyi yapmaya yö­neliyorlar, ama bir kısım insanlar da var ki, 300 sene evvelki babasının evine razı, bineğine razı, getirdiği metodlara razı, onları en iyi olarak ka­bul ediyor.

Geçen cemaatdan bir tanesi "hocam dinimizde ev iki katlı olmalıdır diyor. Hayrola nerden çıkardın bunu? Eskiden babalarımızın evi iki katlı değil miydi? diyor. Altı ahır üstü de evdi. Babasının adeti sünnet oluver­miş. Evet babaları kötü bir şey yapmıyordu. O günün şartları içerisinde babalarının da bulduğu güzel bir buluştur. O hayvanlarının ısıtma enerji­sinden de yararlanıyorlardı onlar. Ama babasından gördüğünü din kabul ediyor. Biz öyle değiliz. Biz vasat ümmetiz. Biz geride kalanı beriye çe­kiyoruz. Ahlâksızlıkta ileri gideni de alıp kendimize çekiyoruz.

Yani topluca devlete, topluca Cennete gidiyoruz. Ahlâksızlığa gidipde berbat olup, perişan olanlarını da engelliyoruz. Geride kalıp sefil olma­larını da engelliyoruz.

Biz sizi böylece orta bir ümmet kıldık. Bir tarafta zulmeden insanlar var. Bir tarafta da kaderimiz buymuş diyen insanlar var bugün. Ben Fransa'da bir buçuk sene filan kaldım. İşçi olarak kaldım. Fabrikada Cezayir­liler vardı. İşçi olarak. Altmışdan sonra dünyaya gelenler epeyce diriler, iyiler. Ama ellide, kırklarda dünyaya gelenlere hiç iş yaptırmak mümkün değil. Gelin şöyle şöyle yapalım. Böyle yapalım desen Fransız ne dese iyidir. Fransız ne yaparsa güzeldir diyor. Ama altmıştan sonra dünyaya gelenler ise dediklerimize katılıyorlar. Şöyle yapalım. Böyle yapalım de­dik mi, onları yapıyorlardı. Yani bir tarafta zalimler var. Bir tarafta da za­limlerin gösterdiği her şeye kabul, bunlar bizim için de düşünürler. Ken­dileri için de düşünürler. Sağ olsunlar bizim için gecelerini dahi harcar­lar. Bizim işlerimizi de onlar idare ediverirler, deyip boyun eğenler var.

Biz öyle değiliz. Biz mazlumlara diyoruz ki, haklarınızı alınız. Za­limlere de yardım ediyoruz. Efendimiz (a.s.v.); demiş ki zalim kardeşine de, mazlum kardeşine de yardım et.

Sormuşlar "Ya Rasûlellah, mazluma yardım edelim de, zalime nasıl yardım edelim?" "Zalimi de zulmünden vazgeçirerek yardım edin." bu­yurmuş. Zalimi zulmünden vazgeçirmeli. Bir tarafta zalim bir tarafta mazlum. Biz de ümmeti vasatız. Zalimi de çekiyoruz, mazlumu da çeki­yoruz ve ikisini kardeş yapıyoruz. İşte orta ümmet bu. Yoksa zalimin ya­nında yer alıp, mazlumu ezmek veya mazlumun yanında kalıp boyun eğ­mek bize yaraşmaz.

Niçin, insanlara şahit olasınız diye. Yani ümmeti vasat kılması in­sanlara şahit olasınız için. Şahit olan ne yapar? kulağını açar, gözünü açar. Ne oluyor? Ne tür dalavereler dönüyor bu memlekette? Bu âyet-i kerîmeye göre şu İstanbul şehrinde hangi taşın altında bir karınca hareket ediyorsa, bir solucan hareket ediyorsa Müslüman bilmelidir. Hangi iman­sız hangi mahfelde ne çeviriyorsa onu bilmelidir. Hangi Allah'ın velisi hangi yerde bir iş yapıyorsa onu da bilmelidir. Yani ikisinin de şahidi oluvereceğiz biz. Ve Allah'ın Rasûlü de sizin üzerinize şahit olsun için. Allah'ın Rasûlü kendine nazil olan âyet-i kerimeleri sonuna kadar mü'minlere duyurmuş. En sonunda sahabeyi Arafat'ta bir araya getirmiş. Orada bazı şeyleri yine duyurmuş. Ve sormuşda: Allah'dan getirdiklerimi size ulaştırdım mı? Tebliğ edebildim mi? Hepsi bir ağızdan bağırmışlar: Tebliğ ettin Yâ Rasûlellah!!! O da şahit ol Yâ Rab, şahit ol Ya Rab diye Allah'ı, Rabbini şahit yapmış. Ya Rabbi ben tebligatımı yaptım. Yarın kı­yamet gününde "ben duymadım, ben gelmedim, ben görmedim" diyenle­re Allah'ın Rasûlü diyecek ki, Ben bu insanlara bu Kur'ân'ı eksiksiz ver­dim.

Bu dünyada, sorumluluğu yerine getirmek önemlidir. Ya Rabbi 1990 yılında İstanbul şehrinde Cağaloğlu'nda, Cezeri Kasımpaşa Camii'nin alt tarafında ben tebligatımı yaptım desem melekler dinlemezler ve şöyle derler; İstanbul şu kadar metre kare idi. O kadar metre karenin içerisinde sen yüz metre karelik veya yüz elli metre karelik bir alanda mı anlattın? Geri kalanlar ne olacak? Şurada 300 tane adama anlattın da, 8 milyon nü­fus ne olacak? Onun için şahitliğimizi biz doğru yapamıyoruz. Öbür dün­yada ayrıca hesaba çekileceğiz.

Onun için oraya buraya koşturuyoruz. Şurada da konuşalım, burada da konuşalım, diyoruz Gazetenin biri demiş ki, fazla konuşuyor. Ama konuştuğumuzu yazmış. Bak o arkadaşın kulağına da erişmiş. Oradakiler de Müslüman çocukları genelde. Yani onların da kulağına erişmiş. Demekki faydası var. Aleyhime konuşmuş, konuşsun varsın. Ama erişmiş bir şey iyidir.

Tefsire devam edelim: Daha önce Kudüs'e dönüyorlar. Daha sonra Mekke'ye dönüyorlar Bir kısım Araplar orada Kabe dururken niye biz Kudüs'e dönüyoruz demişler. Onlar burdan kaybetmişler. Şimdi ilk defa Kudüs'e dönülüyor ya. Ama Mekke'deki bir kısım imansızlar var ya itirazlarını yapmışlar. Yahu şurada Hz. İbrahim'den beri yıllardır Kabe'ye dönülüyordu. Şimdi Kudüs'e dönülüyor. Şimdi niye Kudüs'e dönülüyor? Damarları kabarmış adamların. Arab'ın ırkçılık damarları kabarmış. Ol­maz böyle şey demişler.

Dikkat ederseniz günümüzde Türkiye'de de aynen cahiliye dönemi insanlarının yaşadığı haleti ruhiyye vardır. Ebu Cehil gelmiş bir gün Pey­gamber Efendimiz'e demiş ki, bu Bilal'a söyle bir daha eşhedü, meşhedü demesin. Niye? O Habeşli olduğundan eshedü diyemiyormuş da, eshedü diyormuş. Yani şını güzel güzel söyliyemiyormuş. Peygamberimiz demiş ki, Bilal'in şını senin şınından hayırlıdır.

Şimdi Ebu Cehil Arab dilciliğini, ırkçılığını yapıyor. Günümüzde televizyonda biri çıkıyor, dinime sövüyor ama dinime söverken olanak olasılık gibi kelimeler kullanıyor.Sağcı bazı yazarlar,alıyor elîne kalemi yazıyor aklına geleni. Vay efendim devletin televizyonunda sen olanak, olasılık, ulusallı, mulusalh kelimeleri nasıl kullanırsın diyor. Asıl çatıla­cak yer adam dinine sövüyordu. Oradan gitmesi gerekirken yine sövme­sine laf etmiyor da, Türk dili bozuluyor diye çatıyor. Bu aynen Ebu Cehil mantığıdır.

Hem dinime çattığından dolayı hem Türk dilini bozduğundan dolayı müdahale etmek gerekiyor. Önce din sonra dil müdafaa edilmelidir.

Mekke'de de bir kısım insanlar efendim burada Kabe dururken niye biz Kudüs'e dönüyormuşuz, itirazında bulunuyorlar. Rabbim de, peygam­bere tabi olanlarla, peygamberin çizgisinden Ökçeyi döndürüverip gi­denleri ortaya çıkarmak için diyor. Allah (c.c.) orada Efendimize emretmişki Kudüs'e doğru döneceksin! Müslüman sahabiler derhal ve itirazsız gönüllerinde şüphe olmadan dönüvermişler. Derken Medine'ye hicret et­mişler ve Medine'de Kudüs'e doğru yönelirken bir emir gelmiş ve emri aldıkları an Peygamberimiz namazda iken dönmüş, ama öbür sahabelere de ilan edilmiş ey ahali duyduk duymadık demeyin dünden itibaren yani dün öğle namazından itibaren Allah Rasûlüne âyet nazil oldu. Bundan sonra Kabe'ye yöneleceğiz denilmiş. Ve Kabe'ye yönelivermişler. Cema­atin içinde Yahudi olan da var. Yalnız müslüman olmuş Yahudi. Kudüs'e dönüyordu. Eskiden beri döndüğü yer. Müslüman olan bu Yahudi, emir geliyor Mekke'ye dönün ve Mekke'ye gönlünde bir şek ve şüphesi olma­dan yine dönüveriyor. Ama bir kısım Yahudiler bu sefer yahu anlıyamadık bu da ne demektir? Dün o tarafa dönüyorlardı. Bugün bu tarafa dönü­yorlar, diye mırın kırın ediyorlar. Bunları yani bu gönlünde hastalık olan­ları ortaya çıkarıvermek için Allah (c.c.) bunu yapıverdiğini söylüyorlar. îşte bu bir kısım insanlara gayet ağır geliyor. Ama Allah'ın kendilerine hidayet verdiği kişilere bu ağır ve zor geliniyor.

Şimdi Yahudiler ve bir kısım Müslümanlar şöyle bir şey soruyorlar. Kudüs'e doğru namaz kılan bu insanlar, bu döneme erişemiyen yani hep Kudüs'e doğru namaz kılmış ve ölmüş sahabeler var bunlar ne olacak? Yahudiler bu lafı yayıvermişler, sahabeler arasında. Bu güne kadar yap­tıklarınız boşa mı gitti? Peygamberiniz bu tarafa döndü. Geçmişte ölenle­riniz ne olacak? Allah (c.c.) hiç bir boşluk bırakmıyor:

Allah sizin imanlarınızı zayi edecek değildir. O gün için Kudüs'e yö­nelmek iman idi. Ve o iman üzere amel ettiler. Onların o imanları zayi olmayacaktır. Allah insanlara karsı gayet merhametlidir, gayet şefkatlidir.

Aslında Peygamber Efendimiz (a.s.v.) Kudüs'e dönerken de gönlün­de hep şunu arzu edermiş. Ne olurdu Ya Rabbi kıblemiz olarak Kabe ol­saydı?! Temenni edermiş.