142-İnsanların idrakten yoksun kısmı diyecek ki: “Önceden yöneldikleri kıbleden bunları çeviren şey ne?” Sen de ki: Doğu da, batı da Allah'ındır. O, dilediğini dosdoğru bir yola ulaştırır.
"Peygamberliğinden önce ve risaletinin Mekke döneminin başlangıç yıllarında Muhammed (s) -ve O’nunla birlikte olanlar- namazlarında Kâbe'ye doğru yönelirlerdi. Bu, belli bir vahiy tarafından tavsiye edilmiş değildi, ama açıkçası Kâbe'nin -o dönemde İslam öncesi Arapların taptıkları çeşitli putlarla dolu olmasına rağmen- o zamana kadar Tek Allah'a adanmış ilk Mâbed olarak görülmesinin bir sonucu idi (karş. 3:96). Hz. Peygamber, Kudüs'ün -tevhîd inancının öteki kutsal merkezi- yüceliğinin farkında olduğundan, kural olarak, Kâbe'nin güney duvarının önünde durup kuzeye doğru namaz kılardı ki hem Kabe'yi hem de Kudüs'ü karşısına alabilsin. Medine'ye hicretinden sonra kuzeye doğru, yalnız Kudüs'ü kıble edinerek namaz kılmaya devam etti. Ancak Medine'ye varışından yaklaşık onaltı ay sonra Kâbe'yi kesin şekilde Kur’an'a tâbi olanların kıblesi olarak tayin eden vahiy (bu surenin 142-150. ayetleri) geldi. Böylece Kudüs'ün “terk edilmesi”, daha önce Müslümanların kendi kutsal şehirlerine doğru namaz kılmalarından dolayı sevinç duymuş olması gereken Medine Yahudilerini üzdü. İşte bu pasajın ilk cümlesi onlara atıf yapmaktadır. Ancak konuya tarihsel bakış açısından yaklaşılırsa ilahî buyruklarda kıble ile ilgili hiçbir değişiklik olmadığı görülür. Ve 142-150. ayetler vahyedilmeden önce bu konuda hiçbir talimat da mevcut değildi. Bu ayetlerin, esas olarak Hz. İbrahim'i ve o'nun akidesini konu alan önceki ayetlerle mantıksal bağlantısı, daha sonraları Kâbe olarak anılmaya başlanan Mâbedi ilk inşa edenin Hz. İbrahim olması gerçeğinde yatmaktadır."
Yahudi ve münafıklardan cahil ve beyinsiz olanlar diyeceklerdir ki: "Namazlarında yönelmiş oldukları kıblelerinden onların yüzünü çeviren ve onları döndüren nedir? Ey Muhammed, onlara de ki: "Doğunun, batının ve o ikisinin arasındaki varlıkların mülkiyetleri ancak Allaha aittir. O, yarattıklarından dilediğini hidayete kavuşturur ve doğru yola gitmelerine muvaffak kılar. Dilediğinden ise yardımını keser ve doğru yoldan saptırır. O halde önemli olan doğuya veya batıya dönmek değil Allahın emrine göre hareket etmektir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Medineye hicret ettikten sonra Kudüse doğru yönelerek namaz kılmış fakat bir zaman sonra Aliah teala, namaz kılarken Kabe´ye yönelmesini emretmiştir. Bu emir üzerine Resulullah (s.a.v.) Kâbeye doğru yönelmiş fakat ehl-i kitap ve münafıkların eleştirilerine maruz kalmıştır.
Bu meseleyi anlatan Bera b. Âzib diyor ki:
"Resulullah (s.a.v.) Medineye ilk geldiğinde Ensar´dan anne tarafından olan ecdadına veya dayılarına misafir oldu. Medinede on altı veya on yedi ay Kudiise doğru yönelerek namaz kıldı. Kudüse doğru namaz kılıyor fakat gönlünden kıblesinin Kabe olmasını arzu ediyordu.
Resulullahın Medinedeyken, Kâbeye doğru kıldığı ilk namaz bir ikindi namazıydı. Kendisiyle beraber başka insanlar da namaz kılmışlardı. Bu namazı kılanlardan bir tanesi, diğer bir mescide gitti. Orada namaz kılmakta olan cemaat rüku halindeydi. Oraya giden kişi: "Allah şahidim olsun ki ben, Resulullah ile birlikte Mekkeye (Kâbeye) yönelerek namaz kıldım." dedi. Bunun üzerine cemaat, durumlarını değiştirmeden aynı vaziyette Kâbeye doğru döndü.
Resulullahın, Kudüse doğru namaz kılması Yahudiler ve diğer ehl-i kitabın hoşuna gidiyordu. Resulullah, Kâbeye doğru yönelince bunu hoş karşılamadılar.
Ayrıca, Kıble Kâbeye doğru çevirilmeden Önce Kudüse doğru namaz kılan fakat o günden evvel ölmüş olan sahabiler vardı. Bunlar hakkında ne diyeceğimizi bilemez olduk. Bunun üzerine Allah teala: "... Allah sizin imanınızı (namazınızı) zayi edecek değildir.. âyetini indirdi. Yani bu âyet gelmeden önce Kudüse doğru namaz kılan ve bu âyet gelmeden evvel vefat eden Müslümanların namazları da sahihtir. Allah onların namazlarını kabul etmiştir.
Kıblenin sonradan değişmesi onların namazlarını iptal etmez.
Abdullah b. Abbas diyor ki: "Kıble Kudüs ten kâbeye çevrilince Yahudiler dediler ki:"Ey Muhammed, daha önce yöneldiğin kıbleye dön sana uyalım ve seni tasdik edelim." Bu sözleriyle Resulullahı dininde bocalatmaya çalışıyorlardı. İşte bunun üzerine "İnsanlar içinden beyinsiz olanlar diyeceklerdir ki:" âyet-i kerimesi nazil oldu.
Bu âyetin izahında Taberi diyor ki: "Âyet-i kerimede zikredilen "Beyinsiz insanlar"dan maksat, Mücahid, Bera b. Azib ve Abdullah b. Abbasa göre Yahudiler, Süddiye göre ise münafıklardır.
Resullahın, Kudüse yönelerek ne kadar bir zaman namaz kıldığı ihtilaflıdır. Said b. Cübeyr veya İkrimenin Abdullah b. Abbastan naklettiklerine ve Ebubekir b. Ayyaş´ın da, Bera b. Âzibdcn rivayet ettiğine göre, Resulullah Kudüse doğru on yedi ay namaz kılmıştır. Ebu İshakın Bera b. Azibden rivayet ettiğine ve Said b. el-Müseyyebe göre Resulullah Kudüse doğru on altı ay namaz kılmıştır.
Enes b. Mâlikten rivayet edildiğine göre, Resulullah Kudüse doğru dokuz veya on ay namaz kılmıştır.
Muaz b. Cebelden rivayet edildiğine göre on üç ay Kudüse doğru namaz kılmıştır.
Resullahın Kudüse doğru namaz kılması, ehl-i kitabı İslama kazandırmak için kendi içtihadıyla mı olmuştur? Yoksa Allah-tealanın ona emretmesiyle mi olmuştur? Bu hususta iki görüş zikredilmektedir.
Hasan-i Basri, İkrime ve Ebul Âliyeye göre Resulullah, kendi isteğiyle Kudüse doğru namaz kılmıştır. Ta ki Kudüse doğru yönelen Yahudileri İslama çeksin ve onların İman etmelerine vesile olsun.
Abdullah b. Abbas ve İbn-i Cüreyc´e göre ise, Allah teala, Resulullaha, Önce Kudüse doğru namaz kılmasını emretmişti. Resulullah ve sahabileri Allah tealanın emri gereği Kudüse doğru namaz kılıyorlardı. Fakat Resulullah Uz. İbauhimin kıblesi olan Kâbeye doğru namaz kılmak istiyor, yüzünü göğe doğru çevirip Allaha niyazda bulunuyordu. Bunun üzerine Allah teala Resulullahm, Kâbeye doğru yönelmesini emreden âyetleri indirdi.
Yahudi veya münafıkların, Resulullaha ve müminlere "Onları, üzerinde bulundukları kıbleden çeviren netlir*?" demelerinin sebebi, Abdullah b. Abbas tarafından şöyle izah edilmektedir: "Kıble Kudüsten Kâbeye çevirilince Resulullaha, Yahudilerden bir topluluk geldi ve ona: "Ey Muhammed, sen, İbıahimin dini üzere olduğunu iddia ettiğin halde bulunduğun kıbleden seni çeviren nedir? Tekrar eski kıblene dön ki sana tabi olalım ve seni tasdik edelim." dediler. Yahudiler bu sözleriyle Resulullahı dininde bocalatmak istiyorlardı. İşte bunun üzerine Allah teala bu âyet-i kerimeyi indirdi.
Abdullah b. Abbastan nakledilen başka bir görüşe göre, Allah tealanın ResuluUaha, Kâbeye doğru yönelmesini emretmesi üzerine Resulullah Kâbeye doğru namaz kılmaya başladı. Bunun üzerine bir kısım insanlar: "Bunları, üzerinde bulundukları kıbleden çeviren nedir? Şüphesiz ki bu adam, doğduğu yeri özledi." dediler. Bunun üzerine Allah teala bu âyeti indirdi. Süddi de bu âyetin münafıkların dedi odulan üzerine nazil olduğunu söylemiştir.
7 Mayıs 2009 Perşembe
6 Mayıs 2009 Çarşamba
Bakara ; 140-141
(140) Yoksa siz İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarının Yahudi veya Hristîyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: "Siz mi yoksa Allah mı daha iyi bilir? Allah tarafından bildirilen bir şeyi gizleyenden daha zalim kim vardır? Ve Allah yaptıklarınızdan gafil değildir."
Burada sayılan peygamberler Yahudilikten önceki peygamberler. Yani Hz. Musa'dan önce gelmiş peygamberlerdir. İbrahim, İsmail, İshak ve Yakup, bunların hepsini Yahudiler peygamber olarak kabul ediyorlar. Ancak, Yakup demiyorlar da Yakop diyorlar kendi aralarında. İbrahim demiyorlar da, Abrâham diyorlar. İsmail demiyorlar da Samuel diyorlar. Yani kendileri de biraz değiştirmekle beraber aynı isimleri kullanıyorlar. Peki siz bunlara iman ediyor musunuz? İman ediyoruz. Peygamber miydi? Peygamberdi. Peki Yahudi miydi? Hayır demeleri lazım. Çünkü Musa (a.s.)'den önceler. Yahudi değildirler derlerse zaten iddialarını kaybedecekler. Çünkü azaptan kurtulan Yahudi olanlardır diyorlar. Yahudi olanlar kurtulur diyorlar. Yahudi olmayan kurtulamaz. Peki, İbrahim Yahudi değildi, İsmail Yahudi değildi. Yakup Yahudi değildi. Ve İshak da Yahudi değildi. Öyleyse bunlar Cehennemde mi? diyemeyiz, bir insan Yahudi olmadan da Cennete gidermiş. Doğru yolu bulurmuş. Yani kendi ifadelerini ters yüz edip, kendilerine karşı malzeme olarak kullanmaktır bu.
Benim kendisinden de yararlandığım bir hoca efendi vardı. Kendisi Türkistan muhacirler indendi. Türkiye'ye gelmişti. Çok iyi bir âlimdi. Allah rahmet eylesin. Türkiye'de çok gayretli Müslüman kardeşlerimizden biri hoca efendiyi evine davet etmiş. Bir kaç tane de kendi arkadaşlarından davet etmiş. Bağlı oldukları hoca efendinin bir kitabını okumuşlar. Bu arada bizim hocaya sormuşlar. Sen bu kitaptan okudun mu hiç. Yok demiş, Türkiye'ye yeni geldim daha. Adam şaşmış "yahu sen nasıl hoca oldun?" demiş. Bu kitapları okumadın da. Hocam Allah rahmet eylesin çok zekiydi. Aynı mantığı kullanmış, "Şimdi bu efendi bu kitapları hoca olduktan sonra mı yazmış? Hoca olmadan Önce mi yazmış?" Hoca olduktan sonra yazmış demişler. "Pekiyi o nasıl hoca olmuş bu kitapları okumadan" demiş. Ve devam etmiş. "Bu hocanın okuyup kendini yetiştirdiği alim olduğu kitaplar insanı âlim yapar, ama kendi kitaplarını okuyan siz talebeleri sadece bu kitapları okuyarak âlim olamazsınız.." Ama o hoca efendinin yazdığı eserler iyi insan yetiştirir de hoca yetiştirmez. Mümkün değil.
Yani o yukarıda saydığımız peygamberler Yahudi miydi? Hıristiyan mıydı? değildi ikisi de değildi. Çünkü daha önceydiler. Yani Yahudilikten de önceydiler, Hıristiyanlıktan da önceydiler. Öyleyse bunların peygamberliğine inanıyor, Cennete gittiğine inanıyorsanız demek ki, Yahudi ve Hıristiyan olmayan, ama Allah'a teslim olan insanlar cennete gideceklerdir.
De ki onlara, siz mi daha iyi bilirsiniz? Allah mı daha iyi bilir. " Bu adam Cennet yüzü görmez, Cehennemden çıkmaz" diye çok adamlar hakkında biz kendi kendimize hüküm veririz. Allah (c.c.) de Allah mı daha iyi bilir? yoksa siz mi daha iyi bilirsiniz? diye sorar Her şeyi Allah (c.c.) bilir. O'nun yanında şahitliği gizleyenden daha zalim kim vardır? Şahitliği gizlemek. Bu iki anlama gelir. Şahitliği gizlemenin en büyük zulüm olduğunu ifade eden birinci durum şu: Bugünkü hayatımızda gördüğümüz olayları ters yüz etmek. Adam sizi şahit olarak çağırmış, borç nedeniyle herhangi bir kavga nedeniyle veya herhangi bir söz verilmiş, akitler yapılmış bu konuda siz şahitsiniz ve bir gün şahadetinize başvuruluyor. Siz de bu şahitliğinizi gizliyorsunuz. Ben duymadım efendim. Ben bunu görmedim efendim. Hatırlamıyorum efendim gibi reddiyelerde bulunacak olursanız şahitlikten dönmüş oluyorsunuz. Şahitliği gizliyorsunuz. Böylelikle zalim oluyorsunuz. Hem de zalimlerin en zalimi oluyorsunuz bu hukukî sahada, amelî sahada şahitliği gizlemedir.
Bir de Allah (c.c.)'a iman ettiği halde, şehadet getirmeyen kişiler. Allah'ın tabiattaki âyetlerini gördüğü halde, bu çiçeği yaratan Allah'tır, ben yaratmadığıma göre Allah'tır. Bu denizi ben yapmadığım halde bu suyu burada, ben biriktirmediğime Hanımlarımızla, çocuklarımızla su getirip denizi kovalarla biz doldurmadık. Ve böyle yapacak olsaydık kendi evlerimizde su sıkıntısı çekmezdik. Bunları biz yapmadığımıza göre bir yapan var. Bu da Allah (c.c.)'dür diyoruz. Biz Eşhedü en la ilahe illalah derken bu şahitlikte bulunuyoruz.
Bir şeyi gören, duyan kişinin onu bir yerde, yetkili bir makam önünde ifade etmesine şahitlik diyoruz. Biz gördüğümüze, tabiatta gördüklerimize, duyduğumuza, Kur'ân âyetlerinden duyduklarımıza şahitlik yapıyoruz. Mecliste, camide, kışlada, karakolda, çarşıda her yerde şahitlik yaparsak şahitliğimizi gizlememiş kişilerden oluruz. Eğer bunu gizleyecek olsak yanımızda dinime hakaret edilirken sessiz kalacak olursak orada şahitliğimizi gizlemiş oluyoruz. Ve böylece zalimler arasına giriveriyoruz. Yahudiler de biliyorlar ki, İbrahim (a.s.) Allah'ın Peygamberidir. Yahudi değildir. İsmail (a.s.) bilirler ki, Allah'ın peygamberidir. Yahudi değildir. İshak, Yakup ve onun torunları peygamberdirler. Ama Yahudi değildirler. Fakat bunu gizleme tarafına gidiverirler. Allah Teâlâ da bunu yapanların zalim olduklarını ifade ediyor. Onlar ne kadar gizlerlerse gizlesinler, Allah sizlerin yaptığınızdan gafil değildir. En gizli yerde karanlık bir gecede, karanlık bir odada, kara taşın üzerindeki, kara karıncanın ayağının hareketini bilir diye tarif etmişler. Karanlık gecede, karanlık bir odadaki, kara taşın üzerindeki, kara karıncanın ayağının hareketini dahi Allah (c.c.) bilir. Ayağının sesini dahi bilir ve işitir. Öyleyse gizli bir yerde gizli bir hareket yapmamıza imkân yoktur. Gizli bir kötülük yapmamıza imkân yoktur.
Peki, ne yapalım? Bu adamlar böyle zaman içerisinde mücadele vermişler peygamberime karşı. Allah (c.c.) diyor ki;
(141) Onlar bir ümmetti geçti. Onların kazandığı onlara, sizin kazandığınız sizedir. Ve siz onların yaptığından sorumlu tutulmayacaksınız.
Onlar geçmiş bir toplumdur. Onların yaptığı onlara, sizin yaptığınız size. Onların kazandığı onların lehine, sizin kazandığınız sizin lehinize. Onların yaptığından siz sorumlu değilsiniz, sorulmayacaksınız diyor Allah (c.c).
Burada iki yönlü düşünmek gerekiyor. Bir, onlar geçen bir toplumdur. Geçmiş bir toplumdur. Onların yaptığı onlara, sizin yaptığınız size. Siz onlardan sorumlu değilsiniz. Yani tutup da elinize bir teşbih alıp Yahudi'ye lanet olsun, Yahudi'ye lanet olsun diye teşbih çekmenize gerek yok. Onlar geçmiştir. Siz o dönemin Yahudi'si veya Hristiyanıyla mücadele vermek mecburiyetinde değilsiniz. Ancak günümüzün Yahudi, Hristiyanıyla mücadele vermekle görevlisiniz. Hani adam tâ Peygamber Efendimiz (a.s.v.) döneminde Efendimize hakaret eden Kâb b. Eşref için vay imansız vay! O dönemde olsam da şöyle boynunu sıkıverseydim diyor. Peki ama aynen günümüzde yaşayan bir Yahudi aynısını yapıyor. Veya bir Hıristiyan yapıyor. Veya Akif in tabiriyle "adı Osmanlı, ruhu Yunanlı" olan adamlar yapıyor. Yani bu memlekette bu toprakta doğmuş. Anası müslüman babası müslüman. Adı Ali, Veli olan bizim adımızdan ama iç dünyası onların casusluğunu yapıyor. Biz bu kişilere karşı mücadele vermekle sorumluyuz. Yani kendi çağımızdan sorumluyuz. Bu âyet-i kerîme bunu ifade ediyor. Onlara karşı geçmiş toplumlara lanet okumak yerine, kendi çağımızdaki kâfire karşı mücadele vermemizi bize işaret ediyor âyet-i kerîme.
Burada sayılan peygamberler Yahudilikten önceki peygamberler. Yani Hz. Musa'dan önce gelmiş peygamberlerdir. İbrahim, İsmail, İshak ve Yakup, bunların hepsini Yahudiler peygamber olarak kabul ediyorlar. Ancak, Yakup demiyorlar da Yakop diyorlar kendi aralarında. İbrahim demiyorlar da, Abrâham diyorlar. İsmail demiyorlar da Samuel diyorlar. Yani kendileri de biraz değiştirmekle beraber aynı isimleri kullanıyorlar. Peki siz bunlara iman ediyor musunuz? İman ediyoruz. Peygamber miydi? Peygamberdi. Peki Yahudi miydi? Hayır demeleri lazım. Çünkü Musa (a.s.)'den önceler. Yahudi değildirler derlerse zaten iddialarını kaybedecekler. Çünkü azaptan kurtulan Yahudi olanlardır diyorlar. Yahudi olanlar kurtulur diyorlar. Yahudi olmayan kurtulamaz. Peki, İbrahim Yahudi değildi, İsmail Yahudi değildi. Yakup Yahudi değildi. Ve İshak da Yahudi değildi. Öyleyse bunlar Cehennemde mi? diyemeyiz, bir insan Yahudi olmadan da Cennete gidermiş. Doğru yolu bulurmuş. Yani kendi ifadelerini ters yüz edip, kendilerine karşı malzeme olarak kullanmaktır bu.
Benim kendisinden de yararlandığım bir hoca efendi vardı. Kendisi Türkistan muhacirler indendi. Türkiye'ye gelmişti. Çok iyi bir âlimdi. Allah rahmet eylesin. Türkiye'de çok gayretli Müslüman kardeşlerimizden biri hoca efendiyi evine davet etmiş. Bir kaç tane de kendi arkadaşlarından davet etmiş. Bağlı oldukları hoca efendinin bir kitabını okumuşlar. Bu arada bizim hocaya sormuşlar. Sen bu kitaptan okudun mu hiç. Yok demiş, Türkiye'ye yeni geldim daha. Adam şaşmış "yahu sen nasıl hoca oldun?" demiş. Bu kitapları okumadın da. Hocam Allah rahmet eylesin çok zekiydi. Aynı mantığı kullanmış, "Şimdi bu efendi bu kitapları hoca olduktan sonra mı yazmış? Hoca olmadan Önce mi yazmış?" Hoca olduktan sonra yazmış demişler. "Pekiyi o nasıl hoca olmuş bu kitapları okumadan" demiş. Ve devam etmiş. "Bu hocanın okuyup kendini yetiştirdiği alim olduğu kitaplar insanı âlim yapar, ama kendi kitaplarını okuyan siz talebeleri sadece bu kitapları okuyarak âlim olamazsınız.." Ama o hoca efendinin yazdığı eserler iyi insan yetiştirir de hoca yetiştirmez. Mümkün değil.
Yani o yukarıda saydığımız peygamberler Yahudi miydi? Hıristiyan mıydı? değildi ikisi de değildi. Çünkü daha önceydiler. Yani Yahudilikten de önceydiler, Hıristiyanlıktan da önceydiler. Öyleyse bunların peygamberliğine inanıyor, Cennete gittiğine inanıyorsanız demek ki, Yahudi ve Hıristiyan olmayan, ama Allah'a teslim olan insanlar cennete gideceklerdir.
De ki onlara, siz mi daha iyi bilirsiniz? Allah mı daha iyi bilir. " Bu adam Cennet yüzü görmez, Cehennemden çıkmaz" diye çok adamlar hakkında biz kendi kendimize hüküm veririz. Allah (c.c.) de Allah mı daha iyi bilir? yoksa siz mi daha iyi bilirsiniz? diye sorar Her şeyi Allah (c.c.) bilir. O'nun yanında şahitliği gizleyenden daha zalim kim vardır? Şahitliği gizlemek. Bu iki anlama gelir. Şahitliği gizlemenin en büyük zulüm olduğunu ifade eden birinci durum şu: Bugünkü hayatımızda gördüğümüz olayları ters yüz etmek. Adam sizi şahit olarak çağırmış, borç nedeniyle herhangi bir kavga nedeniyle veya herhangi bir söz verilmiş, akitler yapılmış bu konuda siz şahitsiniz ve bir gün şahadetinize başvuruluyor. Siz de bu şahitliğinizi gizliyorsunuz. Ben duymadım efendim. Ben bunu görmedim efendim. Hatırlamıyorum efendim gibi reddiyelerde bulunacak olursanız şahitlikten dönmüş oluyorsunuz. Şahitliği gizliyorsunuz. Böylelikle zalim oluyorsunuz. Hem de zalimlerin en zalimi oluyorsunuz bu hukukî sahada, amelî sahada şahitliği gizlemedir.
Bir de Allah (c.c.)'a iman ettiği halde, şehadet getirmeyen kişiler. Allah'ın tabiattaki âyetlerini gördüğü halde, bu çiçeği yaratan Allah'tır, ben yaratmadığıma göre Allah'tır. Bu denizi ben yapmadığım halde bu suyu burada, ben biriktirmediğime Hanımlarımızla, çocuklarımızla su getirip denizi kovalarla biz doldurmadık. Ve böyle yapacak olsaydık kendi evlerimizde su sıkıntısı çekmezdik. Bunları biz yapmadığımıza göre bir yapan var. Bu da Allah (c.c.)'dür diyoruz. Biz Eşhedü en la ilahe illalah derken bu şahitlikte bulunuyoruz.
Bir şeyi gören, duyan kişinin onu bir yerde, yetkili bir makam önünde ifade etmesine şahitlik diyoruz. Biz gördüğümüze, tabiatta gördüklerimize, duyduğumuza, Kur'ân âyetlerinden duyduklarımıza şahitlik yapıyoruz. Mecliste, camide, kışlada, karakolda, çarşıda her yerde şahitlik yaparsak şahitliğimizi gizlememiş kişilerden oluruz. Eğer bunu gizleyecek olsak yanımızda dinime hakaret edilirken sessiz kalacak olursak orada şahitliğimizi gizlemiş oluyoruz. Ve böylece zalimler arasına giriveriyoruz. Yahudiler de biliyorlar ki, İbrahim (a.s.) Allah'ın Peygamberidir. Yahudi değildir. İsmail (a.s.) bilirler ki, Allah'ın peygamberidir. Yahudi değildir. İshak, Yakup ve onun torunları peygamberdirler. Ama Yahudi değildirler. Fakat bunu gizleme tarafına gidiverirler. Allah Teâlâ da bunu yapanların zalim olduklarını ifade ediyor. Onlar ne kadar gizlerlerse gizlesinler, Allah sizlerin yaptığınızdan gafil değildir. En gizli yerde karanlık bir gecede, karanlık bir odada, kara taşın üzerindeki, kara karıncanın ayağının hareketini bilir diye tarif etmişler. Karanlık gecede, karanlık bir odadaki, kara taşın üzerindeki, kara karıncanın ayağının hareketini dahi Allah (c.c.) bilir. Ayağının sesini dahi bilir ve işitir. Öyleyse gizli bir yerde gizli bir hareket yapmamıza imkân yoktur. Gizli bir kötülük yapmamıza imkân yoktur.
Peki, ne yapalım? Bu adamlar böyle zaman içerisinde mücadele vermişler peygamberime karşı. Allah (c.c.) diyor ki;
(141) Onlar bir ümmetti geçti. Onların kazandığı onlara, sizin kazandığınız sizedir. Ve siz onların yaptığından sorumlu tutulmayacaksınız.
Onlar geçmiş bir toplumdur. Onların yaptığı onlara, sizin yaptığınız size. Onların kazandığı onların lehine, sizin kazandığınız sizin lehinize. Onların yaptığından siz sorumlu değilsiniz, sorulmayacaksınız diyor Allah (c.c).
Burada iki yönlü düşünmek gerekiyor. Bir, onlar geçen bir toplumdur. Geçmiş bir toplumdur. Onların yaptığı onlara, sizin yaptığınız size. Siz onlardan sorumlu değilsiniz. Yani tutup da elinize bir teşbih alıp Yahudi'ye lanet olsun, Yahudi'ye lanet olsun diye teşbih çekmenize gerek yok. Onlar geçmiştir. Siz o dönemin Yahudi'si veya Hristiyanıyla mücadele vermek mecburiyetinde değilsiniz. Ancak günümüzün Yahudi, Hristiyanıyla mücadele vermekle görevlisiniz. Hani adam tâ Peygamber Efendimiz (a.s.v.) döneminde Efendimize hakaret eden Kâb b. Eşref için vay imansız vay! O dönemde olsam da şöyle boynunu sıkıverseydim diyor. Peki ama aynen günümüzde yaşayan bir Yahudi aynısını yapıyor. Veya bir Hıristiyan yapıyor. Veya Akif in tabiriyle "adı Osmanlı, ruhu Yunanlı" olan adamlar yapıyor. Yani bu memlekette bu toprakta doğmuş. Anası müslüman babası müslüman. Adı Ali, Veli olan bizim adımızdan ama iç dünyası onların casusluğunu yapıyor. Biz bu kişilere karşı mücadele vermekle sorumluyuz. Yani kendi çağımızdan sorumluyuz. Bu âyet-i kerîme bunu ifade ediyor. Onlara karşı geçmiş toplumlara lanet okumak yerine, kendi çağımızdaki kâfire karşı mücadele vermemizi bize işaret ediyor âyet-i kerîme.
5 Mayıs 2009 Salı
Bakara; 138-139
(138) Allah'ın boyasıyla boyanınız. Allah'tan daha güzel boyası olan kim var? Biz ancak O'na ibadet edenleriz.
İnsanlara senin rengin ne diyorlar günümüzde. Senin rengin ne söyle bakalım diyoruz ya. Türkiye'de bu siyasî yelpazede yeşil renk tutmuştur. Bir de kırmızı renk tutmuştur. Ha bir de renksizler var. Kırmızı vardır. Yeşil vardır. Bir de renksizler vardır.
Ayet-i kerime zaten bunu konu ediniyor. Bu yeni değil yani günümüz insanının çıkardığı bir şey değil. Günümüzde kırmızı, yeşil bir de renksizlik söz konusu. İnsan bir çok şeyleri izah konusunda ya renklerle, ya çizgilerle, ya desenlerle ifade edecektir.
Ta Peygamber Efendimiz (a.s.v.) döneminde de aynı şekilde rengin ne senin? Seninki Yahudi, seninki Hıristiyan, gibi ifadeler kullanılıyormuş.
Allah (c.c.) de diyor ki, Allah'ın boyasıyle boyanınız. Allah'ın boyasından daha güzel boya kimindir?
İnsan Allah'ın boyasıyla nasıl boyanır? Yürüyüşünü, oturuşunu, kalkışını, eşiyle, çocuklarıyla, komşularıyla, tanıdıklanyla, dostlarıyla, arkadaşlarıyla, tanımadıklarıyla ve bütün tabiattaki yaratıklarla olan münasebetlerini Allah'ın Kitabına göre yönlendirecek olursa, Allah'ın boyasiyle boyanmış demektir.
Bu âyet-i kerîme nazil olunca birisi sormuş: Allah'ın boyası nasıl olur? Allah, boya da yapar mı demiş.
Evet, tabiattaki kırmızı renkleri, yeşil renkleri, sarı renkleri, turuncu renkleri bütün renkleri yaratan O'dur denmiş. Yani buradaki boya aslında bizim hayatımızın aldığı istikamettir. İslâmî çizgide yürümekten daha güzel bir yolun olmadığını ifade ediyor Allah (c.c). Ama tabiattaki renkleri de Allah (c.c.)'ün yarattığı bir hadisi şerifte ifade edilmiş. Ve Haşr suresinin son ayetin de okuduğumuz (El Musavvir) ismi cemali de bunu ifade etmektedir.
Allahü Teala "Musavir'"dir. Yani eşyaya şekil veren, desen veren, renk veren Allah (c.c.)'dür. Bakıyoruz da, dünyanın en ünlü ressamının yaptığı bir resim bir milyar, beş milyar dolara veya marka satılıyor. Bir ressamın aya bakan çiçekleri, bir kaç milyara satılmış. Hakikaten güzel yapmıştır. Ama adamın kendisi bile yaptığından memnun değilmiş. "Ben bu aya bakan veya güne bakan çiçeğinin bin halinden bir halini, kokusuz, cansız ve o tazeliğini de veremeden donduruyorum" diyor. Dışarda gördüğünüz ayçiçeği (veya güne bakan çiçeği diyorlar.) O çiçeğin yaşarken, canlı tazeliği var, kokusu var, gıdası var içinde. Ama bir ressam veya bir fotoğraf makinası o çiçeğin bin halinden bir halini donduruveriyor. Ondan sonra da bize sanat diye veriliyor. Sanattır, yani bu ressamın yaptığı sanattır ama, asıl ressam Allah (c.c.)'dür. Musavvir olan O'dur. Onun renginden daha güzel bir renk vermek te mümkün değil. Hani Sultanahmet'te Ercail çiçeklerini görüyorsunuz, aynı yaprağın üzerinde görüyorsunuz moru var, kırmızısı var, yeşili var, sarısı var. Ressamlar onu takdir eder, ressama tapan insanlar onu takdir edemez yalnız. Çünkü ressam onun değerini bilir. Hatta tabiat bizim ilham kaynağımızdır der ressamlar. Ressam doğru söylüyor. Tabiat bizim ilham kaynağımız. Ama tabiatı yaratanı da bir tanıyıverseler ki, bunu yapan vardır mutlak surette bir de tabiatı yaratanı tanımak lazım.
Biz o tabiatı boyayana ibadet yaparız diyoruz. Ne güzel sanat galerisini geziyorsunuz. Ondan sonra da oraya bir defter bırakmışlar, yazıyorsunuz çok hoşuma gitti. "Renkleriniz fena değil veya çizginiz fena değil." Efendim bir sürü şeyler yazılıyor. Yazılsın, biz de yazıyoruz. Yalnız, Allah (c.c.)'ün galerisinde dolaştıktan sonra, Allah'ın ahkâmına göre yaşadıktan sonra diyoruz ve yazıyoruz: "Biz bu tabiatı yaratan ve bu tabiatı yöneten ve bu tabiatta renk cümbüşünü, ses cümbüşünü meydana getiren Allah (c.c.)'e ibadet ediyoruz O'nun yarattıklarına ibadet etmiyoruz."
O'nun yarattıklarına, Allah'ın hakimiyetine karşı duracak bir yönetim hakkını da vermiyoruz diyoruz. Allah (c.c.) 139. âyet-i kerîmede de şöyle diyor.
(139)De ki: Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz olduğu halde, O'nun hakkında bizimle tartışmaya mı girişiyorsunuz? Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir. Biz O'na gönülden bağlananlarız.
De ki o kâfir gurubuna, Allah konusunda siz Benimle çekişmek mi istiyorsunuz? Benimle çekişiyor musunuz? O sizin de Rabbiniz Benim de Rabbim. O sizin ve Benim Rabbim olduğu halde, Allah konusunda Benimle çekişiyor musunuz? Yani Yahudiler'in, Hıristiyanların, putperestlerin hepsi biliyorlar ki, Allah (c.c.)'dür onları yaratan. Yaratmada inkâr eden yok hiç. Yukarıdaki âyet-i kerîmelerde gördük: Yeri ve göğü kim yarattı denilse derler ki, Allah'tır. Yaratan Allah'tır!
Peki ayrılık nereden geliyor. Yönetimden geliyor. Diyorlar ki, Allah yeri göğü yaratmıştır, çiçeklerle donatmıştır ama yönetimi bizlere bırakmıştır. Biz de kendi çıkarlarımız doğrultusunda bu işi yaparız. Peygamber Efendimiz (a.s.v.) ile çekişiyorlar. Peygamber Efendimiz'e emir veriyor Allah: "Allah sizin de Rabbiniz, Benim de Rabbim olduğu halde niye siz Allah konusunda Benimle çekişiyorsunuz. O'nun huzuruna da döneceksiniz. Öyleyse O'nun dediklerini yapın. Benim karşıma geçipte çekişmeyin," de onlara. Eğer çekişmeye devam ederlerse, "Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız size. Biz O Allah (c.c.)'e ihlasla amel edeceğiz, ihlasla iman edeceğiz, de. İhlas, bunun benzeri Türkçe'de kullanılıyor. Halis altun deriz. Yani som altun diyoruz. Halis kelimesini kullanıyoruz. Yani halis altun, içinde gümüş karışımı ve bakır karışımı olmayan. Mahza altun. 999 milyemlik bir altun bu veya 1000 milyemlik altun.
Bu ihlas kelimesi de, İhlas Sûresinde bütün kelimeler orada Allah'ın varlığını, birliğini, herkesin O'na muhtaç olduğunu, Allah'ın kimseye muhtaç olmadığını, hiçbir kimsenin Allah'a benzemediğini, Allah'ın doğmadığını ve de doğurmadığını ifade eden yani o âyet bütün kelime ve harfleriyle yalnız Allah'ı anlattığından dolayı İhlas sûresi denilmiş.
Ticaretle ilgili, çekle ilgili, çapla ilgili hiç bir ifade yok İhlas Sûresinde. Onun içindir ki, İhlas denilmiş. Biz O'na imanımızda ve amelimizde ihlasla ibadet, ihlasla iman ediyoruz. Yani karışıklık yok. Netlik var. Yani % 99 Allah'ın emirlerini yerine getirelim de, bir de şu arkadaş bizi kurtarmış şöyle etmiş, böyle etmiş onun dediğini de yapsak... Allah'ın emrine karşı ama, varsın pis herifin dediği de olsun, dersek herhangi bir adamın yaptığını, tuttuğunu Allah'ın emriyle beraber denk kabul edecek olursak, bu sefer % 99 Allah'ın emri % l'de onun yani herhangi birinin emri olunca ne oluyor? Bin gramlık tatlı suya bir gram zehir konmuş gibi oluyor.
İnsanlara senin rengin ne diyorlar günümüzde. Senin rengin ne söyle bakalım diyoruz ya. Türkiye'de bu siyasî yelpazede yeşil renk tutmuştur. Bir de kırmızı renk tutmuştur. Ha bir de renksizler var. Kırmızı vardır. Yeşil vardır. Bir de renksizler vardır.
Ayet-i kerime zaten bunu konu ediniyor. Bu yeni değil yani günümüz insanının çıkardığı bir şey değil. Günümüzde kırmızı, yeşil bir de renksizlik söz konusu. İnsan bir çok şeyleri izah konusunda ya renklerle, ya çizgilerle, ya desenlerle ifade edecektir.
Ta Peygamber Efendimiz (a.s.v.) döneminde de aynı şekilde rengin ne senin? Seninki Yahudi, seninki Hıristiyan, gibi ifadeler kullanılıyormuş.
Allah (c.c.) de diyor ki, Allah'ın boyasıyle boyanınız. Allah'ın boyasından daha güzel boya kimindir?
İnsan Allah'ın boyasıyla nasıl boyanır? Yürüyüşünü, oturuşunu, kalkışını, eşiyle, çocuklarıyla, komşularıyla, tanıdıklanyla, dostlarıyla, arkadaşlarıyla, tanımadıklarıyla ve bütün tabiattaki yaratıklarla olan münasebetlerini Allah'ın Kitabına göre yönlendirecek olursa, Allah'ın boyasiyle boyanmış demektir.
Bu âyet-i kerîme nazil olunca birisi sormuş: Allah'ın boyası nasıl olur? Allah, boya da yapar mı demiş.
Evet, tabiattaki kırmızı renkleri, yeşil renkleri, sarı renkleri, turuncu renkleri bütün renkleri yaratan O'dur denmiş. Yani buradaki boya aslında bizim hayatımızın aldığı istikamettir. İslâmî çizgide yürümekten daha güzel bir yolun olmadığını ifade ediyor Allah (c.c). Ama tabiattaki renkleri de Allah (c.c.)'ün yarattığı bir hadisi şerifte ifade edilmiş. Ve Haşr suresinin son ayetin de okuduğumuz (El Musavvir) ismi cemali de bunu ifade etmektedir.
Allahü Teala "Musavir'"dir. Yani eşyaya şekil veren, desen veren, renk veren Allah (c.c.)'dür. Bakıyoruz da, dünyanın en ünlü ressamının yaptığı bir resim bir milyar, beş milyar dolara veya marka satılıyor. Bir ressamın aya bakan çiçekleri, bir kaç milyara satılmış. Hakikaten güzel yapmıştır. Ama adamın kendisi bile yaptığından memnun değilmiş. "Ben bu aya bakan veya güne bakan çiçeğinin bin halinden bir halini, kokusuz, cansız ve o tazeliğini de veremeden donduruyorum" diyor. Dışarda gördüğünüz ayçiçeği (veya güne bakan çiçeği diyorlar.) O çiçeğin yaşarken, canlı tazeliği var, kokusu var, gıdası var içinde. Ama bir ressam veya bir fotoğraf makinası o çiçeğin bin halinden bir halini donduruveriyor. Ondan sonra da bize sanat diye veriliyor. Sanattır, yani bu ressamın yaptığı sanattır ama, asıl ressam Allah (c.c.)'dür. Musavvir olan O'dur. Onun renginden daha güzel bir renk vermek te mümkün değil. Hani Sultanahmet'te Ercail çiçeklerini görüyorsunuz, aynı yaprağın üzerinde görüyorsunuz moru var, kırmızısı var, yeşili var, sarısı var. Ressamlar onu takdir eder, ressama tapan insanlar onu takdir edemez yalnız. Çünkü ressam onun değerini bilir. Hatta tabiat bizim ilham kaynağımızdır der ressamlar. Ressam doğru söylüyor. Tabiat bizim ilham kaynağımız. Ama tabiatı yaratanı da bir tanıyıverseler ki, bunu yapan vardır mutlak surette bir de tabiatı yaratanı tanımak lazım.
Biz o tabiatı boyayana ibadet yaparız diyoruz. Ne güzel sanat galerisini geziyorsunuz. Ondan sonra da oraya bir defter bırakmışlar, yazıyorsunuz çok hoşuma gitti. "Renkleriniz fena değil veya çizginiz fena değil." Efendim bir sürü şeyler yazılıyor. Yazılsın, biz de yazıyoruz. Yalnız, Allah (c.c.)'ün galerisinde dolaştıktan sonra, Allah'ın ahkâmına göre yaşadıktan sonra diyoruz ve yazıyoruz: "Biz bu tabiatı yaratan ve bu tabiatı yöneten ve bu tabiatta renk cümbüşünü, ses cümbüşünü meydana getiren Allah (c.c.)'e ibadet ediyoruz O'nun yarattıklarına ibadet etmiyoruz."
O'nun yarattıklarına, Allah'ın hakimiyetine karşı duracak bir yönetim hakkını da vermiyoruz diyoruz. Allah (c.c.) 139. âyet-i kerîmede de şöyle diyor.
(139)De ki: Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz olduğu halde, O'nun hakkında bizimle tartışmaya mı girişiyorsunuz? Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir. Biz O'na gönülden bağlananlarız.
De ki o kâfir gurubuna, Allah konusunda siz Benimle çekişmek mi istiyorsunuz? Benimle çekişiyor musunuz? O sizin de Rabbiniz Benim de Rabbim. O sizin ve Benim Rabbim olduğu halde, Allah konusunda Benimle çekişiyor musunuz? Yani Yahudiler'in, Hıristiyanların, putperestlerin hepsi biliyorlar ki, Allah (c.c.)'dür onları yaratan. Yaratmada inkâr eden yok hiç. Yukarıdaki âyet-i kerîmelerde gördük: Yeri ve göğü kim yarattı denilse derler ki, Allah'tır. Yaratan Allah'tır!
Peki ayrılık nereden geliyor. Yönetimden geliyor. Diyorlar ki, Allah yeri göğü yaratmıştır, çiçeklerle donatmıştır ama yönetimi bizlere bırakmıştır. Biz de kendi çıkarlarımız doğrultusunda bu işi yaparız. Peygamber Efendimiz (a.s.v.) ile çekişiyorlar. Peygamber Efendimiz'e emir veriyor Allah: "Allah sizin de Rabbiniz, Benim de Rabbim olduğu halde niye siz Allah konusunda Benimle çekişiyorsunuz. O'nun huzuruna da döneceksiniz. Öyleyse O'nun dediklerini yapın. Benim karşıma geçipte çekişmeyin," de onlara. Eğer çekişmeye devam ederlerse, "Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız size. Biz O Allah (c.c.)'e ihlasla amel edeceğiz, ihlasla iman edeceğiz, de. İhlas, bunun benzeri Türkçe'de kullanılıyor. Halis altun deriz. Yani som altun diyoruz. Halis kelimesini kullanıyoruz. Yani halis altun, içinde gümüş karışımı ve bakır karışımı olmayan. Mahza altun. 999 milyemlik bir altun bu veya 1000 milyemlik altun.
Bu ihlas kelimesi de, İhlas Sûresinde bütün kelimeler orada Allah'ın varlığını, birliğini, herkesin O'na muhtaç olduğunu, Allah'ın kimseye muhtaç olmadığını, hiçbir kimsenin Allah'a benzemediğini, Allah'ın doğmadığını ve de doğurmadığını ifade eden yani o âyet bütün kelime ve harfleriyle yalnız Allah'ı anlattığından dolayı İhlas sûresi denilmiş.
Ticaretle ilgili, çekle ilgili, çapla ilgili hiç bir ifade yok İhlas Sûresinde. Onun içindir ki, İhlas denilmiş. Biz O'na imanımızda ve amelimizde ihlasla ibadet, ihlasla iman ediyoruz. Yani karışıklık yok. Netlik var. Yani % 99 Allah'ın emirlerini yerine getirelim de, bir de şu arkadaş bizi kurtarmış şöyle etmiş, böyle etmiş onun dediğini de yapsak... Allah'ın emrine karşı ama, varsın pis herifin dediği de olsun, dersek herhangi bir adamın yaptığını, tuttuğunu Allah'ın emriyle beraber denk kabul edecek olursak, bu sefer % 99 Allah'ın emri % l'de onun yani herhangi birinin emri olunca ne oluyor? Bin gramlık tatlı suya bir gram zehir konmuş gibi oluyor.
4 Mayıs 2009 Pazartesi
Bakara; 136-137
136-Deyin ki: 'Biz Allah'a; bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa'ya verilen ile peygamberlere Rabbinden verilene iman ettik. Onlardan hiç birini diğerlerinden ayırdetmeyiz ve biz O'na teslim olmuşlarız.'
"Ey müminler, "Yahdudi olun ki hidayete eresiniz" diyen Yahudilere ve "Hıristiyan olun ki hidayete eresiniz." diyen Hıristiyanlara deyin ki: "Biz, Allah'ı tasdik ettik, Muhammede indirilen kitabı tasdik ettik. Aynı şekilde Peygamberlerden İbrahime, İsmaile, İshaka, Yakuba ve Yakubun soyundan gelen peygamberlere indirilenleri tasdik ettik. Aynı şekilde Musaya indirilen Tevrata ve İsaya indirilen İncile de iman ettik. Bütün Peygamberlere indirilen kitaplara iman ettik. Bütün Peygamberler hak ve hidayet üzeredirler. Tevhid inancı hususunda aynı yolu takip etmişlerdir. Bu itibarla Peygambererden bazılarına iman edip diğerlerini inkâr etmeyiz. Hepsinin, Allah'ın Peygamberi olduğuna, hak ve hidayetle gönderildiklerine şehadet ederiz. Biz, Allah'a itaatla boyun eğeriz, ona kulluk ederiz."
* Ebu Hureyre (r.a.) diyor ki:
"Ehl-i Kitap, Tevratı İbraniceden okuyor ve Müslümanlara Arapça izah ediyorlardı. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Siz, ehi-i kitabı ne tasdik edin ne de yalanlayın. Siz: "Biz, Allaha ve bize indirilene iman edenleriz." deyin
Abdullah b. Abbas diyor ki: "İçlerinde Ebu Yâsir b. Ahtab, Râfi´ b. Ebi Râfi´, Âzur, Halid, Zeyd, İzar b. Ebi İzar ve Eşya´ın bulunduğu bir Yahudi topluluğu Resulullaha geldi ve ona: "Peygamberlerden kimlere iman ettiğini sordular. Resulullah da onlara: "Ben, Allaha, bize indirelene, İbrahime, İsmaile, İshaka, Yakuba ve torunlara indirelenlere, Musaya ve İsaya verilene ve bütün Peygamberlere Rableri tarafından verilenlere iman ettim. Biz, onlardan herhangi birisinin arasında ayırım gözetmeyiz. Biz, Allah'a boyun eğenleriz." dedi. Resulullah İsayi zikredince Yahudi topluluğu onun Peygamberliğini inkâr ettiler ve: "Biz, İsaya da iman etmeyiz ona iman edene de iman etmeyiz." dediler. Bunun üzerine Allah teala: "Ey Muhammed, de ki: "Ey kitap ehli, sadece Allah'a, bize indirilene ve daha önce indirilenlere iman ettiğimizden ve sizin de çoğunuzun fâstklar olduğunuzdan dolayı mı bize kızıyorsunuz?" âyetini indirdi.
Âyet-i kerimede zikredilen "Torunlar"dan maksat, Hz. Yakubun oğullan olan on iki erkeğin soyundan gelen torunlardır. Süddi, Hz. Yakubun oğullan olan ve torunların babası olan bu kişilerin adının şunlar olduğunu rivayet etmiştir: Yusuf, Bünyamin, Rubil, Yehuda, Şem´un, Levi, Dan ve Kuhas. Görüldüğü gibi Süddi, sadece sekiz kişinin ismini rivayet etmiştir.
İbn-i İshak ise, Hz. Yakubun on iki oğlunun adlarının şunlar olduğunu zikretmiştir: Rubil. Şem´un, Levi, Yehuda, Reyalan, Yeşcür, Yusuf, Bünyamin, Dan, Nefsali, Ca´d ve Eşrüb.
137- Eğer sizin iman ettiğiniz gibi onlar da iman ederlerse şüphesiz ki hidayete ermiş olurlar. Şayet yüzçevirirlerse, bilin ki onlar ancak bir ayrılık içindedirler. Onlara karşı Allah sana yetecektir. O, her şeyi çok iyi işiten, çok iyi bilendir.
Ey müminler, eğer Yahudi ve Hıristiyanlar da sizin ikrar ve tasdik ettiğiniz gibi ikrar ve tasdik ederlerse şüphesiz ki hak yolu tutup hidayete ermeye muvaffak olmuşlardır. Eğer iman etmekten yüzçevirirlerse şüphesiz ki onlar, Allah ve Resulüne karşı bir isyan ve harp içindedirler. Ey Muhammed, bu suçlulara karşı Allah sana yetecektir. Onları ya öldürecek veya sürgün edecektir. Allah onların söylediklerini çok iyi işiten, içlerinde gizledikleri haset ve kini çok iyi bilendir.
* Allah teala bu âyet-i kerimede vaadettiklerini yerine getirdi. Peygamberini onların şerrinden kurtardı. Peygamber onların bir kısmını öldürdü, bir kısmını sürgün etti, bir kısmını ise zımmi yapıp cizye ile vergiye bağlayarak zillete düşürdü.
Nitekim Resulullah (s.a.v.) Hendek savaşında, müşriklerle birleşerek Müslümanlara ihanet ettikleri için Kureyza Yahudilerinin savaşçılarını Öldürttü, kadın ve çocuklarını esir aldı. Nadr oğullarını ise Şam´a sürgün etti. Hayber Yahudilerini de Cizyeye bağlayarak Zımmi yaptı.
"Ey müminler, "Yahdudi olun ki hidayete eresiniz" diyen Yahudilere ve "Hıristiyan olun ki hidayete eresiniz." diyen Hıristiyanlara deyin ki: "Biz, Allah'ı tasdik ettik, Muhammede indirilen kitabı tasdik ettik. Aynı şekilde Peygamberlerden İbrahime, İsmaile, İshaka, Yakuba ve Yakubun soyundan gelen peygamberlere indirilenleri tasdik ettik. Aynı şekilde Musaya indirilen Tevrata ve İsaya indirilen İncile de iman ettik. Bütün Peygamberlere indirilen kitaplara iman ettik. Bütün Peygamberler hak ve hidayet üzeredirler. Tevhid inancı hususunda aynı yolu takip etmişlerdir. Bu itibarla Peygambererden bazılarına iman edip diğerlerini inkâr etmeyiz. Hepsinin, Allah'ın Peygamberi olduğuna, hak ve hidayetle gönderildiklerine şehadet ederiz. Biz, Allah'a itaatla boyun eğeriz, ona kulluk ederiz."
* Ebu Hureyre (r.a.) diyor ki:
"Ehl-i Kitap, Tevratı İbraniceden okuyor ve Müslümanlara Arapça izah ediyorlardı. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Siz, ehi-i kitabı ne tasdik edin ne de yalanlayın. Siz: "Biz, Allaha ve bize indirilene iman edenleriz." deyin
Abdullah b. Abbas diyor ki: "İçlerinde Ebu Yâsir b. Ahtab, Râfi´ b. Ebi Râfi´, Âzur, Halid, Zeyd, İzar b. Ebi İzar ve Eşya´ın bulunduğu bir Yahudi topluluğu Resulullaha geldi ve ona: "Peygamberlerden kimlere iman ettiğini sordular. Resulullah da onlara: "Ben, Allaha, bize indirelene, İbrahime, İsmaile, İshaka, Yakuba ve torunlara indirelenlere, Musaya ve İsaya verilene ve bütün Peygamberlere Rableri tarafından verilenlere iman ettim. Biz, onlardan herhangi birisinin arasında ayırım gözetmeyiz. Biz, Allah'a boyun eğenleriz." dedi. Resulullah İsayi zikredince Yahudi topluluğu onun Peygamberliğini inkâr ettiler ve: "Biz, İsaya da iman etmeyiz ona iman edene de iman etmeyiz." dediler. Bunun üzerine Allah teala: "Ey Muhammed, de ki: "Ey kitap ehli, sadece Allah'a, bize indirilene ve daha önce indirilenlere iman ettiğimizden ve sizin de çoğunuzun fâstklar olduğunuzdan dolayı mı bize kızıyorsunuz?" âyetini indirdi.
Âyet-i kerimede zikredilen "Torunlar"dan maksat, Hz. Yakubun oğullan olan on iki erkeğin soyundan gelen torunlardır. Süddi, Hz. Yakubun oğullan olan ve torunların babası olan bu kişilerin adının şunlar olduğunu rivayet etmiştir: Yusuf, Bünyamin, Rubil, Yehuda, Şem´un, Levi, Dan ve Kuhas. Görüldüğü gibi Süddi, sadece sekiz kişinin ismini rivayet etmiştir.
İbn-i İshak ise, Hz. Yakubun on iki oğlunun adlarının şunlar olduğunu zikretmiştir: Rubil. Şem´un, Levi, Yehuda, Reyalan, Yeşcür, Yusuf, Bünyamin, Dan, Nefsali, Ca´d ve Eşrüb.
137- Eğer sizin iman ettiğiniz gibi onlar da iman ederlerse şüphesiz ki hidayete ermiş olurlar. Şayet yüzçevirirlerse, bilin ki onlar ancak bir ayrılık içindedirler. Onlara karşı Allah sana yetecektir. O, her şeyi çok iyi işiten, çok iyi bilendir.
Ey müminler, eğer Yahudi ve Hıristiyanlar da sizin ikrar ve tasdik ettiğiniz gibi ikrar ve tasdik ederlerse şüphesiz ki hak yolu tutup hidayete ermeye muvaffak olmuşlardır. Eğer iman etmekten yüzçevirirlerse şüphesiz ki onlar, Allah ve Resulüne karşı bir isyan ve harp içindedirler. Ey Muhammed, bu suçlulara karşı Allah sana yetecektir. Onları ya öldürecek veya sürgün edecektir. Allah onların söylediklerini çok iyi işiten, içlerinde gizledikleri haset ve kini çok iyi bilendir.
* Allah teala bu âyet-i kerimede vaadettiklerini yerine getirdi. Peygamberini onların şerrinden kurtardı. Peygamber onların bir kısmını öldürdü, bir kısmını sürgün etti, bir kısmını ise zımmi yapıp cizye ile vergiye bağlayarak zillete düşürdü.
Nitekim Resulullah (s.a.v.) Hendek savaşında, müşriklerle birleşerek Müslümanlara ihanet ettikleri için Kureyza Yahudilerinin savaşçılarını Öldürttü, kadın ve çocuklarını esir aldı. Nadr oğullarını ise Şam´a sürgün etti. Hayber Yahudilerini de Cizyeye bağlayarak Zımmi yaptı.
3 Mayıs 2009 Pazar
Bakara; 134-135
(134) Onlar bir ümmetti geçti. Kazandıkları kendi!erinedir. Sizin kazandıklarınız da sizedir ve siz onların yaptıklarından sorumlu tutulmayacaksınız.
Allah geçmiş bu toplumu, yani Yakup (a.s.)'ı ve çocukları, İbrahim (a.s.)'ı ve çocuklarından bahsediyor da sonunda da, işte bunlar geçmiş bir ümmettirler. Onların yaptığı iyilikler onlaradır. Sizin yaptıklarınız da sizedir. Onların yaptıklarından siz sorumlu tutulmazsınız diyor Allah (cc.)
"Benim ecdadım şöyle büyükmüş, böyle uçarmış, böyle kaçarmış" demeyin. Bu âyetin mânâsı o. Size ne faydası var? İbrahim (a.s.)'ın büyüklüğünün bize faydası yok! Bize şurada faydası olur: O'nun dini üzerine olursak, O bizim önderimiz olursa o zaman faydası olur. O'nun yaptığını yapar, kaçındığından kaçınacak olursak o zaman faydası olur.Mesela futbolcular futbol oynarken her an aklı, beyni, pazusu, ayakları bütün sinirleri gerilim halinde. Bir şeyi yapmaya hazır. Top tam kendisine gelirken filan zaman, filan futbolcu böyle bir durumda şöyle vururdu diye düşünse o zaman top geçer gider.
Hayaldeki futbolcunun vurmasının sana faydası yok. Şu anda vurabilirsen vurursun. Yani geçmişteki insanların yaptıklarını tekrar etmenin faydası yok. Yapmanın faydası var. Onların yaptığı iyiliklerin tekrarında fayda var. Onlar döneminde kötülük yapan insanların kötülüklerini bilip, onlardan uzaklaşmanın bize faydası vardır. Yoksa dilde tekrarından fayda yoktur.
Hani Fatih büyük insanmış. Allah rahmet eylesin. Hep Fatih büyük insan, Fatih büyük insan, Fatih büyük insan demiş olsak, biz küçülür gideriz. O'nun dediğini, yaptığını yapmayacak olursak. Ama O'nun dediğini ve yaptığını yapacak olursak büyük insanların dediğini yapacak olursak onların derecesine yükseliriz. Onun için Allah (c.c.) buyurur ki,"Geçmiş toplumların yaptıkları onlara, bizim yaptıklarımız da bize."
İki tane delikanlı gelmiş, Muhiddîni Arabi Müslüman mıydı gavur muydu, evliya mıydı? Onlara size ne dedim. Evliya ise sana ne faydası var. Gavursa sana ne zararı var. Adam 700 sene önce yaşamış ve vefat etmiş. Gavur ise sana ne zararı var dedim. 700 sene evvel yaşamış ve vefat etmiş.
Günümüzün gavurları sana zarar veriyor. Sen onlardan sorumlusun. Yani şu anda biz günümüzün gavurundan sorumluyuz. Ve biz şu anda günümüzün velisinden sorumluyuz. Varsa onları dost bilebilmişsek, tanıyabilmişsek, onların dostluğu bize fayda verir. Kâfirlerin karşısına dikilmek bizim görevimiz. Onların karşısına dikilip onları mağlup edecek olursak o da bize aynca fayda verir. Ama bazıları oturur, fazla işlere karışmaz, gelmez gitmez. Dedikoduyla ömrünü tüketir. Bizim çevremizde. Karşı çevreden de bazı insanlar vardır. İyilikseverdirler. İman etmezler, amel etmezler. Günümüzde tabii ki bu. Fakat yaşantı olarak bazen böyle hayırseverlikleri, cömertlikleri vardır. İyi kalplilikleri de vardır. Allah'a ve peygambere de iman etmezler. İyi kalpliyim ben derler.
Bozulma döneminde, İslâm'dan ayrılma döneminde Konya'nın oralarda da avrat oynatırlarmış. Biri demiş ki, oynayan çingeneye sen de Cennete gidermisin ki? O da, bugüne kadar hep oynadıklarımın gönlünü aldım. Ben gitmeyeceğim de kimler gitsin demiş. Milletin gönlünü alıyorum, gönül yapıyorum. Yani memlekette, gönül yaptın mı cennete gidersin, şeklinde bir inanç var. Gönül yapmak meşru zeminde gönül yapmaktır. Meşru zeminde gönül yapılırsa, onun mükâfatı görülecektir. Gayri meşru yolda yapılan gönül almalar da ayrıca insanlara günah kazandıracaktır.
Daha önce Bakara sûresinin 120. âyet-i kerîmesinde geçmişti. "Yahudiler ve Hıristiyanlar sen onların dinine tabi olmadıkça, onlar senden hoşlanmaz, hoşnut olmazlar" diyor Allah (c.c).
Onu açıklayan bir başka âyet-i kerîme:
135 - Bir de: "yahudi veya hıristiyan olunuz ki, hidayet bulasınız." dediler. Sen onlara de ki: "Hayır! Hanif olarak hakka tapan İbrahim'in dinine (uyarız) ki, o hiçbir zaman müşriklerden olmadı."
O gün için 1400 sene evvelinde Medine'deki Yahudiler gelin Yahudi olun diyorlar. Böylece kurtulun diyorlar. Yine o dönemde Hıristiyanlar da var. Meselâ Necranîlar'ın tamamı Hıristiyan. Onlar da Hıristiyan olun kurtulun diyorlar.
Günümüzde de aynı şeyi söylüyor adamlar. Gelin Yahudi olun kurtulun veya Hıristiyan olun kurtulun diyorlar ki, Türkiye üzerinde daha ziyade ağırlık "Hıristiyan olun kurtulun" yönünde propoganda edilmektedir. Zamanla bunun denemeleri olmuş. İnsanların her şeyini cumasından, yazısından, tarihine kadar her şeyini değiştirmeye gitmişler. Belki bunlar değişince dinleri de değişir kanaati hasıl olmuş ama, bunlar değişmesine rağmen bu insanlar dinlerini değiştirmemişler ve yüz senelik emeklerinde boşa gittiğini görmüşler. Gözleriyle görmüşler.
Şimdi sıra bizde. Biz ne diyeceğiz? Biz ne diyeceğimizi Kurân-ı Kerîm'den öğrenmeliyiz. Yani yirminci asırda 2000li yıllarda Batı'ya karşı, küfre karşı politikamızı, siyasetimizi yöneltirken bile ne yapacağımızı öğrenmek üzere açıp Kur’ân-ı Kerîm'i okumamız gerekiyor. Allah (c.c.) o gün ashaba emrettiği şeyi aynen bize de bugün emrediyor. Diyor ki: "De ki onlara gelin İbrahim'in dinine tabi olalım." O İbrahim'in dini, ki, hiç bir puta tapılmadan yalnız ve yalnız Allah'a meyletmiş bir dindir.
Meselâ Hıristiyanlık propogandası yapmak üzere gelen bir adama biz şunu söyliyeceğiz. Buyurun İbrahim'in dinine uyalım, ibrahim'i siz de seviyorsunuz biz de seviyoruz; Yahudiler'e İbrahim'i siz de seviyorsunuz biz de seviyoruz. Öyle ise İbrahim'e, İbrahim'in dinine uyalım deyin diyor Allah (c.c).
Bunun tefsirinde âlimlerimizden bir kısmı şöyle demiş. Niye İbrahim? Halbuki biz peygamberler arasında ayırım yapmayız. Yani Adem (a.s.)'dan, Peygamber Efendimiz (a.s,)'a kadar hiç bir peygamber arasında ayırım yapmayız.
Şöyle denebilirdi "Muhammed'in dinine tabi olalım". İslâm dinine tabi olalım denebilirdi ama, Allah (c.c.) "İbrahim'in dinine tabi olalım" diyor.
Bunun sebebi şudur, demişler: Yahudiler de İbrahim'i tanıyor ve seviyor ve iman ediyorlar. Hıristiyanlar da İbrahim'i tanıyor, seviyor ve iman ediyorlar. Öyle olunca günümüzde bir insana müslümanlığı anlatmak için gittiğinizde, onun da sizin de sevdiğiniz bir insanın aracılığıyla giderseniz daha etkili olursunuz. Onun da sevdiği bir adam sizin de sevdiğiniz olursa müşterek tanıyıp sevdiğiniz bir adam olursa, onun aracılığının sizin o tebliğinize yardımı olacaktır.
Onlar Yahudi olun diyorlar. Öbürleri Hıristiyan olun diyorlar. Sen de bir üçüncü ama onlara zıt birşeyle çıkma. Onların da kabul edebileceği, senin de kabul ettiğin ve iman ettiğin bir şeyle onlara teklifi götür. Ki o da İbrahim (a.s.)'dır deniliyor.
Bir âyet-i kerîmede Allah (c.c); gelin hep beraber aranızdaki müşterek bir kelimede bir araya gelelim. O da Allah'dan başka ilah kabul etmeyelim. Bu papazları, rahipleri din önderlerini kendimize ilah kabul etmeyelim, onları Rab kabul etmeyelim diyor.
Orada da âyette sizinle bizim aramızdaki benzer müşterek bir kelimeye gelin diyor. Yani Yahudiler'e ve Hıristiyanlar'a Allah (c.c.) diyor ki, aslında biribirinize itikadi konuda çok yakınsınız. Sapma çok hassas bir noktada. Orayı bu tarafa geçirseniz mü'min olacaksınız.
İman denen şey, insanın kıl gibi bir tel üzerinden yürümesi gibi bir şey. Cambazlık yapma gibi bir şeydir. Bir anda insan küfür tarafına düşebilir. Onun için imani konuda dengeyi çok iyi tutması gerekiyor. Amelî konularda insan biraz daha rahat davranabilir ama, imanı konularda rahat davranmak, gevşek durmak insanı her an aşağıya, küfür vadisine düşürebilir. Onun için çok hassas davranmak gerekiyor. İnsanları da İslâm'a, imana davet ederken onların da sevdiği, bildiği, iman ettiği, bizim de sevdiğimiz, bildiğimiz, iman ettiğimiz İbrahim (a.s.)'a davet etmemizi Allah (c.c;) emrediyor. Ve İbrahim müşriklerden değildi diyor.
Müşrik şirket kelimesinden şerike kelimesinden türetilmiş bir kelimedir.
Şirket iki veya daha fazla kişilerin aynı işi yönetmede ortak haklara sahip olmalarıdır. Hani iki kişi bir araya gelip bir dükkân açıyorlar veya beş kişi bir araya geliyorlar, fabrika kuruyorlar. Herkes hissesi oranında orada söz sahibi. Müşrik de, yeryüzünün, gökyüzünün ve insanların yönetimi konusunda, yaratılmışların yönetimi konusunda, Allah (c.c.)'dan başka birine de yetki veren kişiye denir. Yapılan bu işe şirk deniliyor. O yönetimi elde ettiği kabul edilen kişiye de put deniliyor. Yani bu insanların yönetimi Allah (c.c.)'a aittir. Çünkü yaratanı O. Onların ayağının altındaki toprağı vatanı O yaratmış, vatanın üzerindeki insanı O yaratmış, bu insanın da nasıl yönetileceği konusundaki kanunu da O indirmiştir. Allah'ın dışında bir başkasına da bu yetkiyi verirsek, müşrik oluyoruz! Yani yönetimde, Allah'ın yönetiminde bir başka insana yetki vermek oluyor ki, oda ilahlaştırılmış oluyor ve ilahlaştıran da müşrik oluyor.
İbrahim (a.s.).müşriklerden değildi diyor Allah (c.c).
Allah geçmiş bu toplumu, yani Yakup (a.s.)'ı ve çocukları, İbrahim (a.s.)'ı ve çocuklarından bahsediyor da sonunda da, işte bunlar geçmiş bir ümmettirler. Onların yaptığı iyilikler onlaradır. Sizin yaptıklarınız da sizedir. Onların yaptıklarından siz sorumlu tutulmazsınız diyor Allah (cc.)
"Benim ecdadım şöyle büyükmüş, böyle uçarmış, böyle kaçarmış" demeyin. Bu âyetin mânâsı o. Size ne faydası var? İbrahim (a.s.)'ın büyüklüğünün bize faydası yok! Bize şurada faydası olur: O'nun dini üzerine olursak, O bizim önderimiz olursa o zaman faydası olur. O'nun yaptığını yapar, kaçındığından kaçınacak olursak o zaman faydası olur.Mesela futbolcular futbol oynarken her an aklı, beyni, pazusu, ayakları bütün sinirleri gerilim halinde. Bir şeyi yapmaya hazır. Top tam kendisine gelirken filan zaman, filan futbolcu böyle bir durumda şöyle vururdu diye düşünse o zaman top geçer gider.
Hayaldeki futbolcunun vurmasının sana faydası yok. Şu anda vurabilirsen vurursun. Yani geçmişteki insanların yaptıklarını tekrar etmenin faydası yok. Yapmanın faydası var. Onların yaptığı iyiliklerin tekrarında fayda var. Onlar döneminde kötülük yapan insanların kötülüklerini bilip, onlardan uzaklaşmanın bize faydası vardır. Yoksa dilde tekrarından fayda yoktur.
Hani Fatih büyük insanmış. Allah rahmet eylesin. Hep Fatih büyük insan, Fatih büyük insan, Fatih büyük insan demiş olsak, biz küçülür gideriz. O'nun dediğini, yaptığını yapmayacak olursak. Ama O'nun dediğini ve yaptığını yapacak olursak büyük insanların dediğini yapacak olursak onların derecesine yükseliriz. Onun için Allah (c.c.) buyurur ki,"Geçmiş toplumların yaptıkları onlara, bizim yaptıklarımız da bize."
İki tane delikanlı gelmiş, Muhiddîni Arabi Müslüman mıydı gavur muydu, evliya mıydı? Onlara size ne dedim. Evliya ise sana ne faydası var. Gavursa sana ne zararı var. Adam 700 sene önce yaşamış ve vefat etmiş. Gavur ise sana ne zararı var dedim. 700 sene evvel yaşamış ve vefat etmiş.
Günümüzün gavurları sana zarar veriyor. Sen onlardan sorumlusun. Yani şu anda biz günümüzün gavurundan sorumluyuz. Ve biz şu anda günümüzün velisinden sorumluyuz. Varsa onları dost bilebilmişsek, tanıyabilmişsek, onların dostluğu bize fayda verir. Kâfirlerin karşısına dikilmek bizim görevimiz. Onların karşısına dikilip onları mağlup edecek olursak o da bize aynca fayda verir. Ama bazıları oturur, fazla işlere karışmaz, gelmez gitmez. Dedikoduyla ömrünü tüketir. Bizim çevremizde. Karşı çevreden de bazı insanlar vardır. İyilikseverdirler. İman etmezler, amel etmezler. Günümüzde tabii ki bu. Fakat yaşantı olarak bazen böyle hayırseverlikleri, cömertlikleri vardır. İyi kalplilikleri de vardır. Allah'a ve peygambere de iman etmezler. İyi kalpliyim ben derler.
Bozulma döneminde, İslâm'dan ayrılma döneminde Konya'nın oralarda da avrat oynatırlarmış. Biri demiş ki, oynayan çingeneye sen de Cennete gidermisin ki? O da, bugüne kadar hep oynadıklarımın gönlünü aldım. Ben gitmeyeceğim de kimler gitsin demiş. Milletin gönlünü alıyorum, gönül yapıyorum. Yani memlekette, gönül yaptın mı cennete gidersin, şeklinde bir inanç var. Gönül yapmak meşru zeminde gönül yapmaktır. Meşru zeminde gönül yapılırsa, onun mükâfatı görülecektir. Gayri meşru yolda yapılan gönül almalar da ayrıca insanlara günah kazandıracaktır.
Daha önce Bakara sûresinin 120. âyet-i kerîmesinde geçmişti. "Yahudiler ve Hıristiyanlar sen onların dinine tabi olmadıkça, onlar senden hoşlanmaz, hoşnut olmazlar" diyor Allah (c.c).
Onu açıklayan bir başka âyet-i kerîme:
135 - Bir de: "yahudi veya hıristiyan olunuz ki, hidayet bulasınız." dediler. Sen onlara de ki: "Hayır! Hanif olarak hakka tapan İbrahim'in dinine (uyarız) ki, o hiçbir zaman müşriklerden olmadı."
O gün için 1400 sene evvelinde Medine'deki Yahudiler gelin Yahudi olun diyorlar. Böylece kurtulun diyorlar. Yine o dönemde Hıristiyanlar da var. Meselâ Necranîlar'ın tamamı Hıristiyan. Onlar da Hıristiyan olun kurtulun diyorlar.
Günümüzde de aynı şeyi söylüyor adamlar. Gelin Yahudi olun kurtulun veya Hıristiyan olun kurtulun diyorlar ki, Türkiye üzerinde daha ziyade ağırlık "Hıristiyan olun kurtulun" yönünde propoganda edilmektedir. Zamanla bunun denemeleri olmuş. İnsanların her şeyini cumasından, yazısından, tarihine kadar her şeyini değiştirmeye gitmişler. Belki bunlar değişince dinleri de değişir kanaati hasıl olmuş ama, bunlar değişmesine rağmen bu insanlar dinlerini değiştirmemişler ve yüz senelik emeklerinde boşa gittiğini görmüşler. Gözleriyle görmüşler.
Şimdi sıra bizde. Biz ne diyeceğiz? Biz ne diyeceğimizi Kurân-ı Kerîm'den öğrenmeliyiz. Yani yirminci asırda 2000li yıllarda Batı'ya karşı, küfre karşı politikamızı, siyasetimizi yöneltirken bile ne yapacağımızı öğrenmek üzere açıp Kur’ân-ı Kerîm'i okumamız gerekiyor. Allah (c.c.) o gün ashaba emrettiği şeyi aynen bize de bugün emrediyor. Diyor ki: "De ki onlara gelin İbrahim'in dinine tabi olalım." O İbrahim'in dini, ki, hiç bir puta tapılmadan yalnız ve yalnız Allah'a meyletmiş bir dindir.
Meselâ Hıristiyanlık propogandası yapmak üzere gelen bir adama biz şunu söyliyeceğiz. Buyurun İbrahim'in dinine uyalım, ibrahim'i siz de seviyorsunuz biz de seviyoruz; Yahudiler'e İbrahim'i siz de seviyorsunuz biz de seviyoruz. Öyle ise İbrahim'e, İbrahim'in dinine uyalım deyin diyor Allah (c.c).
Bunun tefsirinde âlimlerimizden bir kısmı şöyle demiş. Niye İbrahim? Halbuki biz peygamberler arasında ayırım yapmayız. Yani Adem (a.s.)'dan, Peygamber Efendimiz (a.s,)'a kadar hiç bir peygamber arasında ayırım yapmayız.
Şöyle denebilirdi "Muhammed'in dinine tabi olalım". İslâm dinine tabi olalım denebilirdi ama, Allah (c.c.) "İbrahim'in dinine tabi olalım" diyor.
Bunun sebebi şudur, demişler: Yahudiler de İbrahim'i tanıyor ve seviyor ve iman ediyorlar. Hıristiyanlar da İbrahim'i tanıyor, seviyor ve iman ediyorlar. Öyle olunca günümüzde bir insana müslümanlığı anlatmak için gittiğinizde, onun da sizin de sevdiğiniz bir insanın aracılığıyla giderseniz daha etkili olursunuz. Onun da sevdiği bir adam sizin de sevdiğiniz olursa müşterek tanıyıp sevdiğiniz bir adam olursa, onun aracılığının sizin o tebliğinize yardımı olacaktır.
Onlar Yahudi olun diyorlar. Öbürleri Hıristiyan olun diyorlar. Sen de bir üçüncü ama onlara zıt birşeyle çıkma. Onların da kabul edebileceği, senin de kabul ettiğin ve iman ettiğin bir şeyle onlara teklifi götür. Ki o da İbrahim (a.s.)'dır deniliyor.
Bir âyet-i kerîmede Allah (c.c); gelin hep beraber aranızdaki müşterek bir kelimede bir araya gelelim. O da Allah'dan başka ilah kabul etmeyelim. Bu papazları, rahipleri din önderlerini kendimize ilah kabul etmeyelim, onları Rab kabul etmeyelim diyor.
Orada da âyette sizinle bizim aramızdaki benzer müşterek bir kelimeye gelin diyor. Yani Yahudiler'e ve Hıristiyanlar'a Allah (c.c.) diyor ki, aslında biribirinize itikadi konuda çok yakınsınız. Sapma çok hassas bir noktada. Orayı bu tarafa geçirseniz mü'min olacaksınız.
İman denen şey, insanın kıl gibi bir tel üzerinden yürümesi gibi bir şey. Cambazlık yapma gibi bir şeydir. Bir anda insan küfür tarafına düşebilir. Onun için imani konuda dengeyi çok iyi tutması gerekiyor. Amelî konularda insan biraz daha rahat davranabilir ama, imanı konularda rahat davranmak, gevşek durmak insanı her an aşağıya, küfür vadisine düşürebilir. Onun için çok hassas davranmak gerekiyor. İnsanları da İslâm'a, imana davet ederken onların da sevdiği, bildiği, iman ettiği, bizim de sevdiğimiz, bildiğimiz, iman ettiğimiz İbrahim (a.s.)'a davet etmemizi Allah (c.c;) emrediyor. Ve İbrahim müşriklerden değildi diyor.
Müşrik şirket kelimesinden şerike kelimesinden türetilmiş bir kelimedir.
Şirket iki veya daha fazla kişilerin aynı işi yönetmede ortak haklara sahip olmalarıdır. Hani iki kişi bir araya gelip bir dükkân açıyorlar veya beş kişi bir araya geliyorlar, fabrika kuruyorlar. Herkes hissesi oranında orada söz sahibi. Müşrik de, yeryüzünün, gökyüzünün ve insanların yönetimi konusunda, yaratılmışların yönetimi konusunda, Allah (c.c.)'dan başka birine de yetki veren kişiye denir. Yapılan bu işe şirk deniliyor. O yönetimi elde ettiği kabul edilen kişiye de put deniliyor. Yani bu insanların yönetimi Allah (c.c.)'a aittir. Çünkü yaratanı O. Onların ayağının altındaki toprağı vatanı O yaratmış, vatanın üzerindeki insanı O yaratmış, bu insanın da nasıl yönetileceği konusundaki kanunu da O indirmiştir. Allah'ın dışında bir başkasına da bu yetkiyi verirsek, müşrik oluyoruz! Yani yönetimde, Allah'ın yönetiminde bir başka insana yetki vermek oluyor ki, oda ilahlaştırılmış oluyor ve ilahlaştıran da müşrik oluyor.
İbrahim (a.s.).müşriklerden değildi diyor Allah (c.c).
2 Mayıs 2009 Cumartesi
Bakara-130,131,132,133
130-Ve düşünme melekeleri dumura uğramış olanlar dışında kim, bu dünyada gerçekten yücelttiğimiz ve şüphesiz ahirette de dürüst ve erdemliler arasında yer alacak olan İbrahim'in inanç sistemini terk etmek ister?
İbrahim'in dininden ancak sefih insanlar yüz çevirir. Yani geri zekâlılar. Sefih insan İslâm Hukukunda kârını zararından ayırd edemeyen, malını çar çur eden kimseye denir. Bu tür insanlar sefih muamelesi görürler İslâm Hukukuna göre. Devlet başkanı sefihin mallarını yönlendirmek üzere bir vasi tayin eder onun mallarını o yönetir veya devlet yönetir. Devletin de tayin ettiği zaten bir vasidir. O yönetir. Taki aklı başına gelinceye kadar. Ancak bu tür kârını zararından ayırd edemeyen kişiler ibrahim'in dininden yüz çevirirler diyor Allah (c.c.) Ama şu hatıra gelebilir. "Ben bazı insanlar tanıyorum. Adamlar cin gibi. Dünyanın parasını da toplamışlar, onlara geri zekâlı demek mümkün değil ama Allah'a da iman etmiyor." gazetenin bir tanesinde Türkiye'nin büyük diye kabul edilen şirketlerinden,iki ortaktan birisi, ben Allah'a inanmıyorum, Kitaba inanmıyorum gibi laflar etti. Parasına bakıyorsun, bankalar onun parasıyla dopdolu. Müesseseler onun, her tarafta reklâmlarını görüp duruyoruz. Bu adam geri zekâlı mı acaba?
Kur'ân-ı Kerîm'den bazı örneklerle bunu açıklayalım. Bir adama denilse ki, bak şurada bir bahçe var veya çiçekler var. Bu çiçekler şu anda sana verilecektir. Ama bu çiçeklerin ömrü altmış veya yetmiş günlüktür. Bu çiçekler yetmiş gün kokarlar, yetmiş gün sonra solarlar ve bir daha açmazlar. Ancak, bu çiçeğin sahibi diyor ki, o çiçeği kabul etmez de bana yönelirse, benim dediklerimi tutarsa, ona ben bir başka bahçe vereceğim. O bahçenin çiçekleri solmaz. Gölgeleri dondurmaz, güneşi yandırmaz. Oraya ihtiyarlık uğramaz. Dert, gam, kasavet denen bir şey de yoktur. Köşkler vardır. Altından, gümüştendir. Altından da ırmaklar akmaktadır. Burayı mı istersiniz, orayı mı istersiniz dese? Bu adam da tutsa altmış gün kokan çiçeklerin bulunduğu bahçeyi alsa, bu adama ne deriz biz. Vay geri zekâlı vay. Oğlum altmış gün sabrediver bakalım işte. Öbür dünyada veya ilerde ebedisi var denilir. Aynı şekilde bu adamlar da bazı şeyleri elde etmişler ama ebedi hayatı terketmişler. Onlar bu dünyada da bizimle beraber aynı zilletin içerisindeler. Madem ki, İslâm'dan dönmüştür. Hıristiyan, Yahudi de olamamıştır. Sen o geri kalmış ülkenin insanlarından değil misin? Avrupalı; benim dediğimi biraz fazla tutan uşaklardansın diye muamele ediyor. Yani onlar da rahatsız. Batı'ya gittiklerinde insanca muamele görmüyorlar. Hem dünyada zillet hem de öbür tarafta Cehennem! Bunlar geri zekâlıdır.
Biz onları dünyada iken seçtik. Yani İbrahim (a.s.)'ı, İsmail (a.s.)'ı. O ahirette sahillerdendir, salihlerle beraberdir. Ve Cennete salihlerle beraber gidecektir.
131-Rabbi ona: "Teslim ol" buyurduğunda, "Alemlerin Rabbine teslim oldum" demişti.
Rabb'i ona teslim ol, İslâm'a gir dediğinde, Ben âlemlerin Rabbi'ne teslim oldum ve İslâm'a girdim demişti. Allah (c.c.) Müslüman ol demekle, O da Müslüman olmuş ve Rabbim'e teslim olmuştu. Müslüman olmayan, Rabbim'e teslim olmayan kişi, mutlak surette bir başkasına teslim oluyor.
İnsanların fıtratında teslim olmak var. Rabbim'e teslim olmayan, Rabbim'in yarattıklarına teslim oluyor. O'nun dediklerine uymayan, Rabbim'in yarattığı bir insanın dediğine uyuyor. Teslimiyet bu oluyor zaten.
132-Yakup gibi İbrahim de çocuklarına şu vasiyette bulundu: “Evlatlarım! Bakın, Allah size en saf ve temiz inancı bahşetti; öyleyse O'na teslim olmadan ölümün sizi alt etmesine izin vermeyin.”
İbrahim (a.s.) da Yakup (a.s.) da çocuklarına Müslümanlığı vasiyet etmişlerdi. Aman yavrum aman kuzum İslâm yolundan ayrılmayın. Ve Rabbim'e teslim olun diye hep Onlar vasiyet etmişti. Öyle ise biz de çocuklarımıza, "yavrum yol İslâm yoludur. Teslim olunacak yer Allah (c.c.)'dür. O'na teslim olun. Başkalarına teslim olmayın. İslâm dininden başka da bir dine uymayın" diye vasiyet edeceğiz. Yani âyet bunun içindir.
Yakup (a.s.) demişti ki, ey çocuklarım! Allah sizin için şu dini seçmiştir. Allah'ın huzuruna Müslüman olarak gelin. İslâm olmadan ölmeyin. Müslüman olarak gelin.
Bir başka âyet-i kerîmede de yine aynen böyle; Müslüman olarak Ölün.
Hani şöyle bir laf vardır: Oğlum şu işi yap gerisine karışma. Yani ne demek. Gerisini ben biliyorum. Sana yapacağım iyilikleri biliyorum demek oluyor.
Allah (c.c.) da Müslüman olarak gelin. Gerisine karışmayın, yani vereceğim mükâfatı Ben bilirim diyor.
Bunu bazı Yahudiler ve Hıristiyanlar inkâr ediyor. Yakup böyle dememişti çocuklarına diyorlar. Allah (c.c.) da şöyle diyor âyet-i kerîmesinde;
133-Ne o, yoksa siz ölüm Yâkub'a gelip çattığında, o evlatlarına: “Benim ölümümden sonra kime ibadet edeceksiniz?” dediğinde siz orada mı bulunuyordunuz? Onlar cevaben şöyle demişlerdi: “Senin İlahına, senin ataların İbrâhim, İsmâil ve İshak’ın İlahı olan Tek İlaha kulluk ederiz Ve biz ancak O’na teslim olan müslümanlarız.”
İbadetin mânâsını daha önce geçen âyetlerde anlatmaya çalışmıştık. (Fatiha 5) Yalnız namaz kılmak, oruç tutmak değil dedik. Bütün emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak. Yani kanun olarak Allah'ın ibrahim'e, İsmail'e ve İshak'a verdiği ve sana verdiği o bir tek Allah'ın emirlerine itaat edeceğiz, yasaklarından kaçınacağız. Biz ona teslim olmuşuz diyorlar, yani biz de Müslümanlardanız diyorlar.
İbrahim'in dininden ancak sefih insanlar yüz çevirir. Yani geri zekâlılar. Sefih insan İslâm Hukukunda kârını zararından ayırd edemeyen, malını çar çur eden kimseye denir. Bu tür insanlar sefih muamelesi görürler İslâm Hukukuna göre. Devlet başkanı sefihin mallarını yönlendirmek üzere bir vasi tayin eder onun mallarını o yönetir veya devlet yönetir. Devletin de tayin ettiği zaten bir vasidir. O yönetir. Taki aklı başına gelinceye kadar. Ancak bu tür kârını zararından ayırd edemeyen kişiler ibrahim'in dininden yüz çevirirler diyor Allah (c.c.) Ama şu hatıra gelebilir. "Ben bazı insanlar tanıyorum. Adamlar cin gibi. Dünyanın parasını da toplamışlar, onlara geri zekâlı demek mümkün değil ama Allah'a da iman etmiyor." gazetenin bir tanesinde Türkiye'nin büyük diye kabul edilen şirketlerinden,iki ortaktan birisi, ben Allah'a inanmıyorum, Kitaba inanmıyorum gibi laflar etti. Parasına bakıyorsun, bankalar onun parasıyla dopdolu. Müesseseler onun, her tarafta reklâmlarını görüp duruyoruz. Bu adam geri zekâlı mı acaba?
Kur'ân-ı Kerîm'den bazı örneklerle bunu açıklayalım. Bir adama denilse ki, bak şurada bir bahçe var veya çiçekler var. Bu çiçekler şu anda sana verilecektir. Ama bu çiçeklerin ömrü altmış veya yetmiş günlüktür. Bu çiçekler yetmiş gün kokarlar, yetmiş gün sonra solarlar ve bir daha açmazlar. Ancak, bu çiçeğin sahibi diyor ki, o çiçeği kabul etmez de bana yönelirse, benim dediklerimi tutarsa, ona ben bir başka bahçe vereceğim. O bahçenin çiçekleri solmaz. Gölgeleri dondurmaz, güneşi yandırmaz. Oraya ihtiyarlık uğramaz. Dert, gam, kasavet denen bir şey de yoktur. Köşkler vardır. Altından, gümüştendir. Altından da ırmaklar akmaktadır. Burayı mı istersiniz, orayı mı istersiniz dese? Bu adam da tutsa altmış gün kokan çiçeklerin bulunduğu bahçeyi alsa, bu adama ne deriz biz. Vay geri zekâlı vay. Oğlum altmış gün sabrediver bakalım işte. Öbür dünyada veya ilerde ebedisi var denilir. Aynı şekilde bu adamlar da bazı şeyleri elde etmişler ama ebedi hayatı terketmişler. Onlar bu dünyada da bizimle beraber aynı zilletin içerisindeler. Madem ki, İslâm'dan dönmüştür. Hıristiyan, Yahudi de olamamıştır. Sen o geri kalmış ülkenin insanlarından değil misin? Avrupalı; benim dediğimi biraz fazla tutan uşaklardansın diye muamele ediyor. Yani onlar da rahatsız. Batı'ya gittiklerinde insanca muamele görmüyorlar. Hem dünyada zillet hem de öbür tarafta Cehennem! Bunlar geri zekâlıdır.
Biz onları dünyada iken seçtik. Yani İbrahim (a.s.)'ı, İsmail (a.s.)'ı. O ahirette sahillerdendir, salihlerle beraberdir. Ve Cennete salihlerle beraber gidecektir.
131-Rabbi ona: "Teslim ol" buyurduğunda, "Alemlerin Rabbine teslim oldum" demişti.
Rabb'i ona teslim ol, İslâm'a gir dediğinde, Ben âlemlerin Rabbi'ne teslim oldum ve İslâm'a girdim demişti. Allah (c.c.) Müslüman ol demekle, O da Müslüman olmuş ve Rabbim'e teslim olmuştu. Müslüman olmayan, Rabbim'e teslim olmayan kişi, mutlak surette bir başkasına teslim oluyor.
İnsanların fıtratında teslim olmak var. Rabbim'e teslim olmayan, Rabbim'in yarattıklarına teslim oluyor. O'nun dediklerine uymayan, Rabbim'in yarattığı bir insanın dediğine uyuyor. Teslimiyet bu oluyor zaten.
132-Yakup gibi İbrahim de çocuklarına şu vasiyette bulundu: “Evlatlarım! Bakın, Allah size en saf ve temiz inancı bahşetti; öyleyse O'na teslim olmadan ölümün sizi alt etmesine izin vermeyin.”
İbrahim (a.s.) da Yakup (a.s.) da çocuklarına Müslümanlığı vasiyet etmişlerdi. Aman yavrum aman kuzum İslâm yolundan ayrılmayın. Ve Rabbim'e teslim olun diye hep Onlar vasiyet etmişti. Öyle ise biz de çocuklarımıza, "yavrum yol İslâm yoludur. Teslim olunacak yer Allah (c.c.)'dür. O'na teslim olun. Başkalarına teslim olmayın. İslâm dininden başka da bir dine uymayın" diye vasiyet edeceğiz. Yani âyet bunun içindir.
Yakup (a.s.) demişti ki, ey çocuklarım! Allah sizin için şu dini seçmiştir. Allah'ın huzuruna Müslüman olarak gelin. İslâm olmadan ölmeyin. Müslüman olarak gelin.
Bir başka âyet-i kerîmede de yine aynen böyle; Müslüman olarak Ölün.
Hani şöyle bir laf vardır: Oğlum şu işi yap gerisine karışma. Yani ne demek. Gerisini ben biliyorum. Sana yapacağım iyilikleri biliyorum demek oluyor.
Allah (c.c.) da Müslüman olarak gelin. Gerisine karışmayın, yani vereceğim mükâfatı Ben bilirim diyor.
Bunu bazı Yahudiler ve Hıristiyanlar inkâr ediyor. Yakup böyle dememişti çocuklarına diyorlar. Allah (c.c.) da şöyle diyor âyet-i kerîmesinde;
133-Ne o, yoksa siz ölüm Yâkub'a gelip çattığında, o evlatlarına: “Benim ölümümden sonra kime ibadet edeceksiniz?” dediğinde siz orada mı bulunuyordunuz? Onlar cevaben şöyle demişlerdi: “Senin İlahına, senin ataların İbrâhim, İsmâil ve İshak’ın İlahı olan Tek İlaha kulluk ederiz Ve biz ancak O’na teslim olan müslümanlarız.”
İbadetin mânâsını daha önce geçen âyetlerde anlatmaya çalışmıştık. (Fatiha 5) Yalnız namaz kılmak, oruç tutmak değil dedik. Bütün emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak. Yani kanun olarak Allah'ın ibrahim'e, İsmail'e ve İshak'a verdiği ve sana verdiği o bir tek Allah'ın emirlerine itaat edeceğiz, yasaklarından kaçınacağız. Biz ona teslim olmuşuz diyorlar, yani biz de Müslümanlardanız diyorlar.
1 Mayıs 2009 Cuma
Bakara;126,127,128,129
(126) Hani ibrahim: "Rabbim, burasını güvenli bir belde kıl. Ve halkından Allah'a ve Ahiret gününe inananları çeşitli ürünlerle rızalandır" demişti. (Allah'da) "Küfredeni dahi az bir zaman faydalandıracağım, sonra onu ateşin azabına uğramak zorunda bırakacağım. O ne kötü bir dönüştür" demişti.
Hani İbrahim şöyle dua etmişti. Ya Rabbi şurayı bir belde yap, yani burası bir yurt olsun. Sonra da bu yurdu her türlü bela ve musibetten emin kıl Ya Rabbi. Burayı her türlü tabii olan belâlardan hani gök yüzünden taşın yağması, kurbağanın yağması veya altından zelzelelerin olmasından emin kıl. Bir de düşman saldırılarından emin kıl Ya Rabbi diyor İbrahim (a.s.)- Allah'a ve Ahirete iman edenlere mıhlarını da bolca ver Ya Rabbi İbrahim (a.s.) bu cesareti nerden alıyor. Yukarda Rabbim "Benim bu ahdim, yani devlet başkanlığı, imamlık zalimlere verilmez" demişti.
İbrahim (a.s.) da duasında Ya Rabbi şurayı bir yurt yap. Evvela burası vatan olsun. Sonra burayı emniyette kıl. Sonra da Allah'a ve Ahirete iman eden vatandaşlarımı bol rızıklarla rızıklandır diyor. Rabbim de diyorki: Ya şu iman etmeyen kâfirler, onları biz bu dünyada faydalandırırız. Sonra Cehenneme zorunlu olarak tıkarız. Orası ne kötü bir dönüştür. Yani bu dünyada rızık konusunda mü'minle kâfir ayırımı yok Rabbim onlara da bir ağız yaratmışsa onlara da bu rızkı verecek, burun yaratmışsa bu havayı verecek.
Peki bu Kâbe-i Muazzama emniyette midir? Emin midir? Hz. Adem'den bu güne kadar, silah zoruyla Mekke talan edilememiştir. Hani en son olarak Peygamber Efendimiz'in dünyaya geldiği sene, Ebrehe o gün için Habeş İmparatorluğu'nun Yemen komutanı, en güçlü askerleriyle gelmiş ki, bugünün tankları yerine kullanılan fillerle gelmiş, ipleri bağlayıp bağlayıp Kâbe-i Muazzama'yı tahrip edecekler, taşlarını yerlerinden
oynatacaklar, bunun için gelmişler ama, Fil Sûresinde okuduğumuz gibi onlar da mağlup olmuşlardır.
Peygamber Efendimiz (a.s.v.), Mekke'yi feth ettiği gün, "Allah (c.c.) bir günün bir anında burayı benim için helal kıldı diyor. Yani geçici bir süre orada harbe müsade edilmiştir. Gerçi harpte olmamıştır. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v) Mekke'ye girmişler karşısındakiler mukavemet etmemişler, kan akmadan da Mekke'yi Mükerreme feth edilmiştir.
Peki bu şeytan taşlamada tünel faciasında ölenler; oradaki insanların özellikle yöneticilerinin gayret-i diniyyelerinin olmayışı birinci puandadır. Hacılarımız oraya giderler "aman ne emek verilmiş" filan derler ama başka şehirleri hiç görmezler, çünkü yöneticiler görmeye müsade etmezler. Hacca gidenlerimiz bilirler: Mekke ve Medine'nin dışında bir tek şehir göstermezler. Kat'iyyetle gidemezsiniz. Arabanızı sürseniz her şehrin çıkışında polis vardır. O ana yolun dışında başka hiç bir yola giremezsiniz. Ancak ticarî bir pasaportla buradan Riyad'a vize alabilirseniz o zaman gidersiniz. Ama görürsünüz ki, Riyad'a yapılan masrafın binde biri Mekke'ye yapılmamıştır. Harem-i Şerifin beş yüz metre etrafındaki evlerin mezbeleliğine, pisliğine, İstanbul'un bir çok mahallesinde rastlanmaz. Onun için orada çok büyük ihmal vardır. İhmalin neticesinde tünel faciasında beşbin müslüman birbirini kırmıştır. (Resmi rakam bin altıyüz idi). Bizzat içinde olan arkadaşım anlattı. Otuz otuziki senelik canciğer arkadaşım anlattı. "Olayın içinde beş saat kaldım diyor. Beş saat şu kolumu aşağıdan yukarıya çıkaramadım. Kimse gelmedi diyor. Hani kıyamette bin ayak bir ayak üzerinde olacak ya, orada oldu. Bin ayak bir ayağın üzerinde. Ayakta ölündü ve böyle kalındı. Adam düşemedi de öldü. Beş saat böyle ayakta durdu öldü diyor. Düşemez mümkün değil diyor. Bir tane zenci gördüm diyor. Milletin üzerine çıkmayı başarmış nasıl başardıysa, kafamızın üzerinden geçti gitti diyor. Ama o kötü bir iş yapmıyor yani çıkmayı nasıl başarmışşa başarmış. Ayağı yere değmeden yürüyüp gitti adam. Sıkışıklığı anlatmak için söylüyorum dedi. Ter göğsümüzden aşağı sıkışık olduğu için akamadı da yığıldı yığıldı, omuzumuzun üzerinden aşdı. Bir kısmı da terden boğuldu diyor. Terin buharı havayı bitirdi. Böyle bir şey. Adamlar ne yapamazlardı ki? Devletin tedbir alması gerekirdi. Devletin hatırına çok şey gelebilirdi. Üstten üzerimize buz gibi su atıverse yine rahatlıyacaktık diyor. Üzerimizde uçak duruyor. Filmimizi çekiyor. Adam durmadan beş saat filmimizi çekti diyor. Üstümüzden soğuk su dökse milletin aklı başına gelecek. Geriye dönmeyi düşünmüyor millet diyor. Evet adet olarak kendi ifadelerine göre ölenler beş bin diyor. Hastahanedeki ifade beş bin. Oradaki hastahane doktorunun ifadesi, "bin kişilik morgumuz var. Bize yetkililer sekiz bin cenaze geliyor dediler. Ve biz geleni defnediyoruz, geleni defnediyoruz. Filmini çektiğimizi götürüp defnediyoruz." Yani kendi yetkilileri tarafından sekiz bin cenaze geliyor diye bilgi verilmiş.
Orada çok iyi olan bir taraf kimse kimsenin parasını almamıştır. O arkadaşım diyor ki hastahaneye gittiğimde, onların da hacıları vardı, bizim hacıların paraları tamamen tutulmuş bir kesenin içine koyulmuş. Sahibine verilmek üzere hazırlanmış. Herkes o kadar feragat gösterdiki, mesela çocuklar, çocuk ölüsü çok az diyor yani millet can derdindeyken bile başkasını kurtarmaya çalışıyor. Böylece yüzün üzerinde çocuğu elden ele, elden ele dışarı çıkarmayı başardık".
Yani o halde iken bir başkasını tercih eden, müslüman kardeşinin kurtulması için gayret eden çok insan görülmüştür. Yani insanımız maya olarak sağlamdır. İster Suud'lu olsun, ister Türk olsun, ister Maîezya'h olsun. Bu insanları sevkeden insanlar, bu insanların İnancını paylaşmadıklarından dolayıdır ki, bu kötü neticeler elde ediliyor.[247]
(127) Hani ibrahim Beyt'in temellerinı (oğlu) ismail'le yükseltirken "Ey Rabbimiz, Bizden kabul buyur. Şüphesiz Sen işiten ve bilensin" (demişlerdi).[248]
(128) Ey Rabbimiz, Bizi sana itaat eden iki Müslüman kıl ve neslimizden Sana itaat eden Müslüman bir ümmet (getir). Bize (Hacda) ibadet yerlerini göster ve tevbelerimizi kabul et. Sen tevbeleri hakkıyla kabul eden ve hakkıyla esirgeyensin.[249]
(129) Ey Rabbimiz, onlara içlerinden bir peygamber gönder ki,O Senin âyetlerini okusun, onlara kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları iyice temizlesin. Şüphesiz Sen Azizsin, Hakimsin
Ey bizim Rabbimiz, onlar arasından yani benim zürriyetim arasından elçiler gönder, peygamberler gönder. Peki o peygamberle ne yapsın? Senin âyetlerini onlara okuyacak peygamberler gönder. Onlara Kitabı öğretecek peygamberler gönder. Onları hem maddî pisliklerden hem de manevî pisliklerden temizleyecek peygamberler gönder. Sen her şeye gücü yetensin azizsin, Sen hükmedensin, hükmünde hikmet sahibi Allah (c.c.)'sün buyuruyor. İbrahim (a.s.).'la İsmail (a.s.)'ın duasidır bu.
Her gün yöneldiğimiz Kâbe-i Muazzama, gidenler gördüler, fazla mutantan bir yer değil. Şatafatlı, ahım şahım bir bina değil. Hatta işin mahiyetini, inceliğini kavramıyan kişiler de hacca gittiklerinde yahu burayı görmek için mi geldik, diyorlarmış. Orayı görmek için gidilmez ki zaten. Allah (c.c.)'ün emrini yerine getirmek için gidilir. Ama şu bilinmelidir ki, günde beş defa yöneldiğimiz o Kâbe-i Muazzama, iki tane peygamberin eliyle yapılmıştır: İbrahim (a.s.) ve İsmail (a.s.). yani köle kanı, insan kanı, yani zulmedilmiş insanların kanı veya alın teri yoktur orada.
Ama bugün Romalılar'dan kalma taşlar, sanat eseridir diye gösterilir. Sultanahmed'in kuzey tarafındaki o meydandaki taşlar, Mısır'dan buraya getirilinceye kadar binlerce kölenin kanına mal olmuştur. Bir tek taş ve ondan sonra da sanat abidesi olarak oraya dikilmiştir.
Çeşitli yerlerde Romalılar'dan kalan ve Romalılar'ı takip eden insanların yaptığı bütün eserler de yine binlerce, milyonlarca insanın kanma mal olmuştur.
Dinimiz zulüm üzerine değil, adalet üzerine kurulmuştur. Onun içindir ki, yöneldiğimiz o Kâbe-i Muazzama'yı İbrahim ve İsmail (a.s.)'lar yapmış, Onlar da gönül rızasıyla yapmışlar, yaparken de Rabbim'den af talebinde bulunmuşlar. Kusur etmişsek af et Ya Rabbi. Bizden bunu kabul buyur Ya Rabbi diye dua etmişlerdir.
Yani hayatımızda, tarihimizde, geçmişimizde zulüm yoktur bizim. Onun için alnımız açıktır.
Hani İbrahim şöyle dua etmişti. Ya Rabbi şurayı bir belde yap, yani burası bir yurt olsun. Sonra da bu yurdu her türlü bela ve musibetten emin kıl Ya Rabbi. Burayı her türlü tabii olan belâlardan hani gök yüzünden taşın yağması, kurbağanın yağması veya altından zelzelelerin olmasından emin kıl. Bir de düşman saldırılarından emin kıl Ya Rabbi diyor İbrahim (a.s.)- Allah'a ve Ahirete iman edenlere mıhlarını da bolca ver Ya Rabbi İbrahim (a.s.) bu cesareti nerden alıyor. Yukarda Rabbim "Benim bu ahdim, yani devlet başkanlığı, imamlık zalimlere verilmez" demişti.
İbrahim (a.s.) da duasında Ya Rabbi şurayı bir yurt yap. Evvela burası vatan olsun. Sonra burayı emniyette kıl. Sonra da Allah'a ve Ahirete iman eden vatandaşlarımı bol rızıklarla rızıklandır diyor. Rabbim de diyorki: Ya şu iman etmeyen kâfirler, onları biz bu dünyada faydalandırırız. Sonra Cehenneme zorunlu olarak tıkarız. Orası ne kötü bir dönüştür. Yani bu dünyada rızık konusunda mü'minle kâfir ayırımı yok Rabbim onlara da bir ağız yaratmışsa onlara da bu rızkı verecek, burun yaratmışsa bu havayı verecek.
Peki bu Kâbe-i Muazzama emniyette midir? Emin midir? Hz. Adem'den bu güne kadar, silah zoruyla Mekke talan edilememiştir. Hani en son olarak Peygamber Efendimiz'in dünyaya geldiği sene, Ebrehe o gün için Habeş İmparatorluğu'nun Yemen komutanı, en güçlü askerleriyle gelmiş ki, bugünün tankları yerine kullanılan fillerle gelmiş, ipleri bağlayıp bağlayıp Kâbe-i Muazzama'yı tahrip edecekler, taşlarını yerlerinden
oynatacaklar, bunun için gelmişler ama, Fil Sûresinde okuduğumuz gibi onlar da mağlup olmuşlardır.
Peygamber Efendimiz (a.s.v.), Mekke'yi feth ettiği gün, "Allah (c.c.) bir günün bir anında burayı benim için helal kıldı diyor. Yani geçici bir süre orada harbe müsade edilmiştir. Gerçi harpte olmamıştır. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v) Mekke'ye girmişler karşısındakiler mukavemet etmemişler, kan akmadan da Mekke'yi Mükerreme feth edilmiştir.
Peki bu şeytan taşlamada tünel faciasında ölenler; oradaki insanların özellikle yöneticilerinin gayret-i diniyyelerinin olmayışı birinci puandadır. Hacılarımız oraya giderler "aman ne emek verilmiş" filan derler ama başka şehirleri hiç görmezler, çünkü yöneticiler görmeye müsade etmezler. Hacca gidenlerimiz bilirler: Mekke ve Medine'nin dışında bir tek şehir göstermezler. Kat'iyyetle gidemezsiniz. Arabanızı sürseniz her şehrin çıkışında polis vardır. O ana yolun dışında başka hiç bir yola giremezsiniz. Ancak ticarî bir pasaportla buradan Riyad'a vize alabilirseniz o zaman gidersiniz. Ama görürsünüz ki, Riyad'a yapılan masrafın binde biri Mekke'ye yapılmamıştır. Harem-i Şerifin beş yüz metre etrafındaki evlerin mezbeleliğine, pisliğine, İstanbul'un bir çok mahallesinde rastlanmaz. Onun için orada çok büyük ihmal vardır. İhmalin neticesinde tünel faciasında beşbin müslüman birbirini kırmıştır. (Resmi rakam bin altıyüz idi). Bizzat içinde olan arkadaşım anlattı. Otuz otuziki senelik canciğer arkadaşım anlattı. "Olayın içinde beş saat kaldım diyor. Beş saat şu kolumu aşağıdan yukarıya çıkaramadım. Kimse gelmedi diyor. Hani kıyamette bin ayak bir ayak üzerinde olacak ya, orada oldu. Bin ayak bir ayağın üzerinde. Ayakta ölündü ve böyle kalındı. Adam düşemedi de öldü. Beş saat böyle ayakta durdu öldü diyor. Düşemez mümkün değil diyor. Bir tane zenci gördüm diyor. Milletin üzerine çıkmayı başarmış nasıl başardıysa, kafamızın üzerinden geçti gitti diyor. Ama o kötü bir iş yapmıyor yani çıkmayı nasıl başarmışşa başarmış. Ayağı yere değmeden yürüyüp gitti adam. Sıkışıklığı anlatmak için söylüyorum dedi. Ter göğsümüzden aşağı sıkışık olduğu için akamadı da yığıldı yığıldı, omuzumuzun üzerinden aşdı. Bir kısmı da terden boğuldu diyor. Terin buharı havayı bitirdi. Böyle bir şey. Adamlar ne yapamazlardı ki? Devletin tedbir alması gerekirdi. Devletin hatırına çok şey gelebilirdi. Üstten üzerimize buz gibi su atıverse yine rahatlıyacaktık diyor. Üzerimizde uçak duruyor. Filmimizi çekiyor. Adam durmadan beş saat filmimizi çekti diyor. Üstümüzden soğuk su dökse milletin aklı başına gelecek. Geriye dönmeyi düşünmüyor millet diyor. Evet adet olarak kendi ifadelerine göre ölenler beş bin diyor. Hastahanedeki ifade beş bin. Oradaki hastahane doktorunun ifadesi, "bin kişilik morgumuz var. Bize yetkililer sekiz bin cenaze geliyor dediler. Ve biz geleni defnediyoruz, geleni defnediyoruz. Filmini çektiğimizi götürüp defnediyoruz." Yani kendi yetkilileri tarafından sekiz bin cenaze geliyor diye bilgi verilmiş.
Orada çok iyi olan bir taraf kimse kimsenin parasını almamıştır. O arkadaşım diyor ki hastahaneye gittiğimde, onların da hacıları vardı, bizim hacıların paraları tamamen tutulmuş bir kesenin içine koyulmuş. Sahibine verilmek üzere hazırlanmış. Herkes o kadar feragat gösterdiki, mesela çocuklar, çocuk ölüsü çok az diyor yani millet can derdindeyken bile başkasını kurtarmaya çalışıyor. Böylece yüzün üzerinde çocuğu elden ele, elden ele dışarı çıkarmayı başardık".
Yani o halde iken bir başkasını tercih eden, müslüman kardeşinin kurtulması için gayret eden çok insan görülmüştür. Yani insanımız maya olarak sağlamdır. İster Suud'lu olsun, ister Türk olsun, ister Maîezya'h olsun. Bu insanları sevkeden insanlar, bu insanların İnancını paylaşmadıklarından dolayıdır ki, bu kötü neticeler elde ediliyor.[247]
(127) Hani ibrahim Beyt'in temellerinı (oğlu) ismail'le yükseltirken "Ey Rabbimiz, Bizden kabul buyur. Şüphesiz Sen işiten ve bilensin" (demişlerdi).[248]
(128) Ey Rabbimiz, Bizi sana itaat eden iki Müslüman kıl ve neslimizden Sana itaat eden Müslüman bir ümmet (getir). Bize (Hacda) ibadet yerlerini göster ve tevbelerimizi kabul et. Sen tevbeleri hakkıyla kabul eden ve hakkıyla esirgeyensin.[249]
(129) Ey Rabbimiz, onlara içlerinden bir peygamber gönder ki,O Senin âyetlerini okusun, onlara kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları iyice temizlesin. Şüphesiz Sen Azizsin, Hakimsin
Ey bizim Rabbimiz, onlar arasından yani benim zürriyetim arasından elçiler gönder, peygamberler gönder. Peki o peygamberle ne yapsın? Senin âyetlerini onlara okuyacak peygamberler gönder. Onlara Kitabı öğretecek peygamberler gönder. Onları hem maddî pisliklerden hem de manevî pisliklerden temizleyecek peygamberler gönder. Sen her şeye gücü yetensin azizsin, Sen hükmedensin, hükmünde hikmet sahibi Allah (c.c.)'sün buyuruyor. İbrahim (a.s.).'la İsmail (a.s.)'ın duasidır bu.
Her gün yöneldiğimiz Kâbe-i Muazzama, gidenler gördüler, fazla mutantan bir yer değil. Şatafatlı, ahım şahım bir bina değil. Hatta işin mahiyetini, inceliğini kavramıyan kişiler de hacca gittiklerinde yahu burayı görmek için mi geldik, diyorlarmış. Orayı görmek için gidilmez ki zaten. Allah (c.c.)'ün emrini yerine getirmek için gidilir. Ama şu bilinmelidir ki, günde beş defa yöneldiğimiz o Kâbe-i Muazzama, iki tane peygamberin eliyle yapılmıştır: İbrahim (a.s.) ve İsmail (a.s.). yani köle kanı, insan kanı, yani zulmedilmiş insanların kanı veya alın teri yoktur orada.
Ama bugün Romalılar'dan kalma taşlar, sanat eseridir diye gösterilir. Sultanahmed'in kuzey tarafındaki o meydandaki taşlar, Mısır'dan buraya getirilinceye kadar binlerce kölenin kanına mal olmuştur. Bir tek taş ve ondan sonra da sanat abidesi olarak oraya dikilmiştir.
Çeşitli yerlerde Romalılar'dan kalan ve Romalılar'ı takip eden insanların yaptığı bütün eserler de yine binlerce, milyonlarca insanın kanma mal olmuştur.
Dinimiz zulüm üzerine değil, adalet üzerine kurulmuştur. Onun içindir ki, yöneldiğimiz o Kâbe-i Muazzama'yı İbrahim ve İsmail (a.s.)'lar yapmış, Onlar da gönül rızasıyla yapmışlar, yaparken de Rabbim'den af talebinde bulunmuşlar. Kusur etmişsek af et Ya Rabbi. Bizden bunu kabul buyur Ya Rabbi diye dua etmişlerdir.
Yani hayatımızda, tarihimizde, geçmişimizde zulüm yoktur bizim. Onun için alnımız açıktır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)