(14) Onlar iman edenlerle karşılaştıkları zaman "iman ettik" derler. Şeytanlarımla baş başa kaldıklarında ise "Şüphesiz biz sizinleyiz. Biz iman edenlerle alay ediyoruz" derler.
Münafıkların röntgen filmini bize sunuyor Rabbimiz.1400 sene öncesinin münafığı ile bugünün münafığı arasında hiçbir fark yok. Müslümanların mescidinde namaz kılar. Zikir meclislerine katılır. Onlar gibi giyinir. Meydanlarda Kur'an-ı Kerîm'i öper, ama akşam imansız klüp ve localarda şeytan heriflerle baş başa kaldıklarında, "Biz onlarla alay ediyoruz, biz sizinle beraberiz" derler.
(15) Allah onlarla alay eder de onların taşkınlık ve azgınlık içinde bocalayıp durmalarına mühlet verir.
Peygamber Efendimiz münafıkların hepsini biliyordu. Fakat bilmezlikten geliyor ve onları yakın takipte tutuyordu. Böylece aldattık zannederlerken aldanıyorlardı. Müminlerle alay ettiklerini zannederlerken kendileri maymun maskara oluyorlardı.
(16) İşte onlar hidayet karşılığında sapıklığı aldılar, ancak ticaretleri kâr etmedi. Doğru yolu da bulamadılar.
Arap şairi: "Dini parçaladık dünyamıza yamadık. Sonunda din de kalmadı dünya da" diyor.
Bu münafıklar da hidayeti verdiler, dalaleti satın aldılar. Cenneti verdiler, cehennemi satın aldılar. İzzeti verdiler, zilleti satın aldılar. Sonunda iki dünyada zararlı çıktılar.
Müminler küfrü atıp imanı aldılar. Mallarını ve canlarını ortaya koydular, sonunda Medine devlete, ahirette cennete kavuştular.
Münafıklar, müminlerin zayıf dönemlerinde iki taraflı çıkar sağlıyorlardı ama o çıkarları geçici oldu.
(17-18) Onların durumu (aydınlanmak için) ateş yakmak isteyenin durumuna benzer. Ateş çevresini aydınlatınca, Allah onların (gözlerinin) nurunu giderdi ve karanlıklar içinde görmez bir halde bıraktı.(Onlar) sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, artık onlar dönmezler.
Aydınlanmak için ateş yaktığı halde, sonra gözlerini kapayan kişinin budalalığı nasılsa aydınlanmak için iman edip sonra kâfirlerin yanında İslâm'a göz kapayanlarda aynıdır.
(19) Veya onların durumu; karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek'in olduğu gökten boşanan yağmura tutulmuş kişiye benzer. Ölüm korkusuyla yıldırımlardan parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.
(20) O şimşeğin çakması neredeyse gözlerini kapıverecek; şimşek onları aydınlattığı zaman ışığında yürürler. Karanlık çökünce de dikilip kalırlar. Allah dileseydi onların işitme ve görmelerini de alıverirdi. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.
Münafığın nifak içindeki hali karanlık bir gecede gök gürültüsü, yağmur ve yıldırımların altında yürümesine benzer. Her yer karanlık, arada bir şimşek çakıyor ve etrafını görüyor, bir iki adım attıktan sonra yine karanlığın içinde kalıveriyor.
İşte münafığın bu Müslümanlar arasında söylediği İslâmî sözler ve davranışlar ona yıldırım ışığı gibi geçici menfaatler sağlayabilir. Ama sonu yine karanlık yine de hüsran.
Müslümanlara şirin görünerek köşeyi dönen milletvekili bakan olanlar sonra da imansızlara hizmet edenler bilsinler ki bu aydınlık geçicidir. Ya kâfirler tarafından veya müminler tarafından hesaba çekilecektir. Çünkü münafık camiyle kilise arasında kalmış şaşkın insandır.
(21) Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin ki, takva sahibi olasınız.
Allah (c.c.) mümini, kâfiri ve münafığı tanıttıktan sonra üçüne birden “Ey insanlar!” diyerek hitap ediyor ve bütün insanları ibadete çağırıyor.
Sizi yaratana ibadet ediniz. Sizin gibi yaratılanın sizden farkı yoktur. Onun için sizi yaratan, yaşatan ve yönetene ibadet ediniz.
Sizden öncekileri yaratana ibadet ediniz. Kayaları oyan, sağlam evler yapan, saraylar, köşkler kuran, ölmeyeceğini sanan, insanlara zulmeden, peygamberleri yalanlayanları da o yaratı. Hepsi sonunda Allaha döndüler. Sen de döneceksin yeryüzünü gez, dolaş onların sonunu gör de Rabbine ibadet et.
(22) O sizin için yeryüzünü döşek, gökyüzünü bina (tavan) yaptı. Gökten yağmur indirerek o su ile size rızık olarak mahsuller çıkardı. O halde bile bile Allah’a ortak koşmayın.
Yeryüzü döşeğini seriveren Allah, mor menekşe, beyaz gül, kırmızı karanfille döşeğimizi süsleyen Allah, çam, ardıç, gibi ağaçları koklayan Allah, gökyüzünden rahmet indirip, yeryüzünü sulayan Allah, yeryüzünden çeşit çeşit rızıklar çıkaran Allah.
O halde yaratılana değil yaratana ibadet ediniz. Onun emir ve yasaklarına uygun hareket ediniz. Onun emir ve yasaklarına zıt düşen bütün emir ve yasakları reddediniz. Hürriyetinizi koruyunuz. Sizin gibi yaratılanların emir ve yasaklarını Allah'ın emir ve yasaklarına tercih ederek insandan ilah türetmeyin. Siz de biliyorsunuz ki, bu ürettiğiniz ilahlar ölecektir. Ölenden ilah olmaz.
11 Mart 2009 Çarşamba
10 Mart 2009 Salı
Bakara; 10-13
(10) Onların kalblerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalığını artırmıştır ve yalan söyledikleri için onlara acıklı bir azap vardır.
Esrarkeşin, eroinmanın içtiği şeylerin kendisini ölüme götürdüğünü gördüğü ve bildiği hâlde yine aynı kötülüğe devam ettiği gibi münafık da küçücük dünyevî çıkarları için ileride başına gelebilecek büyük zararları görmezlikden geliyor.
Bu bir hastalıktır. Tedavisi için Rasûlullaha ve onun yolunda olanlara müracaat etmedikleri için Allah onların hastalığını artırdı.
Yedinci âyette "Allah onların kalblerini ve kulaklarını mühürledi" buyuruyor.
Görünüşe göre cebrilik var gibidir. Yani Allah dilediğinin kalbini mühürlüyor. Dilediğinin münafıklığını artırıyor.
Ancak Allah (c.c.) bunların yapılmasına sebeb olarak yine kişilerin yaptıkları kötülükleri gösteriyor.
Yani kul kötülüğü istiyor, Rabbimiz de yaratıyor. Eski batıl dinlerden bir kısım iyi niyetli bilginler şerri, kötülüğü Allah yaratmaz, O'nun sanma, yakışmaz mantığından hareket ederek hayır tanrısı ve şer tanrısı diye ilahlar türetmeye gitmişlerdir. Biz hayrı da şerri de Allah yaratır diyerek tevhide inanırız.
Bugün müslümanlara en büyük zarar müslümanlığı tam atamamış, batı standartlarını tam tutamamış ikisi arasında bocalayan hasta tiplerden gelmektedir.
Geçenlerde kızlık bekaretini evlenmeden önce kaybeden fahişeler "Kızlık bekareti" üzerine açık oturum yapmışlar ve bu bekareti önemsemede gericiliktir neticesine varmışlar. Fahişe, iffetli kadına; hırsız, dürüst adama, düşman olurmuş. Çünkü o olmasa buna fahişe denmeyecekmiş. Yaptığı işin kötü olduğunu bilirmiş ama herkesin kendisi gibi olmasını istermiş.
(11) Onlara "yeryüzünde fesad çıkarmayın" denildiğinde: "Biz ıslahatçılarız" derler.
İlk insanın imanı tabiatın ilk yaratıldığı günlerdeki gibi tertemizdi. Karalar, denizler ve havalar müminlerin imanı gibi pırıl pırıldı.
Önce imana şirki bulaştırdılar. Allah'ın kanunlarını hiçe sayarak kendilerini ilahlaştırdılar. Ondan sonra tabiata da müdahale ederek gönüllerindeki pisliği tabiata da akıtmaya başladılar. Rabbimiz: "Ey iman edenler! Müşrikler ancak pisliktir" buyurur. O tertemiz elbiselerinin içinde kara gözlüklerinin gerisinde tabiatı kirletmek, dünyanın her tarafında anarşi çıkartıp insanların kanını paraya çevirmek, kimyasal silahlar satarak midesini patlatmak için koşan bu hasta adamlar: "Yahu etmeyin, eylemeyin yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın" deseniz, onlar "biz Yalta zırvasında, Malta zırvasında, Londra zirvesinde insanları ıslah için bir araya geliyoruz" diyorlar. Peki ama her zirvenizin sonunda Hamada, Halepçe'de, Afganistan'da İran'da, Grenada'da, Azerbaycan'da yüzbinlerce insan öldürülüyor.
Rabbimiz bizi bu ikibinli (bin dörtyüzlü) yıllarda bizi uyarıyor:
(12) "Aman ha! gözünüzü açın, asıl fesatçılar onlardır, ancak farkında değiller."
"Islahatçıyız" diyerek gelen, paranızı biz hesap ediverelim diyen IMF ajanlarını, yatakda neyi nasıl yapacağımıza kadar yol gösteren çocuk öldürme ekibine, nereye ne ekileceğini gösteren ve yeşil Afrika'yı çoraklaştırma çetesine sakın ha aldanmayın.
Bunlar bozguncudurlar. Ancak yaptıklarının bozgunculuk olduğunu bilmezler.
"Ancak farkında değiller" cümlesi beni çok düşündürdü. Gerçekten "bütün bu katliamları yapan batılının niyeti kötüdür. Hiç içlerinde iyi niyetli insan yoktur" demek de zor. Ancak Arap şairi diyorki:
"Akrebin kimseye kin'i yoktur.
Ancak onun sokması fıtratının gereğidir."
İyi niyetli kafirler yönetici olsalar, içlerindekini dışa vuracaklar. İçlerindeki küfür zehir olunca iyi niyetlerle de olsa insanlığı ve tabiatı zehirleyecektir.
Şeker hastasina çok iyi niyetlerle hergün baklava yediren cahil insan gibidirler.
(13) Yine onlara: "İnsanların iman ettiği gibi sizde iman edin" denildiğinde: "Ya biz de o beyinsizlerin iman ettiği gibi mi iman edeceğiz?" derler, İyi bilinki, gerçek beyinsizler kendileridir; fakat bilmezler.
Örnek insan gerekli. Size bir ateist gelse ve "Ben müslümanlığı kitaplardan okudum. Bir de şahıslardaki yaşantısını görmek istiyorum. Bana bir müslüman göster ve ben onu uzaktan takip edeyim. Yürüyüşünü, selamlaşmasını, oturuşunu, ticaretini, konuşmasını, insanlarla, ailesiyle olan münasebetlerini gözleyeyim" dese kimi gösterebilirsiniz.
Hep bindörtyüz sene öncesinin ,o görmedikleri insanlarını (Ashab-ı. Kiram'ı) göstermek yeterli değildir.
Rabbimiz "İnsanların iman ettiği gibi iman edin" derken o günün müşriğine örnek insan sahabe idi. Bugünün müşriğine örnek insan biz olmalıyız.
"Peki o müşrikler o değerli insanları görmüşler ama bir kısmı iman etmeyip onları serinlikle suçlamışlar" denebilir.
Gözlerinin üzerine bin lirayı koyupda gerisindeki milyarlarca lirayı görmeyen çocuk gibi olayları değerlendiren bu münafık müşrikler, Hattap oğlu Ömer, Mekke parlamentosunun ileri gelenlerinden ve yeraltı dünyasının babalarından iken çok akıllı, işbilen ve işbitiren olarak biliniyor ve kendisine saygı gösteriliyordu.
Ne zaman müslüman oldu, bütün bu makam, mevki, ev, para şan ve şöhretim yitirince sefih olarak adlandırıldı.
Münafıkların putu olan parayı, parlamenterliği, babalığı yere çaldı ve İslâm'ı aldı.
Sonunda kazanan müslümanlardır. Sefih olan kendileridir. Münafık müşrikler dünya çıkarlarını da bilmezler.
Hz. Ömer müşrik iken elde ettiği imkânları yere çaldı, İslâm'ı aldı ama ilerde devlet başkanlığına getirildi. Dünya adalet tarihin en ön sıralarında yer aldı ve dört halifeyle beraber cennetle müjdelenen on kişinin arasına girdi.
Ömer'e sefih diyen Ebu Cehil ancak lanetle anılıyor.
Bugün dünyanın en sefih, en akılsız milleti Yahudilerdir. Siyaseti hiç bilmeyen, ticaretten anlamayan bir toplumdurlar.
Olurmu öyle hocam? dünya siyasetini ve ticaretini onlar yönetiyorlar diyorsunuz.
Peki dünyanın en eski milletlerinden olan bu Yahudiler şu anda nüfus olarak en çok nüfusa sahip olmaları gerekirdi. Ancak aç gözlüklerinden, siyaset bilmemelerinden tarih boyunca katliamlarla yok edilmişler. En son Almanlar'm katliamı.
Siyaset Efendimizin yaptığıdır. Vahşi bir toplumu medeni yapmak. Siyaset Osman Bey'in yaptığıdır. Aşiretten devlet meydana getirmektir.
Yoksa dünyanın en eski milletinin nüfusunu İspanyol çingenelerinin nüfusundan aşağıda tutmak, ürettiği çocukları kırdırmak siyaset değildir. Asıl sefih onlardır.
Çünkü dünyada rahat durmuyorlar. Rahat yüzü görmüyorlar. Ahiretteki ateşlerini de beraberlerinde götürüyorlar.
Esrarkeşin, eroinmanın içtiği şeylerin kendisini ölüme götürdüğünü gördüğü ve bildiği hâlde yine aynı kötülüğe devam ettiği gibi münafık da küçücük dünyevî çıkarları için ileride başına gelebilecek büyük zararları görmezlikden geliyor.
Bu bir hastalıktır. Tedavisi için Rasûlullaha ve onun yolunda olanlara müracaat etmedikleri için Allah onların hastalığını artırdı.
Yedinci âyette "Allah onların kalblerini ve kulaklarını mühürledi" buyuruyor.
Görünüşe göre cebrilik var gibidir. Yani Allah dilediğinin kalbini mühürlüyor. Dilediğinin münafıklığını artırıyor.
Ancak Allah (c.c.) bunların yapılmasına sebeb olarak yine kişilerin yaptıkları kötülükleri gösteriyor.
Yani kul kötülüğü istiyor, Rabbimiz de yaratıyor. Eski batıl dinlerden bir kısım iyi niyetli bilginler şerri, kötülüğü Allah yaratmaz, O'nun sanma, yakışmaz mantığından hareket ederek hayır tanrısı ve şer tanrısı diye ilahlar türetmeye gitmişlerdir. Biz hayrı da şerri de Allah yaratır diyerek tevhide inanırız.
Bugün müslümanlara en büyük zarar müslümanlığı tam atamamış, batı standartlarını tam tutamamış ikisi arasında bocalayan hasta tiplerden gelmektedir.
Geçenlerde kızlık bekaretini evlenmeden önce kaybeden fahişeler "Kızlık bekareti" üzerine açık oturum yapmışlar ve bu bekareti önemsemede gericiliktir neticesine varmışlar. Fahişe, iffetli kadına; hırsız, dürüst adama, düşman olurmuş. Çünkü o olmasa buna fahişe denmeyecekmiş. Yaptığı işin kötü olduğunu bilirmiş ama herkesin kendisi gibi olmasını istermiş.
(11) Onlara "yeryüzünde fesad çıkarmayın" denildiğinde: "Biz ıslahatçılarız" derler.
İlk insanın imanı tabiatın ilk yaratıldığı günlerdeki gibi tertemizdi. Karalar, denizler ve havalar müminlerin imanı gibi pırıl pırıldı.
Önce imana şirki bulaştırdılar. Allah'ın kanunlarını hiçe sayarak kendilerini ilahlaştırdılar. Ondan sonra tabiata da müdahale ederek gönüllerindeki pisliği tabiata da akıtmaya başladılar. Rabbimiz: "Ey iman edenler! Müşrikler ancak pisliktir" buyurur. O tertemiz elbiselerinin içinde kara gözlüklerinin gerisinde tabiatı kirletmek, dünyanın her tarafında anarşi çıkartıp insanların kanını paraya çevirmek, kimyasal silahlar satarak midesini patlatmak için koşan bu hasta adamlar: "Yahu etmeyin, eylemeyin yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın" deseniz, onlar "biz Yalta zırvasında, Malta zırvasında, Londra zirvesinde insanları ıslah için bir araya geliyoruz" diyorlar. Peki ama her zirvenizin sonunda Hamada, Halepçe'de, Afganistan'da İran'da, Grenada'da, Azerbaycan'da yüzbinlerce insan öldürülüyor.
Rabbimiz bizi bu ikibinli (bin dörtyüzlü) yıllarda bizi uyarıyor:
(12) "Aman ha! gözünüzü açın, asıl fesatçılar onlardır, ancak farkında değiller."
"Islahatçıyız" diyerek gelen, paranızı biz hesap ediverelim diyen IMF ajanlarını, yatakda neyi nasıl yapacağımıza kadar yol gösteren çocuk öldürme ekibine, nereye ne ekileceğini gösteren ve yeşil Afrika'yı çoraklaştırma çetesine sakın ha aldanmayın.
Bunlar bozguncudurlar. Ancak yaptıklarının bozgunculuk olduğunu bilmezler.
"Ancak farkında değiller" cümlesi beni çok düşündürdü. Gerçekten "bütün bu katliamları yapan batılının niyeti kötüdür. Hiç içlerinde iyi niyetli insan yoktur" demek de zor. Ancak Arap şairi diyorki:
"Akrebin kimseye kin'i yoktur.
Ancak onun sokması fıtratının gereğidir."
İyi niyetli kafirler yönetici olsalar, içlerindekini dışa vuracaklar. İçlerindeki küfür zehir olunca iyi niyetlerle de olsa insanlığı ve tabiatı zehirleyecektir.
Şeker hastasina çok iyi niyetlerle hergün baklava yediren cahil insan gibidirler.
(13) Yine onlara: "İnsanların iman ettiği gibi sizde iman edin" denildiğinde: "Ya biz de o beyinsizlerin iman ettiği gibi mi iman edeceğiz?" derler, İyi bilinki, gerçek beyinsizler kendileridir; fakat bilmezler.
Örnek insan gerekli. Size bir ateist gelse ve "Ben müslümanlığı kitaplardan okudum. Bir de şahıslardaki yaşantısını görmek istiyorum. Bana bir müslüman göster ve ben onu uzaktan takip edeyim. Yürüyüşünü, selamlaşmasını, oturuşunu, ticaretini, konuşmasını, insanlarla, ailesiyle olan münasebetlerini gözleyeyim" dese kimi gösterebilirsiniz.
Hep bindörtyüz sene öncesinin ,o görmedikleri insanlarını (Ashab-ı. Kiram'ı) göstermek yeterli değildir.
Rabbimiz "İnsanların iman ettiği gibi iman edin" derken o günün müşriğine örnek insan sahabe idi. Bugünün müşriğine örnek insan biz olmalıyız.
"Peki o müşrikler o değerli insanları görmüşler ama bir kısmı iman etmeyip onları serinlikle suçlamışlar" denebilir.
Gözlerinin üzerine bin lirayı koyupda gerisindeki milyarlarca lirayı görmeyen çocuk gibi olayları değerlendiren bu münafık müşrikler, Hattap oğlu Ömer, Mekke parlamentosunun ileri gelenlerinden ve yeraltı dünyasının babalarından iken çok akıllı, işbilen ve işbitiren olarak biliniyor ve kendisine saygı gösteriliyordu.
Ne zaman müslüman oldu, bütün bu makam, mevki, ev, para şan ve şöhretim yitirince sefih olarak adlandırıldı.
Münafıkların putu olan parayı, parlamenterliği, babalığı yere çaldı ve İslâm'ı aldı.
Sonunda kazanan müslümanlardır. Sefih olan kendileridir. Münafık müşrikler dünya çıkarlarını da bilmezler.
Hz. Ömer müşrik iken elde ettiği imkânları yere çaldı, İslâm'ı aldı ama ilerde devlet başkanlığına getirildi. Dünya adalet tarihin en ön sıralarında yer aldı ve dört halifeyle beraber cennetle müjdelenen on kişinin arasına girdi.
Ömer'e sefih diyen Ebu Cehil ancak lanetle anılıyor.
Bugün dünyanın en sefih, en akılsız milleti Yahudilerdir. Siyaseti hiç bilmeyen, ticaretten anlamayan bir toplumdurlar.
Olurmu öyle hocam? dünya siyasetini ve ticaretini onlar yönetiyorlar diyorsunuz.
Peki dünyanın en eski milletlerinden olan bu Yahudiler şu anda nüfus olarak en çok nüfusa sahip olmaları gerekirdi. Ancak aç gözlüklerinden, siyaset bilmemelerinden tarih boyunca katliamlarla yok edilmişler. En son Almanlar'm katliamı.
Siyaset Efendimizin yaptığıdır. Vahşi bir toplumu medeni yapmak. Siyaset Osman Bey'in yaptığıdır. Aşiretten devlet meydana getirmektir.
Yoksa dünyanın en eski milletinin nüfusunu İspanyol çingenelerinin nüfusundan aşağıda tutmak, ürettiği çocukları kırdırmak siyaset değildir. Asıl sefih onlardır.
Çünkü dünyada rahat durmuyorlar. Rahat yüzü görmüyorlar. Ahiretteki ateşlerini de beraberlerinde götürüyorlar.
9 Mart 2009 Pazartesi
Bakara Süresi 7-8-9. Ayet
(7) "Allah onların kalplerini ve kulağını mühürlemiştir. Gözlerinde de perde vardır. Ve büyük azap onlaradır."
Kafirlerin kalbini Allah mühürlemişse kafirin müslüman olmamasında kabahati nedir? sorusu hatıra geliyor.
Allah (c.c.) Rum suresi âyet 30'da "Sen yüzünü hanif olarak dine çevir. Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa o fıtrata çevirir" buyurur. Bu âyete göre Allah bütün insanları İslâm fıtratı üzerine yaratmıştır. Peygamber efendimiz "Her doğan İslâm, fıtratı üzerine doğar. Anne babası onu ya Yahudi, ya Hristiyan veya Mecusi (günümüzde kominist) yapar" buyurur.
Tertemiz pırıl pırıl yaratılan insan zamanla çevrenin etkisiyle kirlenmeye başlıyor. Aynanın üzerindeki tozlar silinmeyince zamanla aynayı kapattığı gibi günahlarda kalbi kapatıyor ve küfür ise kilitlenip mühürlenmesine sebep oluyor.
Efendimiz: "İnsan bir günah işlediğinde gönlünde siyah bir nokta belirir. Eğer kişi günahına tevbe eder pişman olursa o siyahlık gider yeri yeniden parlar" buyurur.
Allah (c.c.) kulların kazandıkları kötülükler nedeniyle kalplerinin küf bağladığını haber verir.
Bu, ömrü deri dibağatıyla geçen kişinin gül kokusundan nefret etme¬si gibi, zafiyet hastalığına uğrayan kişinin kendisine yararlı yağlı yiyeceklerden nefret etmesi ve kusması gibi kafirlerde küfürle öylesine içli dışlı olurlar ki gül gibi İslâm'dan kaçarlar. Gözleri güzellikleri görmez. Görse de kedinin bülbülü bir yudumluk et görmesi gibi görür. Herşeyin değerini paraya göre ölçer.
Kulağı para sözünden başka konuşmalara kapalıdır. O öyle isteyince Allah da onun kalbini mühürler gözünü perdeler. "Ve onlara büyük azap vardır."
Bu dünyada küfür devletinin yıkılması, zulme dayanan saltanatlarının yerle bir olması onlara büyük azap olduğu gibi Ahirette büyük azap vardır.
Bu âyetteki azabın yalnız ahirette olacağı manasına gelmez. Ayetlerin bir kısmına inanıp bir kısmını inkar edenlere dünyada rusvaylık ahirettede büyük azab vardır.
Mescidlerde Allanın adının anılmasını engelleyenlere, o mescidlerin harap olmasına çalışanlara dünyada rezillik ahirette büyük azap vardır.
Allah ve Rasûlüne karşı savaşanların yeryüzünde bozgunculuk ya¬panların cezası dünyada rezillik ahirette de büyük azab vardır.(Maide 33)
(8) İnsanlar içinden bir kısmı inanmadıkları halde "Allaha ve ahiret gününe iman ettik" derler.
Allah (c.c.) geçen ilk beş âyette muttaki insanların özelliklerini, iki âyette kâfirleri bu âyetten itibaren onüç âyettede münafıkları bize tanıtıyor ve içlerinin filmini sunuyor.
Müslümanlar için en tehlikelisi bu münafıklardır. Çünkü bizim gibi giyinir, bizim gibi görünür. Kur'an'ı okumaz ama bizden fazla öper. Bizim toplantılarımıza katılır. Fikir beyan eder. Hacca gider. Cübbe giyer ama bizim gibi iman etmez. O kendi çıkarlarını ve kafir yandaşlarının çıkarlarını gözetir.
Durupdururken hiç gereği yokken Allah rasûlünün huzurunda şahadet kelimesini s öyleyi verirler. Allah (c.c.) da onların yalancı olduğunu Rasûlüne bildirir.
Onları tanımak için konuşma üsluplarına dinlerken yüz hatlarına da dikkat edildiği takdirde Allah dileyince anlaşılabilir.
Münafıklar, müslümanlara zarar vermek, ayrılık tohumları ekmek, Allah ve Rasûlüne harp açanlara yardım etmek için müslümanların arasında kalırlar. Tanınmamak için de şehadet kelimesi getirirler.
Müslümanların yanında olmak onlara fayda veriyorsa onlara uyarlar.
Sanki Allah (c.c.) günümüz münafıklarını bize tanıtıyor. "Sankisi" fazladan. Allah her çağın münafıklarının ortak taraflarım açıklıyor.
(9) Allahı ve iman edenleri aldatmaya çalışırlar. Halbuki yalnız kendilerini aldatırlarda farkında olmazlar.
Münafık iki tarafada yaranamaz. Sonunda zararı kendisi görür. Allaha hile yapmaya kalkarlar.
Hud'a: Görüldüğünün zıttı hareketle karşı tarafa zarar verme planıdır. Hud'a: gizlenmedir.
Allah insanların gizlediklerini de açıkladıklarını da bildiği için] Allaha hile yapmalarından kanıt, Rasûlüne yapılan hiledir. Rasûlüne Öylesine önem veriyor ki ona yapılan kötülüğü kendine yapılmış kabul ediyor. Ona yapılan biati, bağlılığıda yine kendine yapılmış kabul ediyor.
Müminleri aldatmaya çalışanlar da geçici bir zaman için bundan çıkar sağlayabilirler. Müminleri ihbar ederek belirli makam ve mevkiler elde edebilirler ama bu çıkarları karanlık gecedeki yıldırım ışığından faydalanmak kadar ani ve geçici olur.
Tarih boyunca bu iki tarafada yaranamayan münafıkların boynu giyotine, idam sehpasına, takılıp kalmıştır.
Rabbimiz onları şöyle tarif eder: "Bunların arasında çalkalanıp dururlar. Ne onlar taraf nidadırlar, ne bunlar tarafındadırlar." (Nisa 143) Yani cami ile kilise arasında kalmış insanlar.
Üstü açık kilisedeki heykelin üstüne bir kuş hergün pislermiş. Papaz bundan rahatsız olmuş. Birgün heykelin yanma şarap koymuş. Kuş gelmiş heykele pislemiş, şarapdan içmiş ve sarhoş olmuş, sızmış. Papaz kuşu eline almış ve şöyle söylemiş: "Madem müslümandın niçin şarap içtin. Madem Hıristiyan'dın niçin heykele pisledin. Senin hakkın ölüm" deyip başını koparıvermiş.
Allah rasûlü kendi devletindeki münafıkları öldürmemiş. Bildiğini onlara bildirmemiş. Yeminlerine ve şehadet kelimelerine inanır görünmüş ama onlara karşı dikkatli olmuş.
Kendisi vefat ederken münafıkların isimlerini Huzeyfe (r.a.)'ye bildirmiş. Böylece devletin bunlardan zarar görmesi önlenmiş.
Günümüzde kafirlerin localarında viski, votka içen cuma veya bayramlarda bizimle görünen çıkarcılar bilsinler ki, iki tarafda da bir köpek kadar değerleri yoktur.
Peki bunu, bu iki yüzlülüğü neden yaparlar? Kendinden önceki mü¬nafıkların kötü sonucunu gördüğü halde niye aynı nifak yolunda devam ederler?
Kafirlerin kalbini Allah mühürlemişse kafirin müslüman olmamasında kabahati nedir? sorusu hatıra geliyor.
Allah (c.c.) Rum suresi âyet 30'da "Sen yüzünü hanif olarak dine çevir. Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa o fıtrata çevirir" buyurur. Bu âyete göre Allah bütün insanları İslâm fıtratı üzerine yaratmıştır. Peygamber efendimiz "Her doğan İslâm, fıtratı üzerine doğar. Anne babası onu ya Yahudi, ya Hristiyan veya Mecusi (günümüzde kominist) yapar" buyurur.
Tertemiz pırıl pırıl yaratılan insan zamanla çevrenin etkisiyle kirlenmeye başlıyor. Aynanın üzerindeki tozlar silinmeyince zamanla aynayı kapattığı gibi günahlarda kalbi kapatıyor ve küfür ise kilitlenip mühürlenmesine sebep oluyor.
Efendimiz: "İnsan bir günah işlediğinde gönlünde siyah bir nokta belirir. Eğer kişi günahına tevbe eder pişman olursa o siyahlık gider yeri yeniden parlar" buyurur.
Allah (c.c.) kulların kazandıkları kötülükler nedeniyle kalplerinin küf bağladığını haber verir.
Bu, ömrü deri dibağatıyla geçen kişinin gül kokusundan nefret etme¬si gibi, zafiyet hastalığına uğrayan kişinin kendisine yararlı yağlı yiyeceklerden nefret etmesi ve kusması gibi kafirlerde küfürle öylesine içli dışlı olurlar ki gül gibi İslâm'dan kaçarlar. Gözleri güzellikleri görmez. Görse de kedinin bülbülü bir yudumluk et görmesi gibi görür. Herşeyin değerini paraya göre ölçer.
Kulağı para sözünden başka konuşmalara kapalıdır. O öyle isteyince Allah da onun kalbini mühürler gözünü perdeler. "Ve onlara büyük azap vardır."
Bu dünyada küfür devletinin yıkılması, zulme dayanan saltanatlarının yerle bir olması onlara büyük azap olduğu gibi Ahirette büyük azap vardır.
Bu âyetteki azabın yalnız ahirette olacağı manasına gelmez. Ayetlerin bir kısmına inanıp bir kısmını inkar edenlere dünyada rusvaylık ahirettede büyük azab vardır.
Mescidlerde Allanın adının anılmasını engelleyenlere, o mescidlerin harap olmasına çalışanlara dünyada rezillik ahirette büyük azap vardır.
Allah ve Rasûlüne karşı savaşanların yeryüzünde bozgunculuk ya¬panların cezası dünyada rezillik ahirette de büyük azab vardır.(Maide 33)
(8) İnsanlar içinden bir kısmı inanmadıkları halde "Allaha ve ahiret gününe iman ettik" derler.
Allah (c.c.) geçen ilk beş âyette muttaki insanların özelliklerini, iki âyette kâfirleri bu âyetten itibaren onüç âyettede münafıkları bize tanıtıyor ve içlerinin filmini sunuyor.
Müslümanlar için en tehlikelisi bu münafıklardır. Çünkü bizim gibi giyinir, bizim gibi görünür. Kur'an'ı okumaz ama bizden fazla öper. Bizim toplantılarımıza katılır. Fikir beyan eder. Hacca gider. Cübbe giyer ama bizim gibi iman etmez. O kendi çıkarlarını ve kafir yandaşlarının çıkarlarını gözetir.
Durupdururken hiç gereği yokken Allah rasûlünün huzurunda şahadet kelimesini s öyleyi verirler. Allah (c.c.) da onların yalancı olduğunu Rasûlüne bildirir.
Onları tanımak için konuşma üsluplarına dinlerken yüz hatlarına da dikkat edildiği takdirde Allah dileyince anlaşılabilir.
Münafıklar, müslümanlara zarar vermek, ayrılık tohumları ekmek, Allah ve Rasûlüne harp açanlara yardım etmek için müslümanların arasında kalırlar. Tanınmamak için de şehadet kelimesi getirirler.
Müslümanların yanında olmak onlara fayda veriyorsa onlara uyarlar.
Sanki Allah (c.c.) günümüz münafıklarını bize tanıtıyor. "Sankisi" fazladan. Allah her çağın münafıklarının ortak taraflarım açıklıyor.
(9) Allahı ve iman edenleri aldatmaya çalışırlar. Halbuki yalnız kendilerini aldatırlarda farkında olmazlar.
Münafık iki tarafada yaranamaz. Sonunda zararı kendisi görür. Allaha hile yapmaya kalkarlar.
Hud'a: Görüldüğünün zıttı hareketle karşı tarafa zarar verme planıdır. Hud'a: gizlenmedir.
Allah insanların gizlediklerini de açıkladıklarını da bildiği için] Allaha hile yapmalarından kanıt, Rasûlüne yapılan hiledir. Rasûlüne Öylesine önem veriyor ki ona yapılan kötülüğü kendine yapılmış kabul ediyor. Ona yapılan biati, bağlılığıda yine kendine yapılmış kabul ediyor.
Müminleri aldatmaya çalışanlar da geçici bir zaman için bundan çıkar sağlayabilirler. Müminleri ihbar ederek belirli makam ve mevkiler elde edebilirler ama bu çıkarları karanlık gecedeki yıldırım ışığından faydalanmak kadar ani ve geçici olur.
Tarih boyunca bu iki tarafada yaranamayan münafıkların boynu giyotine, idam sehpasına, takılıp kalmıştır.
Rabbimiz onları şöyle tarif eder: "Bunların arasında çalkalanıp dururlar. Ne onlar taraf nidadırlar, ne bunlar tarafındadırlar." (Nisa 143) Yani cami ile kilise arasında kalmış insanlar.
Üstü açık kilisedeki heykelin üstüne bir kuş hergün pislermiş. Papaz bundan rahatsız olmuş. Birgün heykelin yanma şarap koymuş. Kuş gelmiş heykele pislemiş, şarapdan içmiş ve sarhoş olmuş, sızmış. Papaz kuşu eline almış ve şöyle söylemiş: "Madem müslümandın niçin şarap içtin. Madem Hıristiyan'dın niçin heykele pisledin. Senin hakkın ölüm" deyip başını koparıvermiş.
Allah rasûlü kendi devletindeki münafıkları öldürmemiş. Bildiğini onlara bildirmemiş. Yeminlerine ve şehadet kelimelerine inanır görünmüş ama onlara karşı dikkatli olmuş.
Kendisi vefat ederken münafıkların isimlerini Huzeyfe (r.a.)'ye bildirmiş. Böylece devletin bunlardan zarar görmesi önlenmiş.
Günümüzde kafirlerin localarında viski, votka içen cuma veya bayramlarda bizimle görünen çıkarcılar bilsinler ki, iki tarafda da bir köpek kadar değerleri yoktur.
Peki bunu, bu iki yüzlülüğü neden yaparlar? Kendinden önceki mü¬nafıkların kötü sonucunu gördüğü halde niye aynı nifak yolunda devam ederler?
7 Mart 2009 Cumartesi
Bakara-6. Ayet
(6) "Hiç şüphesiz kâfirleri ha korkutmuşsun, ha korkutmamışsın onlara göre birdir. Onlar iman etmezler."
Eğer tebliğin tesirsiz kalırsa tereddüt etme, şüpheye düşme! Hata senin tebliğ ettiğin nur gibi âyetlerde değil, o âyetlere gözlerini yumanlardadır.
Güneşli havada gözlerini yumarak giderken kanala veya çukura düşen kişi kabahati güneşe bulamaz.
Gözlerini kapayan kişi için güneşin doğmasıyla batması aynıdır,fark etmez.
"Senin korkutmanla korkutmaman birdir" denmiyor.
Sen insanların yollarının cehennem çukuruna doğru gittiğini, düşerlerse çıkamayacaklarım onlara söyle o yoldan onları çevir cennete giden yola gitsinler.
Bu küfür yolunda yürürlerse ailelerde iffet, insanlarda merhamet, mahkemelerde adalet kalmaz. İnsanlar birbirini parası için sever. Kalbine göre değil kasasına, kesesine göre değer verir. Güçlüleri sevilir güçsüzler ezilir.
Böyle bir toplum olmaktan onları sakındır. Varacakları yerin kötülüğünü anlatarak onları korkut.
Senin bu korkutmalarına rağmen ateş çukuruna doğru koşuyorlarsa bu onların yaptıkları kötülükler nedeniyle Allah'ın onların akıllarını, kulaklarını, gözlerini kapatmasındandır.
Allah (c.c.) Yasin Sûresi'nin 10, âyetinde bu âyetin bir kısmını tekrarladıktan sonra 11. âyette Kur'ân'a uyan Rahman'a iman eden kişilerin uyarıya kulak vereceklerini haber verir.
Günümüzde "Ben Allah'dan korkmam, Allah varsa beni çarpsın" diyen kâfirler, ormanlar kralı aslanın yelesine konup sonra da "Hani aslan neredeyse karşıma çıksın, ben aslandan korkmam" diyen, sinek gibidirler. Aslandan korkmak için ceylan olmak lazım. Aslan hakkında bilgisi olma¬yan ondan korkmaz. İki yaşındaki çocuk korkmadan elektriğe elini uzatırsa bu onun cesaretine işaret etmez, cehaletine işaret eder.
"Allah'dan ancak âlim kulları korkar."
Küfr: Örtmek gizlemek mânâsına gelir.
Çiftçi tohumu toprağa gömdüğü için Araplar çiftçiye de "küffar" derler. Her şeyi örttüğü için geceye, yıldızlan örttüğü için buluta da kâfir derler.
Kâfir kişide Allah'ın varlığını görmezlikten, bilmezlikten gelip inkâra gittiğinden bu ismi almıştır.
Kâfirler de kendi aralarında kısımlara ayrılırlar.
1- Allah (c.c.) hakkında hiç bir bilgisi olmayan bildirildiğinde de kabul etmeyenler. Firavun bunlardandır. Musa aleyhisselam ona İslâm'ı tebliğ ettiğinde, Firavun "Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka ilah bilmiyorum" demişti. Yani kanunu ben koyarım, sizi ben yönetirim diyor.
2- Allah'a ve Rasûlü'ne inanır, inandığını Ebu Talip gibi ikrar da eder ama makamı, şanı, şöhreti, rütbesi uğruna İslâm'ı kabul edemez.
3- Diliyle inandığını söyler ama kalbinden iman etmez, münafıklar gibi.
Küfrün anatomisi:
Zafiyet hastalığına tutulan insanın yediğini, kustuğu gibi, en değerli besinleri beğenmediği gibi, canın ve teninin gıdası olan dini de kabul etmeyebilir. Serum verir gibi gönlüne girmek ve gönlündeki kara perdeyi aralamak bizim görevimiz.
Müslüman olmalarını engelleyen kara perde nedir? Gönül cevherini kapatan kara pas nedir?
O benlik pisliğinin kalplerine attığı pastır. Rabbimiz "Hayır onların kazandıkları kalplerini paslandırdı" buyurmuştur. Allah'ın varlığına inandılar ancak O'nun adaleti kendilerinin zulme dayalı çıkarlarını engellediği için dedelerinin koyduğu cahiliye dönemi kanunlarının yürürlükte olmasını istediler de Rabbimiz "Cahiliye devri hükmünü mü istiyorlar? Yakinen bilen bir millet için Allah'dan daha iyi hüküm veren kim vardır?" K. Kerim. 5/50 âyetiyle Allah'dan daha güzel hüküm koyacak birinin olmadığını ilan ederken bir kısım insanlar Rasûlüne ve daha Önceki peygamberlere iman ettiklerini iddia ederken Allah'ın dışında tağutlar huzurunda yargılanmak istedikleri, Allah'ın indirdiği Kur'ân'a ve O'nun Rasûlüne geliniz dendiğinde O'ndan yüz çevirdikleri için kâfir oldular.
Eğer tebliğin tesirsiz kalırsa tereddüt etme, şüpheye düşme! Hata senin tebliğ ettiğin nur gibi âyetlerde değil, o âyetlere gözlerini yumanlardadır.
Güneşli havada gözlerini yumarak giderken kanala veya çukura düşen kişi kabahati güneşe bulamaz.
Gözlerini kapayan kişi için güneşin doğmasıyla batması aynıdır,fark etmez.
"Senin korkutmanla korkutmaman birdir" denmiyor.
Sen insanların yollarının cehennem çukuruna doğru gittiğini, düşerlerse çıkamayacaklarım onlara söyle o yoldan onları çevir cennete giden yola gitsinler.
Bu küfür yolunda yürürlerse ailelerde iffet, insanlarda merhamet, mahkemelerde adalet kalmaz. İnsanlar birbirini parası için sever. Kalbine göre değil kasasına, kesesine göre değer verir. Güçlüleri sevilir güçsüzler ezilir.
Böyle bir toplum olmaktan onları sakındır. Varacakları yerin kötülüğünü anlatarak onları korkut.
Senin bu korkutmalarına rağmen ateş çukuruna doğru koşuyorlarsa bu onların yaptıkları kötülükler nedeniyle Allah'ın onların akıllarını, kulaklarını, gözlerini kapatmasındandır.
Allah (c.c.) Yasin Sûresi'nin 10, âyetinde bu âyetin bir kısmını tekrarladıktan sonra 11. âyette Kur'ân'a uyan Rahman'a iman eden kişilerin uyarıya kulak vereceklerini haber verir.
Günümüzde "Ben Allah'dan korkmam, Allah varsa beni çarpsın" diyen kâfirler, ormanlar kralı aslanın yelesine konup sonra da "Hani aslan neredeyse karşıma çıksın, ben aslandan korkmam" diyen, sinek gibidirler. Aslandan korkmak için ceylan olmak lazım. Aslan hakkında bilgisi olma¬yan ondan korkmaz. İki yaşındaki çocuk korkmadan elektriğe elini uzatırsa bu onun cesaretine işaret etmez, cehaletine işaret eder.
"Allah'dan ancak âlim kulları korkar."
Küfr: Örtmek gizlemek mânâsına gelir.
Çiftçi tohumu toprağa gömdüğü için Araplar çiftçiye de "küffar" derler. Her şeyi örttüğü için geceye, yıldızlan örttüğü için buluta da kâfir derler.
Kâfir kişide Allah'ın varlığını görmezlikten, bilmezlikten gelip inkâra gittiğinden bu ismi almıştır.
Kâfirler de kendi aralarında kısımlara ayrılırlar.
1- Allah (c.c.) hakkında hiç bir bilgisi olmayan bildirildiğinde de kabul etmeyenler. Firavun bunlardandır. Musa aleyhisselam ona İslâm'ı tebliğ ettiğinde, Firavun "Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka ilah bilmiyorum" demişti. Yani kanunu ben koyarım, sizi ben yönetirim diyor.
2- Allah'a ve Rasûlü'ne inanır, inandığını Ebu Talip gibi ikrar da eder ama makamı, şanı, şöhreti, rütbesi uğruna İslâm'ı kabul edemez.
3- Diliyle inandığını söyler ama kalbinden iman etmez, münafıklar gibi.
Küfrün anatomisi:
Zafiyet hastalığına tutulan insanın yediğini, kustuğu gibi, en değerli besinleri beğenmediği gibi, canın ve teninin gıdası olan dini de kabul etmeyebilir. Serum verir gibi gönlüne girmek ve gönlündeki kara perdeyi aralamak bizim görevimiz.
Müslüman olmalarını engelleyen kara perde nedir? Gönül cevherini kapatan kara pas nedir?
O benlik pisliğinin kalplerine attığı pastır. Rabbimiz "Hayır onların kazandıkları kalplerini paslandırdı" buyurmuştur. Allah'ın varlığına inandılar ancak O'nun adaleti kendilerinin zulme dayalı çıkarlarını engellediği için dedelerinin koyduğu cahiliye dönemi kanunlarının yürürlükte olmasını istediler de Rabbimiz "Cahiliye devri hükmünü mü istiyorlar? Yakinen bilen bir millet için Allah'dan daha iyi hüküm veren kim vardır?" K. Kerim. 5/50 âyetiyle Allah'dan daha güzel hüküm koyacak birinin olmadığını ilan ederken bir kısım insanlar Rasûlüne ve daha Önceki peygamberlere iman ettiklerini iddia ederken Allah'ın dışında tağutlar huzurunda yargılanmak istedikleri, Allah'ın indirdiği Kur'ân'a ve O'nun Rasûlüne geliniz dendiğinde O'ndan yüz çevirdikleri için kâfir oldular.
6 Mart 2009 Cuma
Bakara Suresi 4-5.ayet
(4) "Ve onlar sana indirilene, senden önce indiriîenlerede iman ederler ve onlar ahiretede yakin bir bilgi ile iman ederler"
Yani sana indirilen bu Kur'ânı Kerîm'e iman ederler. "Senden önce indirilenlere de iman ederler." Yani İbrahim, Musa, Davud, İsa ve diğer peygamberlere indirilene de iman ederler.
Yahudi gibi ırkçılık yapıp yalnız Beni İsrail'den olanlara inanıp diğerlerini inkar etmezler.
Peygamberlerin özelliği, güzelliği kendi şahıslarından ırklarından, dillerinden gelmez, Allah'ın onları peygamber olarak seçmesinden gelir.
Allah'ın gönderdiği peygamberler hangi ırkdan, hangi renkden olursa olsun iman ederiz. O'na indirilen kitabı da kitabımız kabul ederiz.
"Ve onlar ahirete de kesin bir bilgi iîe iman ederler."
Yakını bilgi, kendisinde şüphe olmayan bilgidir. Müttekiler ahireti gözleriyle görmemişlerdir. Ancak gözlerini yaratan Allah (c.c.) ahiretin varlığını haber verdiği için şüphesiz iman ederler. Gözün görmesinde yanılma ve yanlışlık olur, fakat Allah'ın haberinde yanlışlık olmaz.
Çölde su görüpde ona doğru koşan insan çoğu zaman su yerine serapla karşılaşabiliyor. Bu sebeple biz Allah'ın haberine gözlerimizle gördüğümüzden daha fazla inanırız.
"Bu dünya hayatından başka hayat yoktur. Ölürüz ve yaşarız. Biz diriltilecek değiliz."[32] diyen insanlar mevsimlik böcekler gibi hiç görmedikleri baharı inkar etmekteler. Ama bu kışın bir baharı da vardır.
Ana rahmindeki çocuğa "Buradan daha geniş bir dünya var" deseniz gülüp geçebilir. Bu dünya da ahiretin ana rahmidir. Bu toprak ana üzerinde yaşar büyür ve ölerek ahirette doğarız;
Baharda doğan, yazın gençliğini yaşayan, güz mevsiminde ölen,kardan kefenlerle toprağa gömülen çekirdeklerin baharda İsrafil'in surunu andıran ılık rüzgârlarla çiçeğe dönüşmeleri ahiretin varlığını bize hatırlatan âyetlerdir.
Günümüz ateist kâfirlerinden birisi bana şöyle sormuştu:
"Adamın biri denize düşse, onu balina yutsa, balinayı balıkçılar tutsa, bin parçaya ayırsalar, binlerce insan yese, bu insanlardan biri Asya'da, biri Avrupa'da ölse, biri yansa duman olup gökyüzüne yükselse, şimdi bu denize düşen adamı Allah nereden nasıl toplayacak?
Ona şöyle cevap verdim: "Babanın okuduğu Kur'ân-ı Kerîm'de Yasin Sûresi vardır. O sûrenin yetmiş dokuzuncu âyetinde soruyun kısa bir cevabı vardır. Müşriklerden birisi mezarlıklardan çürümüş bir kemik getirip Efendimiz'in önünde ufalayarak "bu çürümüş kemiği kim diriltecek" diye sorar. Rabbimizde "Onu ilk Önce kim yaratmışsa o diriltecek" diye cevap verir.
Sen bana denize düşenin dağılışını anlattın. Ben de sana senin toplanışını anlatayım: Bir zamanlar sen yoktun, annenle baban evlendi. Meninin altmış milyonda biri kadar küçükdün dokuz ay sonra dünyaya geldin. Anne sütünden sonra Adana'nın domatesi, Erzurum'un yağı, Ayvalık'ın zeytinyağı, Trakya'nın peyniri, Rize'nin çayı, Konya'nın buğdayı sana doğru geldi ve sen seksen kiloluk bir adam oldun. Bu saydıklarımın ekilip büyümesi için Avrupa'dan, Amerika'dan, Afrika'dan gelen âletleri, ilaçları, havayı saymıyorum. Senin dağıttığın yerlerden toplamış Allah seni. Seni buralardan toplayan Allah o senin dağıttığını da toplar" deyince "inandım ahirete" demişti.
Ateist (kâfirler) arasında düşünen insanlar bazan bulunabiliyor. Bu kadar zulmeden zalim insanlar ölüyor. Bu mazlumun hakkı burada alınamadı. Bu mazlumda ah çekerek ölüyor. Bu ikisi de aynı toprağa gömülüp yok olup gidiyor. Öyleyse iyiliğin, güzelin, erdemin, adaletin ne önemi var? diyor ve Allah'a ve ahirete imana yol ararken uluslararası insanları imansızlaştırma Örgütü onun Önüne çıkararak "İnsanlar iyilik ve kötülüklerinin karşılığını yeniden dünyaya gelirken akrep olarak, yılan olarak, iyi insan da daha iyi şekilde dünyaya gelecek" diyor. Bunlardan birine ben "O takdirde dünyada insan ve hayvanların sayısı artmamalıydı" deyince "Merkezimize bir sorayım dedi ve bir hafta sonra "Uzaydan dünyamıza gelenler ve gidenler varmış nüfus artışı oradanmış" diye cevap vermişti.
Bir defa yalan söylediniz mi ardından yumak söker gibi yalanlan çoğaltmak mecburiyetinde kalırsınız.
Müttekiler görmedikleri halde Allah'a, meleklere, cinlere, cennete, cehenneme vs. iman ederler. Namazlarını dosdoğru kılarlar kendilerini kötülüklerden cimrilikten korurlar, Allah'ın verdiği azıktan dağıtırlar, Hz. Peygamber'e ve diğer peygamberlere indirilenlere iman ederler, ahirete eksiksiz, şüphesiz inanırlar.[33]
(5) "İşte bunlar, Rabîerînden olan bir hidayet üzeredirler ve işte bunlardır kurtuluşa erenler."
Kurtuluş diye tercüme ettiğimiz "Felah" kelimesi Arapça'da engeli aşmak, yarmak mânâsına gelir.
Para, kadın, makam, şan, şöhret gibi engelleri aşanlar dünyada devlete (meşru yoldan paraya, kadına, makama, şan'a, şöhrete) ulaşırlar, ahirette cennete ulaşırlar.
Firavun komutanlarına ve ilim adamlarına "Bütün tuzaklarınızı planlarınızı toplayın sonra saf saf gelin. Bugün yüce olan felaha erecektir"[34] diyerek O da Musa (s.a.v.) engelini aşmak ister ama aşamaz ve denizin derinliklerinde boğulur.
Rabbimiz Musa aleyhisselama "korkma yüce olan sensin" buyurur.[35]
"İşte Onlar Rablerinden olan bir hidayet üzeredirler" âyetindeki üzeredirler mânâsına gelen "Alâ" harfi cerri müminleri imanlarıyla yüceltirken kâfirlerin yerini belirlerken içinde aşağıda mânâsına gelen ve okurken aşağıya doğru çekilen "fi" harfiyle ifade etmiştir. "Mücrimler (suçlular) sapıklık ve cehennem içindedirler"[36]
Mümin bir insan, fakirliği sebebiyle köprü altında yatıp kalkan mümin bir insanı, dünya insanına yön veriyoruz diyen imansız insandan üstün ve hayırlı görecektir.[37]
Bu haleti ruhiye içinde olan mümin insan, kâfirleri insanlık derecesinden hayvanlık derekesinin aşağısına düştüğünü görür ve onun tekrar yükselmesi için Allah'ın ipi olan Kur'ân'ı ona doğru uzatır.
İmansızın makamı, mevkii, rütbesi ne olursa olsun ona İslâm'ı tebliğ için gittiğinizde endişeye ve heyecana kapılmayın. Rabbimiz imansızların hayvandan daha aşağı olduğunu haber veriyor.[38] Korkmayın ama acıyın ve kulaklarından değil gönüllerinden tutarak yardım edin ve kardeş olun.
Yukarıda vasıfları bildirilenler felaha erenlerdir. Kur'ân-ı Kerîm felaha erenleri şöylece haber verir.
Nur'a uyanlar (Kur'ân'a),[39] Kur'an-ı işitip itaat edenler[40] iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar (Ali İmran 104); anne ve babaları da olsa Allah ve Rasûiü ile harbedenleri sevmeyen ve Allah'dan yana (Hizbullah'dan) olanlar (Mücadele 22) Allah için hicret edenleri kendilerine tercih edip nefsini cimrilikten koruyanlar (Haşr 9) kurtuluşa erenlerdir.
Yani sana indirilen bu Kur'ânı Kerîm'e iman ederler. "Senden önce indirilenlere de iman ederler." Yani İbrahim, Musa, Davud, İsa ve diğer peygamberlere indirilene de iman ederler.
Yahudi gibi ırkçılık yapıp yalnız Beni İsrail'den olanlara inanıp diğerlerini inkar etmezler.
Peygamberlerin özelliği, güzelliği kendi şahıslarından ırklarından, dillerinden gelmez, Allah'ın onları peygamber olarak seçmesinden gelir.
Allah'ın gönderdiği peygamberler hangi ırkdan, hangi renkden olursa olsun iman ederiz. O'na indirilen kitabı da kitabımız kabul ederiz.
"Ve onlar ahirete de kesin bir bilgi iîe iman ederler."
Yakını bilgi, kendisinde şüphe olmayan bilgidir. Müttekiler ahireti gözleriyle görmemişlerdir. Ancak gözlerini yaratan Allah (c.c.) ahiretin varlığını haber verdiği için şüphesiz iman ederler. Gözün görmesinde yanılma ve yanlışlık olur, fakat Allah'ın haberinde yanlışlık olmaz.
Çölde su görüpde ona doğru koşan insan çoğu zaman su yerine serapla karşılaşabiliyor. Bu sebeple biz Allah'ın haberine gözlerimizle gördüğümüzden daha fazla inanırız.
"Bu dünya hayatından başka hayat yoktur. Ölürüz ve yaşarız. Biz diriltilecek değiliz."[32] diyen insanlar mevsimlik böcekler gibi hiç görmedikleri baharı inkar etmekteler. Ama bu kışın bir baharı da vardır.
Ana rahmindeki çocuğa "Buradan daha geniş bir dünya var" deseniz gülüp geçebilir. Bu dünya da ahiretin ana rahmidir. Bu toprak ana üzerinde yaşar büyür ve ölerek ahirette doğarız;
Baharda doğan, yazın gençliğini yaşayan, güz mevsiminde ölen,kardan kefenlerle toprağa gömülen çekirdeklerin baharda İsrafil'in surunu andıran ılık rüzgârlarla çiçeğe dönüşmeleri ahiretin varlığını bize hatırlatan âyetlerdir.
Günümüz ateist kâfirlerinden birisi bana şöyle sormuştu:
"Adamın biri denize düşse, onu balina yutsa, balinayı balıkçılar tutsa, bin parçaya ayırsalar, binlerce insan yese, bu insanlardan biri Asya'da, biri Avrupa'da ölse, biri yansa duman olup gökyüzüne yükselse, şimdi bu denize düşen adamı Allah nereden nasıl toplayacak?
Ona şöyle cevap verdim: "Babanın okuduğu Kur'ân-ı Kerîm'de Yasin Sûresi vardır. O sûrenin yetmiş dokuzuncu âyetinde soruyun kısa bir cevabı vardır. Müşriklerden birisi mezarlıklardan çürümüş bir kemik getirip Efendimiz'in önünde ufalayarak "bu çürümüş kemiği kim diriltecek" diye sorar. Rabbimizde "Onu ilk Önce kim yaratmışsa o diriltecek" diye cevap verir.
Sen bana denize düşenin dağılışını anlattın. Ben de sana senin toplanışını anlatayım: Bir zamanlar sen yoktun, annenle baban evlendi. Meninin altmış milyonda biri kadar küçükdün dokuz ay sonra dünyaya geldin. Anne sütünden sonra Adana'nın domatesi, Erzurum'un yağı, Ayvalık'ın zeytinyağı, Trakya'nın peyniri, Rize'nin çayı, Konya'nın buğdayı sana doğru geldi ve sen seksen kiloluk bir adam oldun. Bu saydıklarımın ekilip büyümesi için Avrupa'dan, Amerika'dan, Afrika'dan gelen âletleri, ilaçları, havayı saymıyorum. Senin dağıttığın yerlerden toplamış Allah seni. Seni buralardan toplayan Allah o senin dağıttığını da toplar" deyince "inandım ahirete" demişti.
Ateist (kâfirler) arasında düşünen insanlar bazan bulunabiliyor. Bu kadar zulmeden zalim insanlar ölüyor. Bu mazlumun hakkı burada alınamadı. Bu mazlumda ah çekerek ölüyor. Bu ikisi de aynı toprağa gömülüp yok olup gidiyor. Öyleyse iyiliğin, güzelin, erdemin, adaletin ne önemi var? diyor ve Allah'a ve ahirete imana yol ararken uluslararası insanları imansızlaştırma Örgütü onun Önüne çıkararak "İnsanlar iyilik ve kötülüklerinin karşılığını yeniden dünyaya gelirken akrep olarak, yılan olarak, iyi insan da daha iyi şekilde dünyaya gelecek" diyor. Bunlardan birine ben "O takdirde dünyada insan ve hayvanların sayısı artmamalıydı" deyince "Merkezimize bir sorayım dedi ve bir hafta sonra "Uzaydan dünyamıza gelenler ve gidenler varmış nüfus artışı oradanmış" diye cevap vermişti.
Bir defa yalan söylediniz mi ardından yumak söker gibi yalanlan çoğaltmak mecburiyetinde kalırsınız.
Müttekiler görmedikleri halde Allah'a, meleklere, cinlere, cennete, cehenneme vs. iman ederler. Namazlarını dosdoğru kılarlar kendilerini kötülüklerden cimrilikten korurlar, Allah'ın verdiği azıktan dağıtırlar, Hz. Peygamber'e ve diğer peygamberlere indirilenlere iman ederler, ahirete eksiksiz, şüphesiz inanırlar.[33]
(5) "İşte bunlar, Rabîerînden olan bir hidayet üzeredirler ve işte bunlardır kurtuluşa erenler."
Kurtuluş diye tercüme ettiğimiz "Felah" kelimesi Arapça'da engeli aşmak, yarmak mânâsına gelir.
Para, kadın, makam, şan, şöhret gibi engelleri aşanlar dünyada devlete (meşru yoldan paraya, kadına, makama, şan'a, şöhrete) ulaşırlar, ahirette cennete ulaşırlar.
Firavun komutanlarına ve ilim adamlarına "Bütün tuzaklarınızı planlarınızı toplayın sonra saf saf gelin. Bugün yüce olan felaha erecektir"[34] diyerek O da Musa (s.a.v.) engelini aşmak ister ama aşamaz ve denizin derinliklerinde boğulur.
Rabbimiz Musa aleyhisselama "korkma yüce olan sensin" buyurur.[35]
"İşte Onlar Rablerinden olan bir hidayet üzeredirler" âyetindeki üzeredirler mânâsına gelen "Alâ" harfi cerri müminleri imanlarıyla yüceltirken kâfirlerin yerini belirlerken içinde aşağıda mânâsına gelen ve okurken aşağıya doğru çekilen "fi" harfiyle ifade etmiştir. "Mücrimler (suçlular) sapıklık ve cehennem içindedirler"[36]
Mümin bir insan, fakirliği sebebiyle köprü altında yatıp kalkan mümin bir insanı, dünya insanına yön veriyoruz diyen imansız insandan üstün ve hayırlı görecektir.[37]
Bu haleti ruhiye içinde olan mümin insan, kâfirleri insanlık derecesinden hayvanlık derekesinin aşağısına düştüğünü görür ve onun tekrar yükselmesi için Allah'ın ipi olan Kur'ân'ı ona doğru uzatır.
İmansızın makamı, mevkii, rütbesi ne olursa olsun ona İslâm'ı tebliğ için gittiğinizde endişeye ve heyecana kapılmayın. Rabbimiz imansızların hayvandan daha aşağı olduğunu haber veriyor.[38] Korkmayın ama acıyın ve kulaklarından değil gönüllerinden tutarak yardım edin ve kardeş olun.
Yukarıda vasıfları bildirilenler felaha erenlerdir. Kur'ân-ı Kerîm felaha erenleri şöylece haber verir.
Nur'a uyanlar (Kur'ân'a),[39] Kur'an-ı işitip itaat edenler[40] iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar (Ali İmran 104); anne ve babaları da olsa Allah ve Rasûiü ile harbedenleri sevmeyen ve Allah'dan yana (Hizbullah'dan) olanlar (Mücadele 22) Allah için hicret edenleri kendilerine tercih edip nefsini cimrilikten koruyanlar (Haşr 9) kurtuluşa erenlerdir.
4 Mart 2009 Çarşamba
Bakara ; 3. ayet
(3) "Onlar gayba iman ederler. Namazı dosdoğru kılarlar ve onlara rızık olarak verdiklerimizden infak ederler"
Sizin yanınızda sizi övenle, yokluğunuzda sizi öven bir değildir. Nice insanlar vardır ki, önünde yağ çekip takla attığı insanın ardından kuyusunu kazar.
Değerli dostlar ise dostunu yokluğunda savunur, yüz yüze geldiğinde ise münasip bir dille hatalarını söyler.
Muttaki insanlar Allah'ı, melekleri, cenneti cehennemi görmeden inanırlar. Bugün Müslümanlar Peygamber Efendimizi de görmeden inanıyorlar. Onun içindir ki, Efendimiz: "Beni görüp bana iman edene müjdeler olsun. Beni görmediği halde bana iman edene yedi kere müjdeler olsun" buyurmuştur."
Kendisi Allah'ı görmese de Allah'ın kendisini gördüğüne inandığından bütün hareketlerimi kontrol eder.
Şoför uzun yolda radara yakalanıp ceza vermeyeyim diye sürat sınırını aşmadığı gibi, muttaki Müslüman da ahirette cezalandırılmayayım diye Allah'ın haram sınırlarına yaklaşmaz.
Günümüzde "Ben görmediğime, laboratuarda incelemediğime inanmam" diyenler yeni bir söz söylemiş sayılmazlar. Çünkü "Bu güneşin altında söylenmedik söz kalmadı" biz bu tefsirimizde yeri geldikçe imansızların kötü sözlerinin yeni olmadığını, daha önce başka imansızlar tarafından söylendiğini Kur'ân-ı Kerîm'den naklederek ispat edeceğiz. "Küfür cephesinde yeni bir şey yok" adı altında bir kitabımda günümüz kâfirlerinin çağdaş düşüncelerinin çağlar öncesine ait olduğunu gösterdim.
Günümüzde yaşayan bir düşünürün düşüncelerinin Kur'ân'da daha önce haber verildiğini göstereceğiz.
Çağdaş imansızlar gibi, Musa (s.a.v.)'nın kavminden bir kısmı "Musa, biz Allah'ı apaçık görmedikçe sana inanmayacağız" demişlerdi.Çölde söylenen bu sözü bugünkü kâfir laboratuardan söylüyor. Gözümüzün bir sınırı var. Bu göz Allah'ı görseydi, Allah'ın gücü ve büyüklüğü sınırlı olurdu.
Bu gözler gördüğünü emri altına alıyor. Yüce dağları deliyor. Denizin derinliklerinden en değerli inci mercanlarını çıkarıyor.
Gözlerimiz Allah'ı görecek şekilde yaratılmamıştır. O'nun yarattıklarından ilmini, kudretini, sanatını, rahmetini görüyor ve O'na iman ediyoruz.
"Namazı dosdoğru kılarlar."
Cennetin anahtarı gözlerin nuru Müslümanların can ve tenlerinin huzur bulup rahatlama yeri olan Kur'ân ve sünnetin tarif ettiği şekliyle dosdoğru kılarlar.
Kötülüklerden alıkoyan K. Kerim, kalp ve kalıpları bir araya getiren müminlerin miracı olan, Hak huzurunda halkla beraber, halk içinde Hakla beraber olunan namazı kılarlar. Günde beş defa elbisemize, namaz kılacağımız yere, eller yüzler baş, ve ayaklara dikkatimizi çeken ve bizi temiz olmaya sevkeden namazı kılarlar.
Rabbimiz göktekilerin, yerdekilerin, güneşin, ayın, yıldızların, dağların, ağaçların, hayvanların, secde ettiğini haber verir.Mümin bütün yaratıkların ibadetini toplamak için namazını kıyam, rüku, sücud ve kaide ile tamamlar.
Buhari'nin Kitabü-t Tevhid'de rivayet ettiği bir hadiste Yemen'e gönderilen tebliğciye Efendimiz: Önce Allah'ı tanıtmasını ister, Allah'ın varlığını ve birliğini kabul edenlere namaz kılmalarını ondan sonra zekat vermelerini emreder.
İnanmış insanların bir araya gelebileceği en güzel yerler camilerdir. Dernekler, cemiyetler ve vakıflara yalnız üye olanlar girebilirken camilere her mümin girebilir.
Yunus Sûresi'nin 87. âyetinde Musa ve Harun (s.a.v.)'ın Mısır'a yerleşince ilk işlerinin mescid edinip namaz kılmakla emrolunduklarını haber verir Rabbimiz.
Peygamber Efendimiz Medine'ye hicret edince ilk işi mescid yapmak olmuştur. Mekke'yi fethedince de fetih namazı kılmıştır. Sa'd b. Ebi Vakkas Iran Kisra'smın sarayını fethedince altın, yakut, zümrüt, inci, mercanlara bakmadan bütün bunları yaratana yönelmiş ve fetih namazı kılarak Rabbine şükretmiştir.
Namaz sıkıntılı zamanlarda sığınak sevinçli zamanlarda şükür makamıdır.
Rabbin mülkünde onun yarattığı bedenle O'nun huzurunda O'nun öğrettiği kelimelerle O'na yönelmek halktan alakayı kesip Hakla beraber olup selamla tekrar halka dönme halidir, namaz. İbrahim aleyhisselam Rabbine dua ederken kendisinin ve neslinin namaz kılanlardan olmasını ister, Rabbimiz Efendimize ve ailesine namazı emreder ve senden rızık istemeyiz rızkı veren biziz diyerek namaz ister.
Namaz cimrilik hastalığının da ilacıdır. Günümüzde dilencilerin kahvehane, sinema, tiyatro, futbol sahası önünde değil de camilerin önünde durmaları bunun göstergesidir.
Aynı inancı paylaşan ve camilerde bir araya gelen cemaatin içinde zengini vardır, fakiri vardır. Yerlisi vardır, yolcusu vardır, dulu vardır, yetimi vardır. Devletin elinin uzanmadığı veya haberinin olmadığı haller olabilir. Bu durumlarda,
"Onlara rızık olarak verdiklerimizden infak ederler."
Müminler Karun gibi toplayıcı değil, Harun gibi dağıtıcıdırlar. Dağıtmak için kazanırlar, verirken tükeneceğinden korkmazlar. Çünkü veren Allah'tır, "ver" diyen de Allah'tır. "Siz Allah için bir şey verdiğinizde Allah onun daha iyisini verir, O rızık verenlerin en hayırlısıdır.
İblis gibi fakirlikten korkutup cimriliği emretmez. İdris gibi cömertliği emreder.
Ne kadar verelim sorusuna Bakara 219. âyette ihtiyaç fazlasının verilmesi gerektiği nereye verelim sorusuna 215. âyette anne-babaya ,yakınlara, yetimlere, fakirlere, yolda kalmışlara diye cevap verirken bunların Müslüman veya kâfir oldukları bildirilmemiştir, Hatta Bakara 26. âyeti "kâfirlere hidayet vermek sana düşmez. Sana infak etmek düşer anlamındadır.
Allah yolunda infakda oran yoktur. Zekâtta sınır vardır, sadakada sınır yoktur. Sadaka sınırını İsra Sûresi'nin 29. âyeti göstermiş ve eli boş kalacak şekilde saçıp savurmayı da yasaklamıştır.
Rızık: Allah'ın kuluna verdiği ilim, makam, mevki, yiyecek, giyecek ve içeceklerin hepsine rızık denir. (Müfredatı Rağıb) "Sizden birine ölüm gelip "Ya Rabbi keşke yakın bir zamana kadar ecelimi geciktirsen de sadaka versem" demeden önce size verdiğimiz rızıktan veriniz."
İlminizin sadakasını verin. Makam ve mal varlığınızın sadakasını vermez.
Allah yolunda yapılan infakın verildiği zamanlar da önemli. Müslümanların dar ve zor durumlarında yardım edenle bol günlerinde yardım eden bir değildir. Rabbimiz Mekke fethinden önce infak eden ve harb edenlere Mekke fethinden sonra infak ve harb edenlerin denk olmadığını haber veriyor.
Günümüzde iyi niyetli bir kısım Müslümanlarımız bir araya gelerek kendi işyerlerinden ayrı olarak ortak bir işyeri açarak gelirini Allah yolunda harcamaya karar verirler. Bazen üç kişi ortak bir işyeri açarlar ve yüzde doksanını aralarında bölüşürler, yüzde on'unu da Allah yolunda harcamaya karar verirler.
Bu laiklik anlayışının bizdeki görüntüsüdür.
Bu Mekkeli müşriklerin "Bu Allah içindir. Bu da putlarımız içindir."diyerek gelirlerini ikiye ayırması gibidir.
Mümin, canını yaratanın Allah olduğunu, malını verenin Allah olduğunu bilir ve O'nun yolunda mal ve canıyla cihad eder.
"Onlara verdiğimiz rızıktan infak ederler" âyetini okuyunca biz verdiğimizi kendi malımızdan değil, Allah'ın bize emaneten verdiğinden infak ettiğimizi anlıyoruz.
Düğün evinde yemek kazanının başındaki aşçı yemek dağıtırken kimseyi minnet altına alamadığı gibi, kimsenin başına kakamadığı gibi, "Ben malımdan dağıtıyorum" diyerek övünemediği gibi infakda bulunan kişi de haddini bilir.
Sizin yanınızda sizi övenle, yokluğunuzda sizi öven bir değildir. Nice insanlar vardır ki, önünde yağ çekip takla attığı insanın ardından kuyusunu kazar.
Değerli dostlar ise dostunu yokluğunda savunur, yüz yüze geldiğinde ise münasip bir dille hatalarını söyler.
Muttaki insanlar Allah'ı, melekleri, cenneti cehennemi görmeden inanırlar. Bugün Müslümanlar Peygamber Efendimizi de görmeden inanıyorlar. Onun içindir ki, Efendimiz: "Beni görüp bana iman edene müjdeler olsun. Beni görmediği halde bana iman edene yedi kere müjdeler olsun" buyurmuştur."
Kendisi Allah'ı görmese de Allah'ın kendisini gördüğüne inandığından bütün hareketlerimi kontrol eder.
Şoför uzun yolda radara yakalanıp ceza vermeyeyim diye sürat sınırını aşmadığı gibi, muttaki Müslüman da ahirette cezalandırılmayayım diye Allah'ın haram sınırlarına yaklaşmaz.
Günümüzde "Ben görmediğime, laboratuarda incelemediğime inanmam" diyenler yeni bir söz söylemiş sayılmazlar. Çünkü "Bu güneşin altında söylenmedik söz kalmadı" biz bu tefsirimizde yeri geldikçe imansızların kötü sözlerinin yeni olmadığını, daha önce başka imansızlar tarafından söylendiğini Kur'ân-ı Kerîm'den naklederek ispat edeceğiz. "Küfür cephesinde yeni bir şey yok" adı altında bir kitabımda günümüz kâfirlerinin çağdaş düşüncelerinin çağlar öncesine ait olduğunu gösterdim.
Günümüzde yaşayan bir düşünürün düşüncelerinin Kur'ân'da daha önce haber verildiğini göstereceğiz.
Çağdaş imansızlar gibi, Musa (s.a.v.)'nın kavminden bir kısmı "Musa, biz Allah'ı apaçık görmedikçe sana inanmayacağız" demişlerdi.Çölde söylenen bu sözü bugünkü kâfir laboratuardan söylüyor. Gözümüzün bir sınırı var. Bu göz Allah'ı görseydi, Allah'ın gücü ve büyüklüğü sınırlı olurdu.
Bu gözler gördüğünü emri altına alıyor. Yüce dağları deliyor. Denizin derinliklerinden en değerli inci mercanlarını çıkarıyor.
Gözlerimiz Allah'ı görecek şekilde yaratılmamıştır. O'nun yarattıklarından ilmini, kudretini, sanatını, rahmetini görüyor ve O'na iman ediyoruz.
"Namazı dosdoğru kılarlar."
Cennetin anahtarı gözlerin nuru Müslümanların can ve tenlerinin huzur bulup rahatlama yeri olan Kur'ân ve sünnetin tarif ettiği şekliyle dosdoğru kılarlar.
Kötülüklerden alıkoyan K. Kerim, kalp ve kalıpları bir araya getiren müminlerin miracı olan, Hak huzurunda halkla beraber, halk içinde Hakla beraber olunan namazı kılarlar. Günde beş defa elbisemize, namaz kılacağımız yere, eller yüzler baş, ve ayaklara dikkatimizi çeken ve bizi temiz olmaya sevkeden namazı kılarlar.
Rabbimiz göktekilerin, yerdekilerin, güneşin, ayın, yıldızların, dağların, ağaçların, hayvanların, secde ettiğini haber verir.Mümin bütün yaratıkların ibadetini toplamak için namazını kıyam, rüku, sücud ve kaide ile tamamlar.
Buhari'nin Kitabü-t Tevhid'de rivayet ettiği bir hadiste Yemen'e gönderilen tebliğciye Efendimiz: Önce Allah'ı tanıtmasını ister, Allah'ın varlığını ve birliğini kabul edenlere namaz kılmalarını ondan sonra zekat vermelerini emreder.
İnanmış insanların bir araya gelebileceği en güzel yerler camilerdir. Dernekler, cemiyetler ve vakıflara yalnız üye olanlar girebilirken camilere her mümin girebilir.
Yunus Sûresi'nin 87. âyetinde Musa ve Harun (s.a.v.)'ın Mısır'a yerleşince ilk işlerinin mescid edinip namaz kılmakla emrolunduklarını haber verir Rabbimiz.
Peygamber Efendimiz Medine'ye hicret edince ilk işi mescid yapmak olmuştur. Mekke'yi fethedince de fetih namazı kılmıştır. Sa'd b. Ebi Vakkas Iran Kisra'smın sarayını fethedince altın, yakut, zümrüt, inci, mercanlara bakmadan bütün bunları yaratana yönelmiş ve fetih namazı kılarak Rabbine şükretmiştir.
Namaz sıkıntılı zamanlarda sığınak sevinçli zamanlarda şükür makamıdır.
Rabbin mülkünde onun yarattığı bedenle O'nun huzurunda O'nun öğrettiği kelimelerle O'na yönelmek halktan alakayı kesip Hakla beraber olup selamla tekrar halka dönme halidir, namaz. İbrahim aleyhisselam Rabbine dua ederken kendisinin ve neslinin namaz kılanlardan olmasını ister, Rabbimiz Efendimize ve ailesine namazı emreder ve senden rızık istemeyiz rızkı veren biziz diyerek namaz ister.
Namaz cimrilik hastalığının da ilacıdır. Günümüzde dilencilerin kahvehane, sinema, tiyatro, futbol sahası önünde değil de camilerin önünde durmaları bunun göstergesidir.
Aynı inancı paylaşan ve camilerde bir araya gelen cemaatin içinde zengini vardır, fakiri vardır. Yerlisi vardır, yolcusu vardır, dulu vardır, yetimi vardır. Devletin elinin uzanmadığı veya haberinin olmadığı haller olabilir. Bu durumlarda,
"Onlara rızık olarak verdiklerimizden infak ederler."
Müminler Karun gibi toplayıcı değil, Harun gibi dağıtıcıdırlar. Dağıtmak için kazanırlar, verirken tükeneceğinden korkmazlar. Çünkü veren Allah'tır, "ver" diyen de Allah'tır. "Siz Allah için bir şey verdiğinizde Allah onun daha iyisini verir, O rızık verenlerin en hayırlısıdır.
İblis gibi fakirlikten korkutup cimriliği emretmez. İdris gibi cömertliği emreder.
Ne kadar verelim sorusuna Bakara 219. âyette ihtiyaç fazlasının verilmesi gerektiği nereye verelim sorusuna 215. âyette anne-babaya ,yakınlara, yetimlere, fakirlere, yolda kalmışlara diye cevap verirken bunların Müslüman veya kâfir oldukları bildirilmemiştir, Hatta Bakara 26. âyeti "kâfirlere hidayet vermek sana düşmez. Sana infak etmek düşer anlamındadır.
Allah yolunda infakda oran yoktur. Zekâtta sınır vardır, sadakada sınır yoktur. Sadaka sınırını İsra Sûresi'nin 29. âyeti göstermiş ve eli boş kalacak şekilde saçıp savurmayı da yasaklamıştır.
Rızık: Allah'ın kuluna verdiği ilim, makam, mevki, yiyecek, giyecek ve içeceklerin hepsine rızık denir. (Müfredatı Rağıb) "Sizden birine ölüm gelip "Ya Rabbi keşke yakın bir zamana kadar ecelimi geciktirsen de sadaka versem" demeden önce size verdiğimiz rızıktan veriniz."
İlminizin sadakasını verin. Makam ve mal varlığınızın sadakasını vermez.
Allah yolunda yapılan infakın verildiği zamanlar da önemli. Müslümanların dar ve zor durumlarında yardım edenle bol günlerinde yardım eden bir değildir. Rabbimiz Mekke fethinden önce infak eden ve harb edenlere Mekke fethinden sonra infak ve harb edenlerin denk olmadığını haber veriyor.
Günümüzde iyi niyetli bir kısım Müslümanlarımız bir araya gelerek kendi işyerlerinden ayrı olarak ortak bir işyeri açarak gelirini Allah yolunda harcamaya karar verirler. Bazen üç kişi ortak bir işyeri açarlar ve yüzde doksanını aralarında bölüşürler, yüzde on'unu da Allah yolunda harcamaya karar verirler.
Bu laiklik anlayışının bizdeki görüntüsüdür.
Bu Mekkeli müşriklerin "Bu Allah içindir. Bu da putlarımız içindir."diyerek gelirlerini ikiye ayırması gibidir.
Mümin, canını yaratanın Allah olduğunu, malını verenin Allah olduğunu bilir ve O'nun yolunda mal ve canıyla cihad eder.
"Onlara verdiğimiz rızıktan infak ederler" âyetini okuyunca biz verdiğimizi kendi malımızdan değil, Allah'ın bize emaneten verdiğinden infak ettiğimizi anlıyoruz.
Düğün evinde yemek kazanının başındaki aşçı yemek dağıtırken kimseyi minnet altına alamadığı gibi, kimsenin başına kakamadığı gibi, "Ben malımdan dağıtıyorum" diyerek övünemediği gibi infakda bulunan kişi de haddini bilir.
3 Mart 2009 Salı
Bakara; 1-2
Buyurun dünyada devlete, ahirette cennete gidişin yollarını gösteren Allah kelâmını okumaya devam edelim.
Kur'ân-ı Kerîm'de yazılış sırasına göre ikinci sûre olan, "Bakara Sûresi" diye isimlendirilen ve Kur'ân-ı Kerîm'in en uzun sûresi olup Medine'de nazil olan içinde ahkam âyetleri oldukça fazla bulunan Bakara Sûresi'nin tefsirine başlıyoruz. Rabbim kalbimizi ve dilimizi açsın, öğrenmek, amel etmek ve öğretmek nasib etsin. Amin.
Sûrelerin isimlerinin manası vardır, ama genelde bütün dillerde terceme yapılırken isimler terceme edilmez. "Ali" adı yüce diye "Mustafa" süzülmüş, arınmış diye, "Mahmut" ismi öğülmüş diye terceme edilmediği gibi Bakara Sûresi de inek sûresi diye terceme edilmez.
(1) Elif Lam Mim. Kur'ân-ı Kerîm'in yüzondört sûresinden yirmi dokuzu bu tür harflerle başlar. Bu harflere "Hurufu Mukattaa" denir. Yirmi dokuz sûrenin başında gelen bu harfler 14 tanedir.
Kur'ân veya Rasûlullah tarafından bu harflerin mânâsı bize bildirilmediği için biz de bu konuda bir şey demiyoruz.
Bazı tefsirlerde elif: Alâüllah, lam: Lutfullah, mim Mecdullah şeklinde tefsir edilmiştir.
Elif, boğazdan çıkan harflerdendir. Lam, ağzın ortasından çıkan harflerdendir. Mim de dudaktan çıkan harflerdendir. Yani en derinden en uca kadar bütün harfleri temsil ederler.
Sûreye bu tür harflerle başlanması Arap edebiyatçılarına meydan okumayı da içermektedir. "Kurân-ı Kerîm'i Muhammed'in kendisi uyduruyor" diyen kâfirlere "buyurun bu Arapça sizin diliniz. Bu Kur'ân bu elif, lam, mim, sad, nun, kaf, ha, ta, ayn, sın, ra,... gibi harflerden meydana gelmiş, ana malzemesi elinizde, siz de bir sûre getirin" anlamınadır.
Bu sûrenin üçüncü âyetinde bu meydan okuyuş apaçık yapılmaktadır.
Tabiat kanunlarının her biri Rabbimizin âyetleridir. Bunlara tekvini kanunlar diyoruz. Bir çiçeğin açmasında, bir böceğin uçmasında bir çok kanunu ilahi çalışmaktadır, İnsanoğlu bu kanunları keşfeder, elementleri bulur ama bir çiçeği yoktan var edemez.
Rabbimizin teşrii kanunu olan bu Kur'ân âyetlerinin lafızları da bize 29 harfin bir araya gelmesiyle ulaştırılmış. İnsanoğlu bu harflerin hepsini sayar, yazı kanun ve kurallarını da bilir ama, elementlerden bir çiçek yaratamadığı gibi bu harflerden de bir âyetin benzerini getiremez.
(2) İşte Kitap Budur:
Bundan başka doğruyu gösterecek kitap yoktur. Hatırlanacağı gibi Fatiha Sûresi'nde "Bize doğru yolu göster" diyorduk işte o doğru yolu gösterecek olan kitap budur! Bunun dışında buna zıt bütün kitaplar değersizdir, günlük, haftalık, aylık, senelik veya klasik kitaplardır.
Bu kitap ise Hak'tan geldiğinden içindekiler değişmez hakikatlardır. "Onda hiç şüphe yoktur"
Allah'dan geldiğinde hiç şüphe yoktur. Doğruluğunda şüphe yoktur. Doğru yola götürür bunda da hiç şüphe yoktur. Günümüz düşünürlerinin siyasî, iktisadî, hukukî görüşlerinin doğru olma ihtimali de vardır, yanlış olma ihtimali de vardır.
Doğruluk veya yanlışlıklarını zaman apaçık bir şekilde ortaya çıkarır. İnsanların görüşlerinin doğru yada yanlış ihtimali olduğundan zan ifade eder. Allah (c,c.) Kur'ân'a uymayanların zanna uyduklarını zannın da gerçeğe ulaştırmadığını haber verir.
Günümüzün yazarlarından bir kısmı kendi açısından haklı olarak "Ben her fikre saygı duyarım" demektedir. Kendi fikrinin zamanla tutarsızlığını anlayınca bu sözü söyleme mecburiyetinde kalıyorlar. Bu tip insanlar bir tek Allah kelamının haklılığını inkar edebilmek için, beş milyar insanın haklılığını kabul etme zorluğuna katlanıyor ama beş milyar insana da saygısız oluyorlar.
Biz doğruluğunda şüphe olmayan bu kitaba iman ettikten sonra bu kitaba ters düşen hiçbir fikre, görüşe, kanuna saygı göstermeyiz. İnsana saygımız vardır ama insanın ürettiği imansızlığa ve isyana saygımız yoktur.
Bu Kitap Müttekilere Yol Gösteren Bir Kitaptır.
Takva: Pıtrak dikeninin çok olduğu bir yerde ayakkabı olmadan yürürken insanın ayaklarına diken batmaması için bütün vücudu dikkat kesilir, vücudunun her parçası göz olur ya işte bu dünyada elini, dilini, belini, gözünü, gönlünü, kulağını, ayağını haramlara dokundurmadan ömrünü geçirmeye takva denir.
Şirk'den sakınıp iman üzere olmaktır takva. İsyandan sakınıp itaat üzere olmaktır takva...
Her işinizde Allah'ın rızasını aramak için Allah'a layık bir kul olmaya çalışmaktır takva.
İçini Hak için şirkten, yalandan, kinden, iftiradan, hasetten, gıybetten arındırmak, süslemek; dışını halk için süslemektir takva.
"Allah takva üzere olanlarla beraberdir. "
Eğer bana reis-i cumhur veya genelkurmay başkanı bir kart gönderse ve "seninle beraberim işte özel telefonum, istediğin zaman ara" dese benim konuşmalarım belki biraz daha açık ve net olur.
Halbuki beni karakola götürseler bu kart sahiplerinin haberi olmaz.
Bana o karakoldakiler telefon ettirmeyebilirler. Halbuki Allah (c.c.) "Her nerede olursanız olun O sizinle beraberdir" buyuruyor. K. Kerim, hadid telefon etmenize gerek yok. O'ndan güçlü olan da yok. Onun için takva üzere olmak demek düşmana karşı güçlü olmak demektir.
Takva üzere olana Allah (c.c.) iyiyle kötüyü ayırt etme özelliği verir işlerini kolaylaştırır, her sıkıntılı işine bir çıkış yolu verir, hiç hesap etmediği yerden rızıklandınkr.
Takva üzere olan korkmaz ve üzülmez. Takva üzere kurulan Küba Mescidi 1400 seneden beri devam ettiği gibi takva üzerine kurulan ve takva üzere devam eden devlet de yıkılmaz.
Çünkü takva üzere kurulan devlette her mütteki insan kendisine verilen görevi yerine getirdikten sonra da 24 saat her halinde o takva üzere kurulmuş devleti çalıştırmak, çalışmasını engelleyenlere karşı koymakla kendini görevli bilir.
Kur'ân-ı Kerîm'de yazılış sırasına göre ikinci sûre olan, "Bakara Sûresi" diye isimlendirilen ve Kur'ân-ı Kerîm'in en uzun sûresi olup Medine'de nazil olan içinde ahkam âyetleri oldukça fazla bulunan Bakara Sûresi'nin tefsirine başlıyoruz. Rabbim kalbimizi ve dilimizi açsın, öğrenmek, amel etmek ve öğretmek nasib etsin. Amin.
Sûrelerin isimlerinin manası vardır, ama genelde bütün dillerde terceme yapılırken isimler terceme edilmez. "Ali" adı yüce diye "Mustafa" süzülmüş, arınmış diye, "Mahmut" ismi öğülmüş diye terceme edilmediği gibi Bakara Sûresi de inek sûresi diye terceme edilmez.
(1) Elif Lam Mim. Kur'ân-ı Kerîm'in yüzondört sûresinden yirmi dokuzu bu tür harflerle başlar. Bu harflere "Hurufu Mukattaa" denir. Yirmi dokuz sûrenin başında gelen bu harfler 14 tanedir.
Kur'ân veya Rasûlullah tarafından bu harflerin mânâsı bize bildirilmediği için biz de bu konuda bir şey demiyoruz.
Bazı tefsirlerde elif: Alâüllah, lam: Lutfullah, mim Mecdullah şeklinde tefsir edilmiştir.
Elif, boğazdan çıkan harflerdendir. Lam, ağzın ortasından çıkan harflerdendir. Mim de dudaktan çıkan harflerdendir. Yani en derinden en uca kadar bütün harfleri temsil ederler.
Sûreye bu tür harflerle başlanması Arap edebiyatçılarına meydan okumayı da içermektedir. "Kurân-ı Kerîm'i Muhammed'in kendisi uyduruyor" diyen kâfirlere "buyurun bu Arapça sizin diliniz. Bu Kur'ân bu elif, lam, mim, sad, nun, kaf, ha, ta, ayn, sın, ra,... gibi harflerden meydana gelmiş, ana malzemesi elinizde, siz de bir sûre getirin" anlamınadır.
Bu sûrenin üçüncü âyetinde bu meydan okuyuş apaçık yapılmaktadır.
Tabiat kanunlarının her biri Rabbimizin âyetleridir. Bunlara tekvini kanunlar diyoruz. Bir çiçeğin açmasında, bir böceğin uçmasında bir çok kanunu ilahi çalışmaktadır, İnsanoğlu bu kanunları keşfeder, elementleri bulur ama bir çiçeği yoktan var edemez.
Rabbimizin teşrii kanunu olan bu Kur'ân âyetlerinin lafızları da bize 29 harfin bir araya gelmesiyle ulaştırılmış. İnsanoğlu bu harflerin hepsini sayar, yazı kanun ve kurallarını da bilir ama, elementlerden bir çiçek yaratamadığı gibi bu harflerden de bir âyetin benzerini getiremez.
(2) İşte Kitap Budur:
Bundan başka doğruyu gösterecek kitap yoktur. Hatırlanacağı gibi Fatiha Sûresi'nde "Bize doğru yolu göster" diyorduk işte o doğru yolu gösterecek olan kitap budur! Bunun dışında buna zıt bütün kitaplar değersizdir, günlük, haftalık, aylık, senelik veya klasik kitaplardır.
Bu kitap ise Hak'tan geldiğinden içindekiler değişmez hakikatlardır. "Onda hiç şüphe yoktur"
Allah'dan geldiğinde hiç şüphe yoktur. Doğruluğunda şüphe yoktur. Doğru yola götürür bunda da hiç şüphe yoktur. Günümüz düşünürlerinin siyasî, iktisadî, hukukî görüşlerinin doğru olma ihtimali de vardır, yanlış olma ihtimali de vardır.
Doğruluk veya yanlışlıklarını zaman apaçık bir şekilde ortaya çıkarır. İnsanların görüşlerinin doğru yada yanlış ihtimali olduğundan zan ifade eder. Allah (c,c.) Kur'ân'a uymayanların zanna uyduklarını zannın da gerçeğe ulaştırmadığını haber verir.
Günümüzün yazarlarından bir kısmı kendi açısından haklı olarak "Ben her fikre saygı duyarım" demektedir. Kendi fikrinin zamanla tutarsızlığını anlayınca bu sözü söyleme mecburiyetinde kalıyorlar. Bu tip insanlar bir tek Allah kelamının haklılığını inkar edebilmek için, beş milyar insanın haklılığını kabul etme zorluğuna katlanıyor ama beş milyar insana da saygısız oluyorlar.
Biz doğruluğunda şüphe olmayan bu kitaba iman ettikten sonra bu kitaba ters düşen hiçbir fikre, görüşe, kanuna saygı göstermeyiz. İnsana saygımız vardır ama insanın ürettiği imansızlığa ve isyana saygımız yoktur.
Bu Kitap Müttekilere Yol Gösteren Bir Kitaptır.
Takva: Pıtrak dikeninin çok olduğu bir yerde ayakkabı olmadan yürürken insanın ayaklarına diken batmaması için bütün vücudu dikkat kesilir, vücudunun her parçası göz olur ya işte bu dünyada elini, dilini, belini, gözünü, gönlünü, kulağını, ayağını haramlara dokundurmadan ömrünü geçirmeye takva denir.
Şirk'den sakınıp iman üzere olmaktır takva. İsyandan sakınıp itaat üzere olmaktır takva...
Her işinizde Allah'ın rızasını aramak için Allah'a layık bir kul olmaya çalışmaktır takva.
İçini Hak için şirkten, yalandan, kinden, iftiradan, hasetten, gıybetten arındırmak, süslemek; dışını halk için süslemektir takva.
"Allah takva üzere olanlarla beraberdir. "
Eğer bana reis-i cumhur veya genelkurmay başkanı bir kart gönderse ve "seninle beraberim işte özel telefonum, istediğin zaman ara" dese benim konuşmalarım belki biraz daha açık ve net olur.
Halbuki beni karakola götürseler bu kart sahiplerinin haberi olmaz.
Bana o karakoldakiler telefon ettirmeyebilirler. Halbuki Allah (c.c.) "Her nerede olursanız olun O sizinle beraberdir" buyuruyor. K. Kerim, hadid telefon etmenize gerek yok. O'ndan güçlü olan da yok. Onun için takva üzere olmak demek düşmana karşı güçlü olmak demektir.
Takva üzere olana Allah (c.c.) iyiyle kötüyü ayırt etme özelliği verir işlerini kolaylaştırır, her sıkıntılı işine bir çıkış yolu verir, hiç hesap etmediği yerden rızıklandınkr.
Takva üzere olan korkmaz ve üzülmez. Takva üzere kurulan Küba Mescidi 1400 seneden beri devam ettiği gibi takva üzerine kurulan ve takva üzere devam eden devlet de yıkılmaz.
Çünkü takva üzere kurulan devlette her mütteki insan kendisine verilen görevi yerine getirdikten sonra da 24 saat her halinde o takva üzere kurulmuş devleti çalıştırmak, çalışmasını engelleyenlere karşı koymakla kendini görevli bilir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)